SİNEMA VE TV

Lukas Dhont: 'Geçmiş meğerse çok modernmiş!'

Lukas Dhont’un Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı "Korkak", Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.

MÜGE TURAN
DUENDE · 28 EYLÜL 2026
6 DK OKUMA

Korkak, Lukas Dhont’un sinemasında belki yeni bir adım. Kız ve Yakın filmlerindeki daha mahrem dünyaların ardından üçüncü uzun metrajında Birinci Dünya Savaşı’na uzanıyor; tarihsel bir döneme ve onun tanıdık imgeleriyle, beklentileriyle yüklü bir türe giriş yapıyor. 

Yine de film bütünüyle Dhont’a ait. Önceki filmlerinde olduğu gibi Korkak da erkeklik meselesiyle yakından ilgili. Erkekliğin nasıl performe edildiğine, dayatıldığına, reddedildiğine ve kırılganlaştığına bakarken bedenlere, jestlere ve insanlar arasında daha söze dökülmeden oluşan gerilimlere odaklanıyor.

Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan Korkak, Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.

Bu hikayede size “burada bir film var” dedirten şey neydi?

Bu soruyu biraz başka türlü yanıtlamak isterim. Savaş filmleriyle aslında hep çatışmalı bir ilişkim oldu. Öte yandan bu tür içinde yapılmış ve benim için çok önemli olan filmler de var. Jean Renoir’ın Harp Esirleri (1937) ya da Stanley Kubrick’in Korku ve Arzu’su (1953) gibi. Ama bu türle gerçekten bir bağ kurmak istediğimi anladığım an, siyah-beyaz bir grup fotoğrafla karşılaştığım andı. Cephe hattının hemen gerisinde birkaç asker, mühimmat sandıklarından bir sahne kurmuş, kum torbalarından elbiseler, mermilerden takılar yapmış ve arkadaşları için bir gösteri hazırlıyordu. Bana göre bu görüntüler, en karanlık, en şiddet dolu zamanlarda bile insanların bir çıkış yolu aradığının göstergesiydi. Bu çıkış yalnızca hayal gücü aracılığıyla olsa bile, hem çok insani ve çok güzel bir tanıklık sunuyor hem de sanatın bir direniş biçimine dönüşebileceğini gösteriyordu.

Ayrıca bu fotoğraflar bana bir şeyi daha düşündürdü. Ben Belçikalıyım ve Birinci Dünya Savaşı, ülkemizde yaşandığı için yetişme biçimimizin çok önemli bir parçası. Peki neden bu görüntüleri daha önce hiç görmemiştim? Neden bu kadar çok savaşlara, tanklara, silahlara odaklanılmış da bu görüntüler gölgede kalmıştı? Londra’daki İmparatorluk Savaş Müzesi’ne gittim ve benzer malzemeleri bulmak için arşivlerin oldukça derinlerine inmek zorunda kaldım. Sonra bu türe benim de ekleyebileceğim bir şey olduğunu düşündüm. Yıkımın bu kadar belirleyici olduğu bir türün içinde yaratıcılığa alan açmak istedim.

Ben burada “oyunun”, bu adamların savaşmaya gönderilmeyi beklerken başka bir biçimde var olabildiklerinde ortaya çıkan yakınlık ve şefkatli bağlar üzerinden kurulmasını istedim

'Geçmişin modern tarafını göstermek istedim'

Kız ve Yakın’dan sonra bir dönem filmi yapmak size neyin kapısını açtı?

Bir dönem filmi yapmak beni gerçekten heyecanlandırdı, çünkü aynı zamanda şimdiye kadar yaptığımız en modern filmdi. Bu fotoğraflarda kadın kıyafetleri giyen, paraşütlerden yapılmış elbiselerle sahneye çıkan erkekleri gördüğümde ve günlüklerde kadın rollerini oynayan bu adamların yuhalanmadığını, taciz edilmediğini, küçümsenmediğini, aksine kutlandıklarını okuduğumda, “Vay canına, geçmiş meğerse çok modernmiş” diye düşündüm. [Gülüyor.]

Bugün muhafazakar düşüncenin bu kadar sık öne çıkarıldığı bir dünyada yaşarken bunu bazen unutuyoruz. Geçmişin bu modern tarafını göstermek istedim. Dolayısıyla evet, bu bir dönem filmi ama bir yandan da şimdiye kadar yaptığımız en çağdaş film gibi hissediyorum.

Buradan devam edeyim. Filmde kadın kıyafetleri giyen erkeklerin yaşadığı özgürlük hissi çok çarpıcı. Kimse onları küçümsemiyor, aksine kutluyor. Ama iş aşka geldiğinde aynı özgürlük yok. Geçmişe dönüp bu çelişkiyi göstermek sizin için önemli miydi?

Beni asıl etkileyen tam da bu çelişkiydi. Ve çelişkiler her zaman iyidir. Bu insanlar 1910’larda, iki erkek ya da iki kadın arasındaki bir aşk hikayesinin adının bile konmadığı bir zamanda yaşadılar. Böyle bir şey mümkün değildi. Böyle bir şey ihtimal dahilinde bile değildi. Ama savaş, farklı geçmişlerden ve sınıflardan gelen bütün bu erkekleri seferber edip biraraya getirerek beklenmedik bir alan açtı. Tarihin o korkunç dönemi olmasa birbirleriyle asla karşılaşmayacak insanlardı. Ve böylece aşkın filizlenebileceği, varlık bulabileceği bir yakınlık oluştu.

O dönemden kalan çok sayıda şiirde de, satır aralarını okuduğunuzda, çok belirgin alt anlamlar var. Bana çekici gelen şey, bu aşk hikayelerinin herkesin gözü önünde ama tamamen kamufle biçimde yaşanmış olması. Kimsenin bilmediği, bizim de hiçbir zaman öğrenemediğimiz biçimlerde birbirini sevmiş bu kadar çok cesur insanın varlığı beni çok etkiledi. Benim için filmlerde gizlilik genellikle tehlikeyle, çatışmayla ya da sertlikle ilişkilidir. Ama bu filmde gizlilik, aşkın gizliliği, çekici bir şey. Duyusal bir tarafı var. Herkesin ortasında yaşanan ama özel olarak tadı çıkarılan bir şey. Bu da benim için, sevmenin çok daha zor olduğu bir dönemde yaşamış ve sevmiş, çok cesur bulduğum insanlara küçük bir saygı duruşu. Ben hâlâ bugün, aşkımı açık ve kamusal biçimde yaşayabilsem dahi, zaman zaman bu zorluğu hissediyorum. Dolayısıyla evet, o cesareti onurlandırmak benim için önemliydi.

Film klasik anlamda mutlu bir sonla bitmiyor ama yine de umut taşıyor. Bugün kuir aşk hikayelerinde umuda yer açmak sizin için neden önemli?

Kuir bir sinemacı olarak trajediyle yüzleşmek ama aynı zamanda bu hikayelere hayat, ışık ve umut katmak benim için her zaman zor bir denge oldu. Her hikayenin umutlu bir sona ihtiyacı olduğuna inanmıyorum. Bu benim kişisel düşüncem. Bazı hikayelerin umutlu sonları yoktur ve onların da var olmasına izin vermek gerekir. Öte yandan çok ağır koşullar altında bile gelişebilen pek çok hikaye olduğunu düşünüyorum. Benim için bütün koşullarına, içinde bulunduğu topluma, çevresindeki dünyanın sertliğine rağmen büyüyebilen bir hikayeye odaklanmak son derece umut vericiydi.

Benim için önemli temalardan biri de korku. Bir yandan başkasına, düşmanımız olarak gördüğümüz birine karşı geliştirdiğimiz korku var. Ama beni belki daha da çok ilgilendiren korku kendimize, kendi içimizde yüzleşmek istemediğimiz yanlarımıza karşı duyduğumuz korku. Filmin sonunda hem karakterlere hem de salonda oturan seyirciye yöneltilen gerçek bir soru var bence: Hayatımızı eksiksiz, gerçek ve sahici biçimde yaşayabilmek için bu korkunun üzerinden geçmeye hazır mıyız, değil miyiz? Bu benim hayatımda çok temel bir soru ve eminim birçok insanın hayatında da öyle.

Korkak, önceki filmlerinize göre çok daha büyük ölçekli bir proje. Bu sizi korkuttu mu, yoksa tam da bu yüzden yapmak mı istediniz?

Korktum. Gerçekten korktum. Senaryoyu yazmaya başladığımda çok endişeliydim. Bir dönem filmi yapmayı düşünüyordum ve açıkçası, “Ben bunu yazamam” diye hissettim. Galiba tam da bu yüzden yapmak istedim. Çünkü karşıma gerçekten zor bir şey çıktığında, bir yanım bundan heyecanlanıyor. Fransızcada dediğimiz gibi, merde… “Lanet olsun, sürekli spagat hâlindeyim” diyordum kendi kendime. Bale terimleriyle söyleyecek olursam, gerçekten de sürekli sınırlarımı esnetiyordum. Ama bir yandan da şunu hissediyordum: “Büyüyorum.” Kendimi, yapabileceğimi bilmediğim şeylere doğru itiyorum. Belki bazı yerlerde başarısız olacağım, ama bu da sorun değil. Çünkü sınırlarımı zorladığımı ve bu süreçte büyüdüğümü hissediyorum.

Benim için en büyük iddia ve en büyük zorluk, bütün o prodüksiyon tasarımının arasında filmin mahremiyetini, karakterlerin duygusal dünyasını en önemli unsurlardan biri olarak korumaktı. Canlı şarkılarımız vardı. Çok sayıda figüranımız vardı. Bazen atlarımız vardı. Büyük setler kurduk. Bu yüzden ekibe şunu çok açık anlatmaya çalıştım: Prodüksiyon tasarımını sergileme tuzağına düşmek istemiyorum. Mesele filmin ne kadar iddialı olduğunu göstermek değil. Karakterle birlikte bu dünyanın içine adım atabileceğimiz ve o dünyaya inanabileceğimiz, gerçekten içine alan bir deneyim yaratmak. Eğer o dünyaya inanırsak, bu yeterli.

Filmin görsel dünyasını kurarken nelerden beslendiniz? Aşkın güzelliğiyle savaşın vahşetini aynı görüntü dünyasında nasıl biraraya getirdiniz?

Elbette çeşitli günlüklerden, fotoğraf kitaplarından bulduğum çok sayıda amatör fotoğraf vardı. Bu fotoğraflarda askerlerin kendi yaptıkları pek çok şeyi gördüm. Örneğin bir paraşütü elbiseye dönüştürmüşlerdi. Dolayısıyla kostüm ve prodüksiyon tasarımı açısından onlardan gerçekten çok şey aldık. Öte yandan da savaş filmlerinin renginde genellikle çamura, kahverengiye, hakiye doğru kayma eğilimi var. Ben de bunun dokunun bir parçası olmasını istedim. Ama aynı zamanda biraz sıcaklık da katmak istedim. Mumlar, farklı renklerde kostümler… Sanırım filme biraz renk katmak istedim.

Bu konuda benim için çok önemli olan Flaman bir ressam vardı: James Ensor. Resimlerinde tekinsizlik ve ölümle şenlik duygusunu çok belirgin biçimde yan yana getirir. Sık sık partiler resmeder ama insanların yüzleri ya iskelet gibidir ya da son derece ürkütücüdür. Bir bakıma o ikilik, yani ölümle bu kadar kuşatılmışken yine de hayat yaratmaya, şenlik üretmeye çalışmak,  yazım sürecimizin merkezindeydi. Henry Scott Tuke’un resimlerine de büyük hayranlık duyuyorum. Işık üzerine düşünürken görüntü yönetmenimle birlikte sık sık ona döndük örneğin. Sinema açısından yapım sürecinde bana çok ilham veren isimlerden biri ise Lynne Ramsay oldu. Onu zaten çok modern bir auteur olarak görüyorum ama aynı zamanda düşünme biçimi açısından kendimi ona çok yakın hissediyorum.

'Filmdeki şarkıları savaştaki askerlerin defterlerinden aldık'

Görüntü yönetmeniniz Frank van den Eeden’la çalışma biçiminiz nasıl? Bir de filmi dijital çekmeye baştan mı karar verdiniz, 35mm hiç gündeme geldi mi?

Bu, görüntü yönetmenim Frank van den Eeden’la birlikte yaptığımız üçüncü film. Frank’in benim için en güzel yanı iyi bir dinleyici olması. Oyuncuları dinliyor ve bulunduğu koşullara uyum sağlıyor. Ben de yönetmen olarak biraz böyle çalışıyorum. Bir senaryo ve mekan var, oradan başlıyoruz. Ama çoğu zaman bir şeyler oradan büyüyor, ilerledikçe değişiyor ve dönüşüyor. Bu da ışık açısından çok şeyi etkiliyor çünkü ışığın her zaman 360 derece çalışabilmesi gerekiyor. Ekibi de etkiliyor çünkü prodüksiyon tasarımı içinde ekibin saklanabileceği yerler bulmamız ve Frank’in de son derece hareketli olması gerekiyor.

Frank benim için bir dansçı. Kamerayla dans ediyor, oyuncularla dans ediyor. Bir yerde ilgisini çeken bir şey olduğunda oraya doğru hareket ediyor. Benim ona söylemem bile gerekmiyor. Elbette bu ilişkiyi üç film boyunca kurduk. Analog film üzerinde bazı testler yaptık ve sonuç gerçekten çok güzeldi ama çalışma biçimimiz ve elde etmek istediğimiz özgürlük nedeniyle 35mm filmden vazgeçmeye karar verdik. Alexa’yla çektiğimiz görüntünün beni çok etkileyen fiziksel bir dokusu var. Aynı zamanda filme çok yakıştığını düşündüğüm modern bir his de taşıyor.

Filmdeki şarkılar ve sahne performansları nasıl ortaya çıktı? Döneme ait kaynaklardan mı beslendiniz?

Şarkıların büyük bölümü, yüzde 90’ı, o dönemdeki askerlerin günlüklerinden geliyor. Yani sözler de melodiler de döneme ait. Bir tane özgün şarkı var. Filmin sonunda, bombaların açtığı kraterde söylenen şarkı özgün bir beste. Ama filmdeki şarkıların büyük bölümü doğrudan o dönemden geliyor.

Savaş, korku, cesaret ve korkaklık meselesine geri dönmek istiyorum. Erkeklik anlayışımız değiştikçe cesaret dediğimiz şey de değişiyor mu sizce? Çünkü bu iki kavram çok uzun yıllardır birbirine çok sıkı bağlı.

Evet, bence bu çok ilginç. Çünkü patriyarkal düşünce, özellikle erkekler söz konusu olduğunda, cesareti koruma ve gerektiğinde zarar verebilme kapasitesiyle çok güçlü biçimde ilişkilendiriyor. Geçmişte birçok genç erkeğin de “korkak” damgası yememek için savaşa gitmek zorunda hissettiğini düşünüyorum. Cesaret, böylece şiddet uygulayabilme gücüyle özdeşleşiyor.

O açıdan bunu sorgulamak benim için çok ilginç. Firar eden, ortadan kaybolan ya da kaçan genç erkekleri araştırdıkça, onları savaşmaya koşullandırıldıkları bir dönemde kendi iradelerini ortaya koymaya çalışan insanlar olarak görüyorum. Kendileri için neyin doğru olduğuna karar vermişler. Yani şiddetten kaçmayı seçmiş insanlar... Kimseye kahraman ya da korkak demek, insanları böyle tanımlara sıkıştırmak gibi bir derdim yok. Çünkü bu kelimelerin fazlasıyla yüklü olduğunu, çoğu zaman da birer tuzağa dönüştüğünü düşünüyorum. Ama şu soru benim için önemliydi: Kendileri için neyin doğru olduğuna karar veren bu insanları hangi kategoriye koyuyoruz?

Bir de çok ilginç bir şey var. Bu işte senaryo yazmaya başladığınız andan itibaren sürekli “kahramanın yolculuğu”ndan söz edilir. “Kahraman” kelimesi her yerde geçer ve çok önemlidir. Bir film yazarken karakterin kahramanca davranması beklenir. Ben ise, en azından toplum çerçevesinde düşündüğümde, bu beklentiyi mutlaka karşılamayan bir karakter yaratmak istedim.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.