YEME İÇME

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.

MELİKE BAYIK
DUENDE · 21 AĞUSTOS 2026
8 DK OKUMA

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Kazdağları’nın ekolojisinden Tahtacı kültürüne, Sarıkız efsanesinden bölgenin tarihsel anlatılarına uzanan program, doğa ve kültürü birbirinden ayırmadan bir coğrafyanın farklı katmanlarını sanat aracılığıyla yeniden düşünmeye alan açıyor. 10–17 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen program öncesinde sanatçılar Anıl Önen, Çağla Köseoğulları, Çağrı Saray, Elif Gözde Korkmaz, Evren Erol, İlhan Sayın, Murat Germen, Seniha Ünay, Sümeyye Bıyıklı, Talha Demiral ve Tümay Erman farklı zamanlarda bölgeyi ziyaret ederek keşif ve araştırmalarda bulundu. Ardından yeniden biraraya gelen sanatçılar, üretimlerini, karşılaşmalarını ve tartışmalarını ortak bir zeminde geliştirdi.

Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile Mehmetalan Köyü’nde köklenen bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu; sanatçıların bölgeyle geliştirdikleri bağları ve üretim süreçlerini konuştuk.

Barış, Oğuzhan, önce en başa dönmek istiyorum. Kazdağları doğası kadar Tahtacı kültürü, mitolojisi ve bugün karşı karşıya olduğu ekolojik meselelerle de çok katmanlı bir coğrafya. Doğaya Sanat’ı tam da burada kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Geçen yıl ilkini düzenlediniz, bu yıl ise ikinciyi. Sizi Kazdağları’na ve Mehmetalan Köyü’ne bağlayan, burası ile yolunuzu kesiştiren şey neydi?

Barış Atağ ve Oğuzhan Taflı: Her şey aslında Mehmetalan’la yıllar içinde kurduğumuz kişisel ilişkiyle başladı. Kazdağları Milli Parkı’nın giriş kapılarından biri sayılabilecek Mehmetalan, doğal güzelliğinin yanı sıra korunmuş kültürel yapısı ve Tahtacı Türkmen halkının yaşam biçimiyle bizi çok etkileyen bir yer oldu. Burada uzun zaman geçirdik, köy halkıyla yakın ilişkiler kurduk. İnsanların derelerine, ormanlarına, topraklarına ve kültürlerine gösterdikleri bağlılık ve özen bizim için çok ilham vericiydi.

Bölge halkının yıllar boyunca orman yangınları, baraj ve HES projeleri gibi doğaya yönelik pek çok tehditle karşı karşıya kalmasına rağmen yaşadığı alanı koruma konusunda gösterdiği kararlılık da bize ister istemez “Peki biz ne yapabiliriz?” sorusunu sordurdu. Kazdağları ve Tahtacı Türkmen kültürü bizden önce de pek çok sanatçı ve araştırmacının dikkatini çekmiş özel bir coğrafya. Bölgenin yaşam biçimini ve kültürünü konu alan Ağaçeriler/Tahtacı Türkmenleri gibi belgeseller de bu süreçte bize yol gösterdi. Yasin Ekşi, Işıl Çağlar Narler, Sarp Karaer ve Ali Uçak’ın çalışmalarının programın düşünsel oluşumunda ilham veren kaynaklar arasında olduğunu söylemek isteriz.

Doğaya Sanat’ı da bu birikimin üzerine, farklı disiplinlerden sanatçıların bölgeyle karşılaşabileceği ve birbirleriyle etkileşim içinde olabileceği bir alan olarak düşündük. İlk program Seydi Murat Koç ile düzenlendi. Ancak başlangıçtan itibaren niyetimiz bunu tek seferlik bir etkinlik olarak bırakmamak, her yıl yeni sanatçılar ve yeni yorumlarla genişleyen bir yapıya dönüştürmekti. Bu yıl Derya Yücel’in program direktörlüğünde açık çağrı, jüri, keşif, araştırma, üretim ve kamusal program gibi farklı aşamalarla yapı daha da gelişti.

Umarız zaman içinde buraya gelen sanatçılar da bölgeden ilham alır, kendi üretimleri aracılığıyla bu coğrafyaya yeni bakışlar kazandırırlar. Böylece sanatın oluşturduğu görünürlük ve hafıza, Kazdağları’nın ve Mehmetalan’ın korunmasına yönelik toplumsal duyarlılığı da güçlendiren katmanlardan biri olabilir.

Programın dikkatimi çeken taraflarından biri sanatçıların buraya 10-17 Ağustos arasında gelip üretim yapmasıyla sınırlı olmaması. Daha önce farklı tarihlerde keşifler yapmışsınız yani sanatçıların bölgeyi tanıması için zamana yayılan bir süreç var. Böyle bir model kurma fikri nasıl oluştu? Sanatçının burayla nasıl bir ilişki geliştirmesini hayal ettiniz?

Bizim Mehmetalan’la ilişkimiz de kısa sürede kurulmadı. Yıllar içinde tekrar tekrar geldik, insanlarla tanıştık, hikayeler dinledik, bölgenin farklı zamanlarına tanıklık ettik. Bu nedenle sanatçıların da buraya yalnızca bir haftalığına gelip, gördükleri üzerinden hızla bir üretim yapıp ayrılmalarını istemedik.

Bir coğrafyayı anlamanın zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. İlk karşılaşmada gördüğünüz şeyle ikinci ya da üçüncü gelişinizde fark ettiğiniz şey aynı olmuyor. Keşif gezileri de bu nedenle programın önemli bir parçası oldu. Sanatçılardan Kazdağları’nı belirli bir biçimde yorumlamalarını istemiyoruz. Tam tersine burada zaman geçirmelerini, gözlemlemelerini, dinlemelerini ve kendi pratikleri içinden bir ilişki geliştirmelerini önemsiyoruz. Bizim için önemli olan, üretimin yalnızca ortaya çıkan eserden ibaret olmadığını, karşılaşmanın, araştırmanın ve burada geçirilen zamanın da üretimin bir parçası olduğunu kabul etmek.

Burada bir yandan Tahtacı kültürü ve Sarıkız anlatısı gibi çok güçlü bir yerel hafıza var; diğer yandan madencilik faaliyetleri nedeniyle uzun süredir devam eden ciddi bir ekolojik mücadele söz konusu. Aynı zamanda geçen haftalarda çok yakın bir yerde yangın çıktı... Sanatçıları böyle bir coğrafyaya davet ettiğinizde ister istemez bir sorumluluk da üstleniyorsunuz. Programa davet ettiğiniz sanatçıların bölgeden sadece gelip geçen değil de burayla, yerel halkla, köydeki yaşayanlarla karşılıklı ilişkiye dayalı bir yapı içinde olmasına dair bir çabanız, çalışmanız var mı?

Kesinlikle. Mehmetalan bizim için yalnızca programın düzenlendiği bir mekan değil. Burada yıllara dayanan ilişkilerimiz ve dostluklarımız var. Dolayısıyla sanatçıların köyden ve burada yaşayan insanlardan bağımsız biçimde kendi aralarında üretip ayrıldığı bir yapı hiçbir zaman istemedik.

Tahtacı Türkmenlerinin yüzyıllardır dağlarla ve ağaçlarla kurduğu ilişki, bölge halkının derelerine, ormanlarına, toprağına ve kültürüne sahip çıkma biçimi zaten Doğaya Sanat’ın burada yapılmasının temel nedenlerinden biri. Üstelik bu sahiplenme yalnızca geçmişe ait bir kültürel değer değil, bugün de madencilikten yangınlara, baraj ve HES projelerine kadar pek çok baskı karşısında devam eden canlı bir tutum. Bizim için sanatçıların önce bunu görmeleri, dinlemeleri ve anlamaya çalışmaları önemli.

Doğaya Sanat’ın uzun vadede en büyük amaçlarından biri de bu ilişkinin sürekliliğini sağlamak. Sanatın tek başına yangınları, madencilik faaliyetlerini ya da diğer ekolojik sorunları çözebileceğini elbette düşünmüyoruz. Ama sanat dikkat çekebilir, hafıza oluşturabilir, insanları biraraya getirebilir ve bir coğrafyaya yönelik duyarlılığı güçlendirebilir. Her yıl yeni sanatçıların, yeni karşılaşmaların ve yeni üretimlerin eklenmesiyle bu coğrafyanın korunmasına yönelik kültürel ve sanatsal bağların da güçlenmesini umuyoruz.

Derya, Kazdağları’na geldiğimizde aslında tek bir “doğa”dan söz edemiyoruz. Tahtacı kültürü, Sarıkız anlatısı, sözlü hafıza, köy yaşamı ve bugün yaşanan ekolojik mücadeleler iç içe. Sen programın direktörlüğünü üstlenirken bütün bu katmanlar ile projenin omurgasını nasıl şekillendirdin?

Derya Yücel: Benim için başlangıç noktası tam da söylediğin gibi, burada tek ve homojen bir “doğa” olmadığı fikriydi. Kazdağları’na yalnızca ekolojik bir alan olarak baktığımızda bile çok katmanlı bir yapı görüyoruz ama buna mitoloji, Tahtacı kültürü, köy yaşamı, sözlü tarih, gündelik üretim biçimleri ve bugün coğrafyanın yaşadığı ekolojik baskılar eklendiğinde çok daha karmaşık bir ilişkiler ağı ortaya çıkıyor. Bu nedenle programı “doğa üzerine sanat üretmek” gibi sınırlı bir çerçeveye oturtmak istemedim.

Programın omurgasını; araştırma, üretim ve paylaşım olarak kurmamın nedeni de buydu. Önce bakmak, yürümek, dinlemek, insanlarla karşılaşmak sonra bütün bunların sanatçının kendi pratiğinde nereye dokunduğunu görmek istedim.

Program bittikten sonra bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu daha iyi görüyorum. Sarıkız’dan Antandros’a, Tahtakuşlar’dan Mehmetalan’daki gündelik yaşama kadar çok farklı bilgi ve deneyim alanlarıyla karşılaştık. Ama benim için en değerlisi, bu katmanları önceden belirlenmiş bir küratöryel teze kanıt üretmek için kullanmamamızdı. Sanatçının kendi merakıyla karşılaşmasına alan bırakmaya çalıştık. Bazen bir yürüyüş, bazen bir sohbet, bazen bölge sakininin anlattığı bir hikaye üretimin yönünü değiştirdi. Dolayısıyla programın omurgasını aslında bir tema değil, ilişki kurma biçimi oluşturdu diyebilirim.

Sanatçıların bir kısmı davetli, bir kısmı ise açık çağrı sonucunda Fulya Çetin, Öner Kocabeyoğlu, Sibel Horada, Tayfun Erdoğmuş ve senin yer aldığın jüri tarafından seçildi. Açık çağrıda sürecinde burada yer alacak sanatçılar nasıl belirlendi? Davetli ve açık çağrıdan gelen sanatçıların birbirini nasıl tamamlamasını istediniz?

Başından itibaren programı yalnızca benim oluşturduğum bir davetli sanatçı grubuyla yapmak istemedim. Açık çağrının programa benim öngöremeyeceğim pratikleri, kuşakları ve düşünme biçimlerini dahil etmesini önemsiyorum.

Açık çağrıya 97 başvuru geldi. Ben ilk değerlendirmem sonrasında 41 portfolyoyu seçici kurula taşıdım, ardından Fulya Çetin, Öner Kocabeyoğlu, Sibel Horada, Tayfun Erdoğmuş ve benim yer aldığım beş kişilik kurul bağımsız değerlendirmeler yaptık. Burada yalnızca teknik yeterliliğe ya da doğayı doğrudan konu edinen işlere bakmadık. Sanatçının pratiğinin sürekliliği, araştırmaya açıklığı, disiplinlerarası düşünebilmesi, bulunduğu yerle ilişki kurma potansiyeli ve merak duygusu önemliydi. Dediğim gibi, hazır cevaplardan çok burada yeni sorular üretebilecek sanatçıları aradık.

Davetli sanatçıları belirlerken ise özellikle farklı kuşakları ve farklı üretim biçimlerini yan yana getirmeyi önemsedim. Program bittikten sonra bunun beklediğimden de güçlü çalıştığını söyleyebilirim. Deneyimli sanatçılarla daha genç sanatçılar arasında hiyerarşik olmayan çok doğal bir alışveriş oluştu. Birbirlerinin işlerine bakmaları, fikir paylaşmaları, teknik bir konuda birbirlerine yardım etmeleri, akşam yemeklerinde başlayan sohbetlerin ertesi gün üretime taşınması... Bunların hiçbirini programlayamazsınız. Sadece koşulları yaratabilirsiniz. Ben de bunu yapmaya çalıştım ve sanırım bu sürecin en güzel taraflarından biri buydu.

Sanatçıları doğrudan programa getirmek yerine öncesinde farklı zamanlarda Kazdağları’na davet edip keşifler yaptırmanız da ilgimi çekiyor. Çünkü bir yeri birkaç günde görüp onun üzerine üretmekle, o yere tekrar tekrar coğrafyayı, anlatıları düşünerek dönmek arasında ciddi bir fark var. Bu karşılaşmalar sanatçıların bölgeye bakışında ve üretimlerinde neyi değiştirdi?

Bir haftalık bir programın en büyük riski, sanatçının hiç tanımadığı bir yere gelmesi ve birkaç gün içinde o yer hakkında bir şey “söylemek” zorunda hissetmesi. Ben tam tersine, mümkün olduğunca bu üretme baskısını azaltmak istedim.

Bu nedenle program öncesindeki keşifleri önemsedik. Sanatçılar farklı zamanlarda bölgeyi gördüler, yürüdüler, mekanları tanıdılar, insanlarla karşılaştılar. Sonra kendi yaşamlarına döndüler ve gördüklerinin biraz olgunlaşmasına zaman tanıdılar. Ağustos’ta tekrar geldiklerinde artık tamamen yabancı oldukları bir yere gelmiyorlardı. Bence bu, üretimlere de yansıdı. Bazı sanatçılar ilk düşündükleri fikirleri değiştirdiler, bazıları daha önce fark etmedikleri küçük bir ayrıntının peşinden gittiler. Bazılarının ise burada başlayan araştırmasının program bittikten sonra devam edeceğini düşünüyorum.

Rezidans programlarında bunu önemsiyorum. Her şeyin program süresi içinde başlayıp bitmesi gerekmiyor. Bir karşılaşma sanatçının pratiğinde aylar, hatta yıllar sonra başka bir biçimde ortaya çıkabilir. Zaten daha önce de programı tam bu nedenle yalnızca eserlerin üretildiği bir zaman dilimi değil, daha uzun soluklu dönüşümlere zemin açabilecek bir alan olarak tarif etmiştim.

Ben burada özellikle kuşaklar arasındaki karşılaşmayı çok kıymetli buluyorum. Yaşlı ebelerle (köyün ileri gelen yaşını almış kadınları) buluşuyorsunuz, çocuklarla duvar boyuyorsunuz; Sarıkız anlatısı üzerinden çocuklar, yaşlılar, sanatçılar ve küratörler aynı masaya geliyor. Mitoloji, tarih ve ekoloji üzerine anlatıları çağırıyor, çoğaltıyorsunuz. Bu yerel ve sözlü bilgiyi sanatsal bilgiyle yan yana getirirken nasıl bir ilişki kurmaya çalıştınız? Aynı zamanda yerel kültürün sanat için bir aracı malzemeye, nesneye dönüşmemesini nasıl gözetiyorsunuz?

Bu benim için programın en hassas meselelerinden biriydi. Bir yere dışarıdan gidip oranın hikayelerini, ritüellerini ya da insanlarını sanat üretimi için “malzeme” hâline getirmek çok kolay. Tam da bundan kaçınmaya çalıştık.

Öncelikle sanatçıyı bilgi alan, çevre sakinlerini de bilgi veren taraf olarak konumlandırmamaya çalıştık. Karşılaşmayı mümkün olduğunca karşılıklı kurmak istedik. Çocuklarla yapılan duvar resmi ve Sarıkız atölyeleri bunun bir örneğiydi. Çocuklar yalnızca izleyici olmadılar, ürettiler. Mehmetalanlı kadınlarla yaptığım Hafıza ve Arşiv Buluşması da benim açımdan çok özel bir deneyimdi. Onlardan eski fotoğraflarını ya da kendileri için anlam taşıyan nesneleri getirmelerini istedim. Bir fotoğrafla başlayan anlatı başka bir kadının hafızasını tetikledi, kişisel hikayeler yan yana geldikçe köyün ortak belleğinin parçaları ortaya çıkmaya başladı. Zaten atölyeyi de kişisel hafızadan ortak hafızaya ve zaman içinde yaşayan bir arşive dönüşebilecek bir yapı olarak tasarlamıştım.

Burada benim için önemli olan “Biz geldik ve sizi sanatla tanıştırıyoruz” gibi bir ilişki kurmamak. Tam tersine, sanatçıların da öğrenen tarafta kalabilmesi. Çünkü sözlü kültür, gündelik yaşam bilgisi, bir bitkinin ne zaman toplandığını bilmek ya da bir hikayenin kuşaktan kuşağa nasıl değiştiğini görmek de bilgi üretme biçimleri. Sanatın yapabileceği şeylerden biri belki de bu farklı bilgi biçimlerinden birini diğerinin üzerine yerleştirmek yerine yan yana gelmelerine alan açmak.

Burada izlediklerim ve deneyimlediklerim ile birlikte bir diğer merak ettiğim şey de projenin bu yıl düzenşenen keşif, araştırma, bir haftalık üretim programı ve alternatif misafir sanatçı programının geleceğinde neler olacağı. Ne gibi projeleriniz var?

Şimdi program bittikten sonra benim de en çok düşündüğüm mesele bu. Çünkü bir haftanın sonunda elimizde yalnızca sanatçıların ürettikleri işler yok çok fazla hikaye, fotoğraf, video, araştırma, ilişki ve henüz tamamlanmamış fikir var. Bunların neye dönüşeceğini acele etmeden düşünmek gerekiyor.

Ben Doğaya Sanat'ın her yıl tekrarlanan bir yaz programından ziyade, yıl içine yayılan bir araştırma ve misafir sanatçı programına dönüşme potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Sonbahar’da davet ettiğim dört sanatçı ile iki hafta sürecek yine araştırma-üretim odaklı bir konuk sanatçı planımız var. Bu yıl kurduğumuz açık çağrı, seçici kurul, keşif gezileri, araştırma–üretim–paylaşım modeli bunun ilk adımlarıydı. Programın kurucularının da uzun vadede güçlü bir koleksiyon ve arşiv oluşturan, ulusal ve uluslararası işbirliklerine açık sürdürülebilir bir yapı hedefi var.

Benim özellikle devam ettirmek istediğim alanlardan biri Mehmetalan'la kurduğumuz ilişki. Örneğin kadınlarla başladığımız hafıza çalışmasını her yıl sürdürürsek fotoğrafların, nesnelerin, seslerin ve hikayelerin biriktiği bir Mehmetalan Hafıza Arşivi oluşabilir. Çocuklarla yapılan duvar resmi de her yıl başka sanatçıların ve çocukların eklediği yaşayan bir işe dönüşebilir zaten ilk atölye bu süreklilik düşüncesiyle tasarlandı.

Bir yandan da sanatçıların burada başlattıkları araştırmaların program bittikten sonra nasıl devam edeceğini takip etmek istiyorum. Belki ileride sergiler, yayınlar, araştırma buluşmaları ve daha uzun süreli konuk sanatçı programları ortaya çıkacak. Şimdilik biraz da bu ilk deneyimin bize ne söylediğini dinlemek istiyorum.

Son olarak Kazdağları’nın bugününe gelmek istiyorum. Burası bütün bu kültürel ve ekolojik zenginliğine rağmen madencilik ve doğal kaynakların kullanımı üzerinden sürekli baskı altında olan bir coğrafya. Dolayısıyla burada doğadan söz etmek ister istemez çatışmalı da oluyor. Sence doğa ve sanat arasındaki köprüde; araştırma, üretim böyle bir yerde ne yapabilir? Doğaya Sanat’ın Kazdağları’nın hafızası kadar bugün yaşadığı kırılganlıkları da görünür kılan bir alan olması fikrine nasıl bakıyorsun?

Kazdağları gibi bir yerde doğadan yalnızca güzellik, dinginlik ya da ilham üzerinden söz etmek zaten mümkün değil. O manzaraya baktığınızda bir yandan olağanüstü bir biyolojik ve kültürel zenginlik görüyorsunuz, diğer yandan bu coğrafyanın ne kadar kırılgan olduğunu biliyorsunuz. Dolayısıyla programın en başından beri ekolojik kırılganlıkları da bu çok katmanlı yapının bir parçası olarak düşündük.

Ama sanatın doğrudan bir çevre politikasının ya da aktivizmin yerine geçmek zorunda olduğunu düşünmüyorum. Sanatın başka bir gücü var. Bazen görünmeyeni görünür kılabiliyor, bazen çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz bir meseleye başka türlü bakmamızı sağlayabiliyor, kimi zaman da bildiğimiz ya da henüz adını koyamadığımız bir rahatsızlığı ya da kaybı hissettirebiliyor. Burada geçirdiğimiz günlerde bunu çok somut hissettim. Aynı coğrafyada mitoloji, orman, köy yaşamı, turizm, arkeoloji, su, maden tartışmaları ve gündelik hayat yan yana duruyor. Bunları birbirinden ayırarak düşünmek zaten mümkün değil.

Dolayısıyla, Doğaya Sanat'ın zaman içinde yapabileceği şeyin Kazdağları'nın “güzelliğini” görünür kılmanın ötesine geçeceğini düşünüyorum. Bu coğrafyanın hafızasını, bugününü, çelişkilerini ve kırılganlıklarını birlikte düşünebileceğimiz bir alan açmak daha önemli. Belki sanatın burada yapabileceği en anlamlı şey de çözüm üretme iddiasından önce dikkatimizi yeniden yöneltmek, bakmadığımız yere bakmamızı, duymadığımız sesi duymamızı ve kendimizi doğanın dışında değil, bütün bu kırılgan ilişkiler ağının tam da içinde yeniden düşünmemizi sağlamak.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.