Kurucu şiddetin öğle vakti: Kan Meridyeni
Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanı "Kan Meridyeni"ni okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "Dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi.

Bir Western’de güneş genellikle iki işe yarar: Manzarayı güzelleştirir ve kahramana yol gösterir. Kan Meridyeni’nde üçüncü bir işi vardır, dünyayı suçüstü aydınlatır. Güneş bu romanda toprağın içinden kanlı ve habis bir organ gibi çıkar, batarken de göğü öyle bir kırmızıya boyar ki az önce öldürülenlerin kanı mı ufka sıçradı, yoksa bütün katliamlar gökyüzünde çok önceden mi yazılıydı kestirmek güçleşir.
Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanını okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi. Belki taşların, yıldızların ve çölün bizden haberi yoktu, kötülük de bu kayıtsızlığın içinde kendisine bir at bulup batıya doğru sürdü.
Kitabın tam adı Blood Meridian or the Evening Redness in the West. Begüm Kovulmaz’ın çevirisiyle Türkçede Kan Meridyeni adını alan roman, kapağında bile bir bilmece kuruyor. Çevirmenin kaleme aldığı önsözde de belirttiği gibi meridyen sözcüğü coğrafyadaki boylam çizgisini, güneşin gökte ulaştığı en yüksek noktayı ve bir şeyin kudretinin zirvesini aynı anda taşıyor. Başlığın öteki yarısında ise akşamın kızıllığı var. Öğle ile akşam, yükseliş ile çöküş, zafer ile ceset aynı gökyüzünde buluşuyor. Amerika’nın güneşi tam tepeye çıktığında karanlığı başlamıştır. McCarthy dört yüz sayfa boyunca bu anı, tarihin kanlı öğle vaktini uzatıyor.

Yıl 1849. Amerika-Meksika Savaşı sona ermiş, anlaşmalar imzalanmış, haritalar yenilenmiş, masaların üzerinde cetveller gezmiş… Sınır ise hâlâ silahlı adamlardan, yerinden edilen halklardan ve hangi devlete ait olduğunu sabah başka akşam başka adamlardan öğrenen kasabalardan oluşuyor. Romanın isimsiz genci önce Yüzbaşı White’ın Meksika’yı fethetme hevesiyle topladığı başıbozuk birliğe katılıyor, ardından John Joel Glanton’ın çetesine sürükleniyor. Glanton ve adamları, Meksikalı yetkililerden öldürdükleri Apaçilerin kafa derisi başına para alıyorlar. Kötü bir alegoriye benzeyen bu iş gerçekten yapılmış, ücretleri ödenmiş, tarihe geçirilmiş.
Çete bir süre sonra kafa derisinin etnik kökenini önemsemeyi bırakıyor. Para, insan yüzlerindeki farklara karşı hayli kördür ve uygarlığın meşhur eşitlik fikrini bazen en hızlı cellatlar kavrar, ölünün ağırlığı değişmez. Apaçilerin yerini barışçıl köylüler, Meksikalılar, yolcular, kadınlar ve çocuklar alıyor. Kasabalara ellerinde kanlı tomarlarla dönüyor, ödeme alıyor, içiyor, genelevlere gidiyor, kahramanlar gibi ağırlanıyorlar. Ardından kendilerinden yana olan iktidarın bile denetleyemeyeceği bir felakete dönüşüyorlar.
- Kan Meridyeni’nin Amerika’nın kuruluş hikayesine yaptığı en büyük kötülük burada yatıyor. Western’in vahşi doğayla savaşan cesur adamını alıyor, cebini yokluyor ve içinden devlet ihalesi çıkarıyor.
McCarthy bu dünyanın büyük bölümünü icat etmedi. Glanton çetesi yaşamıştı. Samuel Chamberlain, My Confession adlı hatıratında onlarla geçirdiği günleri ve dev cüsseli, tüysüz, olağanüstü bilgili Yargıç Holden’ı anlatmıştı. McCarthy sınır tarihini, silahları, bitkileri, kayaçları, yerel dilleri ve dönemin seyahatnamelerini çalıştı, ardından bulduklarını mitin, kabusun, hatta kutsal kitabın alanına taşıdı. Ortaya hem arşivden çıkmış hem de sanki insanlığın ilk cinayetinden beri çölde bekleyen bir çete, hayalet olamayacak kadar gerçek, insan sayılamayacak kadar korkunç adamlar çıktı.

Glanton çetesinin yolculuğunu bir olay örgüsü halinde anlatmak mümkün olsa da pek anlamlı sayılmaz. Gittiler, öldürdüler, yollarını kaybettiler, susuz kaldılar, yeniden öldürdüler. Tekrarlar yüzünden roman zaman zaman ilerlemeyi bırakıp kendi çevresinde dönmeye başlıyor. Asıl hareket okurda yaşanıyor: İlk katliam korkunç, beşincisi dayanılmaz, onuncusu insanın dehşete alışma yeteneği hakkında sessiz bir suçlamaya dönüşüyor. McCarthy vahşeti tekrarın içinde büyütüyor. Bir noktadan sonra öldürülenlerin sayısını unutuyoruz. Çöl de unutuyor. Rüzgar kanı kurutuyor, kemikleri dağıtıyor, birkaç gün sonra oradan geçen biri insanların burada nasıl öldüğünü anlayamıyor. Tarih bazen galipler tarafından yazılır, bazen ortada yazacak kimse kalmaz.
Yargıç Holden tam bu unutuluşun ortasında defter tutuyor. Romanın asıl dehşeti o defterde olabilir. Yargıç taşları, bitkileri, eski eşyaları ve bulduğu kalıntıları inceliyor, ölçüyor, resimlerini çiziyor ve ardından bazılarını ateşe atıyor ya da eziyor. Dünyadaki her şeyin kendi bilgisi ve rızası ile var olmasını istiyor. Masum görünen bilimsel merak böylece sömürgeciliğin en saf hareketine bağlanıyor. Bul, adlandır, kaydet, kendine mal et, aslını ortadan kaldır. Yargıç için bilinmeyen bir çiçek bile siyasi bir hakarettir. Kendisinden habersiz yaşayan bir şey, egemenliğinin sınırını gösterir.
Onu iri yarı bir şeytan, Glanton’ın omzunda dolaşan metafizik bir canavar olarak okumak elbette mümkün ve açıkçası roman da bu yoruma epey malzeme veriyor. Yargıç hiçbir yerde ansızın ortaya çıkmış gibi görünmez çünkü her yerde zaten varmış hissi uyandırır. Ateşin başında vaaz verir, keman çalar, dans eder, çeşitli diller konuşur, barut yapar, çocukları kendine çeker ve ardında açıklanmayan ölümler bırakır. Fakat boynuzları olsaydı daha az korkutucu olurdu. Holden’ın asıl gücü, söylediklerinin kendi içinde tutarlı oluşundan gelir. Sakin, neşeli ve ikna edicidir. İnsan birkaç sayfa boyunca onu dinlerken neredeyse başını sallayacak olur, sonra az önce neye ikna edildiğini fark eder.
“Savaş Tanrı’dır” der Yargıç. Bu cümle savaşın yüceltilmesinden daha geniş, daha soğuk bir sisteme açılır. Holden’a göre savaş insanın en eski mesleği, bütün oyunların atası ve her hükmün üzerindeki son hükümdür. Ahlak, hukuk, merhamet ve haklılık. Bunların hepsi zaferden önce söylenen sözlerdir. Mücadeleyi kazanan, geçmişi ve anlamı da kazanır. Kaybedenin hakikati onun bedeniyle birlikte toprağa gömülür. Yargıç bu nedenle savaşa katılmayanı da bağışlayamaz. Seyirci kalmak, oyunun dışında bir yer bulunduğunu iddia etmektir; oysa onun evreninde dans pistinin dışı yoktur.
Burada Yargıç’ı modern dünyanın pek çok yerinde tanımaya başlarız. Tablolar, sınıflandırmalar, haritalar ve kusursuz cümlelerle çalışan bir akıl konuşmaktadır. Bir halkın önce adını değiştirir, sonra toprağını ölçer, ardından yok oluşunu istatistiğe çevirirsiniz. Holden’ın defteriyle Glanton’ın silahı aynı işi farklı hızlarda yapar. Biri dünyayı kayda geçirir, öteki kayda girmeyenleri temizler. Aralarındaki iş bölümü kırk yıl sonra hâlâ rahatsız edici ölçüde tanıdık duruyor.
Bütün bunların arasında McCarthy’nin insanlığa hiç mi pay bırakmadığı sorusu dolaşır. Roman buna açık bir cevap vermez, açık cevaplar zaten Yargıç’ın uzmanlık alanıdır. Çetede zaman zaman ortaya çıkan küçük tereddütler, bir yaralıya uzatılan el, tetiğin çekilmediği an işlenen suçları bağışlamaz. Yine de Holden’ın kusursuz sisteminde bir arıza yaratırlar. Yargıç mutlak katılım isterken insan bazen yorgunluktan, bazen korkudan, bazen adını koyamadığı bir merhametten geri kalır. Kan Meridyeni iyiliği büyük bir ışık halinde göstermiyor. Daha çok karanlığın tamamlanmasını önleyen küçük bir pürüz gibi saklıyor. Bu romanda umut—böyle bir kitap üzerine yazarken bu kelimeyi kullanmak dahi okurla dalga geçmek gibi hissettirse de—kendisinden söz ettiremeyecek kadar cılız bir temsildir.
McCarthy’nin dili o cılız hareketi de katliamı da dağları da aynı korkunç berraklıkla görüyor. Cümleler bazen kuru bir silah sesi kadar kısa, bazen ufuk boyunca ilerleyen atlılar kadar uzun. “Ve”ler birbirinin ardına takılıyor, adamlar sürüyorlar ve güneş yükseliyor ve atlar köpürüyor ve birileri ölüyor ve dünya bütün bunlardan önce başladığı dönüşünü sürdürüyor. Faulkner’ın güneyi, Moby Dick’in ansiklopedik deliliği, Eski Ahit’in öfkesi ve İlyada’nın savaş alanı aynı kazanda kaynıyor. Arada öyle bir kaya, bulut ya da hayvan betimlemesi çıkıyor ki kitabı kapatıp birkaç saniye beklemek, gözlerinizi kapamak, bu enfes betimlemeyi tahayyül ve takdir etmek istiyorsunuz. Sonra birinin kafası kesiliyor. Güzellik burada dehşetin çalışma arkadaşı.
Romanın şiddeti üzerine söylenenlerin çoğu doğru. Mide bulandırıcı, akılda kalıcı ve belli bir noktada kıyamet bile tekrara düşüyor. Kitabın kumarı da bu. Basit bir ateş yaratılışın ilk gününe, çölde bulunan kemik kıyamet sonrasına, sıradan bir sarhoş şeytanın ayinine dönüşebiliyor. Dört yüz sayfa boyunca böyle konuşan bir romanın kendi görkeminden sarhoş olması kaçınılmaz. Kan Meridyeni ölçülü olsaydı anlattığı şeye ihanet ederdi. Aşırılık, bu coğrafyanın hava durumu.
Bu aşırılık sözlükte de karşımıza çıkıyor. McCarthy’nin dili silah parçalarından jeolojiye, İspanyolcadan arkaik teolojik ifadelere kadar uzanan engin bir kelime dağarcığına sahip. Metnin asıl gücü ise bütün bu kelimeleri peşine takıp ilerleyen cümlelerin nefesinde. Kısa ve sert darbeler bir anda sayfayı boydan boya geçen uzun cümlelere açılıyor, tekrarlar, bağlaçlar ve ani yön değişiklikleri anlatıya törensel bir ritim kazandırıyor. McCarthy’nin cümleleri okuru içinde yürütüyor, susatıyor ve yoruyor.
Kan Meridyeni yıllardır sinemaya uyarlanması neredeyse imkansız romanlardan biri sayılıyor. Bunun nedeni ekranda gösterilemeyecek kadar çok kan içermesi olsaydı sinema endüstrisi bu sorunu çoktan çözmüştü. Sam Peckinpah’ın kanlı günbatımları, Sergio Leone’nin yüzleri, Apocalypse Now’ın cehennem yolculuğu kitap boyunca görülebiliyor. Kamera bunların hepsini çekebilir. Çekemeyeceği şey, bir cesetle bir kayanın aynı cümlede buluştuğu anda açılan zaman uçurumudur. McCarthy’nin dünyasında insan birkaç saniyede öldürülür, taş milyonlarca yıl boyunca orada kalır, yıldızın ışığı ikisine de çoktan ölmüş bir geçmişten gelir. Görüntü bize cesedi verir. Cümle onun evrendeki korkunç küçüklüğünü.
Romanın sonunda Yargıç dans eder. Dans etmek onun için zaferin son hareketi, savaşa bütünüyle katılanların ayinidir. Hiç uyumadığını, hiç ölmeyeceğini söyler. İnanmamak için elimizde pek az sebep vardır. Yargıç’ın ölümsüzlüğü doğaüstü bedeninden çok temsil ettiği fikre aittir. Şiddet kendisini hukuk, bilim, ticaret, eğlence ve kader kılığına sokabildiği sürece dans sürecektir. Müzisyenler değişir, salonlar yıkılır, sınırlar başka yerlere çizilir. O yine sahnenin ortasında, çıplak ve neşeli, ritmi tutar.
Son sayfayı kapattıktan sonra geriye hikayeden çok bir renk kalıyor. Batının kızıllığı. Günbatımına bakıp güzellik görmeye alışmışız, McCarthy aynı manzaraya yeterince uzun süre bakınca tarihin de görüneceğini söylüyor. Güneş göğün en yüksek noktasına ulaşmış, Amerika büyük geleceğine doğru ilerliyor, atlılar ufukta küçülüyor. Arkalarında kemikler, yanmış köyler ve paraya çevrilmiş insan parçaları var. Önlerinde yeni şehirler, yollar, tel örgüler, demiryolları.
İlerlemenin yönü batı. Onu gösteren çizginin adı meridyen. Rengi ise kan.