YEME İÇME

Mine Söğüt: Yaşam denilen şey bir tercihler zinciri

Mine Söğüt, "Ormandaki Kalpsiz Ceylan"da bir cennet sembolü olarak betimlediği, içinde barındırdığı türlü canlının doğasına uygun yaşayıp gittiği ormanın, insanın ayak basmasıyla esenlik duygusunu yitirdiğini daha masalının başında kayda alarak dikkatimizi insanın yıkıcılığına çekiyor. Söğüt ile yeni kitabını konuştuk.

SONER CAN
DUENDE · 11 TEMMUZ 2025
3 DK OKUMA

Ormandaki Kalpsiz Ceylan, çocukluğumuzun masallarından misafir edilmiş kahramanlarıyla iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız, güzel-çirkin ekseninde yeni bir kusursuz dünya özlemi ve arayışı olarak okunabilir. Ancak Mine Söğüt, bu naif kitabında, bir cennet sembolü olarak betimlediği, içinde barındırdığı türlü canlının doğasına uygun yaşayıp gittiği ormanın, insanın ayak basmasıyla esenlik duygusunu yitirdiğini daha masalının başında kayda alarak dikkatimizi insanın yıkıcılığına çekiyor.

Söğüt, Ormandaki Kalpsiz Ceylan'da çağlar öncesinde yitirdiğimiz masumiyetimizi doğaya, doğal olana dönerek yeniden kazanabileceğimizi anlatıyor. 

Sahiden mümkün bu. Masaldaki gibi emir kulu avcının günahsız ceylanın kalbini gaspetmesinin önüne geçebilir, özümüze dönebilirsek vicdan, merhamet, esenlik ve sağduyu uygar dünyanın dümeninin başına geçebilir.

Kalbi sökülmüş minik ceylanlarız

Sunumuyla da göz okşayan Ormandaki Kalpsiz Ceylan'da bir büyük emek daha göze çarpıyor.

L-manyak, Penguen, Lombak gibi mizah dergilerinin en önemli isimlerinden karikatürist ressam Bahadır Barut'un özgün çizimleriyle sevgili eşinin "niş" kitabına harika bir katkı vermiş. Baruter'in adeta uzun soluklu bir çizgi romanının karakterlerini yaratır gibi Cüce, Avcı, Ceylan, Prenses, Kraliçe, orman ve ormanın diğer sakinlerini resimlemesindeki özen ve kalitenin hakkını teslim etmek gerekir.

Şu sıralar kendimizi masaldaki kalbi çalınmış ceylan gibi çaresiz hissediyoruz. Her geçen gün varlığımızın özüne saldırıldığı duygusuyla kalkıyoruz yataklarımızdan. Günümüz, her gün yenisi eklenen dünyanın derdini "katlanılır kılma" çabasıyla geçiyor. Yorgunluğumuzun, korkularımızın ve yılgınlığımızın içine hapsedilmek isteniyoruz.

Oysa esasen bu sorunlarımızın nedenlerini yaratan, genlerimiz içinde taşıdığımız hayatımızın özüne dair sorunlarımız var bizim. Eşyayla ilişkimizde aramıza perdeler inmiş olmasının, kendimizi güçsüz hissetmemizin, irade cılızlığımızın ve yılgınlığımızın gerçek nedenleri bunlar.

Mine Söğüt, bence bu kitabın yazılış sebeplerinden biri olduğunu düşündüğüm şu ifadesiyle tarif ediyor hazin durumumuzu:

"Hayat hepimizin kolayca kavrayamayacağı kadar karışık ve tuhaf değerlerle doludur. Eğer bu karışıklık ve tuhaflık bizi yorar ve anlama uğraşından vazgeçirirse renksiz, tekdüze bir hayatın içinde kalabalıklarla birlikte olağan bir akışa kapılır gideriz. Yaşadığımız hayata yabancılaşır, kendimizi anlamsız ve değersiz hissettiğimiz bir hayatın içinde yorgun ve yılgın buluruz." 

Olanı anlamak, hayatımızın üzerine titremek, daha iyi dünyaları hayal etmekten bir an bile vazgeçemeyiz.

Yazara Ormandaki Kalpsiz Ceylan için hazırladığım sorularımı bu anlama uğraşının bir ifadesi olarak yönelttim. O da ferasetiyle sormak istediğim meselelere de açıklık getirdi.

Okurun yaşını hiç düşünmeden

Ormandaki Kalpsiz Ceylan modern bir yetişkin masalı olarak da okunabilir. Bu masalı yazdıran temel itki neydi? 

Sanırım ben yazarken aslında kimin için yazdığımı düşünmediğim gibi okurun yaşını da hiçbir zaman düşünmüyorum. Evet, bu metin genel olarak “yetişkinler için masal” olarak tanımlanıyor ama her yetişkine uygun olmayabilir ve birçok çocuk için de son derece cazip görünebilir. Ben “Okurun yaşını hiç düşünmeden sadece derdimi bir çocuğa anlatır gibi kaleme aldığım ve klasik masal formuna tutunarak ilerlediğim bir metin yazdım” demeyi tercih ediyorum. 

Ormandaki Kalpsiz Ceylan, iyinin, doğrunun, güzelin peşini bırakmayan bir anlatı. Ama bazen de onların peşinde koşmak çok umut kırıcı ve yorucu olabiliyor.

İnsanı gerçekten anlamak, tanımak ve en doğru biçimde tanımlamak istiyorsanız onu çelişkileri üzerinden değerlendirmeniz gerekir. İnsan hakkındaki en doğru bilgiyi insanlığın kadim çelişkileri verir. Mesela iyi, doğru ya da güzel arayışında olmasının ve bu kavramlara olağanüstü değerler biçmesinin nedeni iyi, doğru ya da güzelin zor elde edilir olduğunu sanması. Bu arada elindeki mevcut doğruları, iyilikleri ve güzellikleri onlara neredeyse hiç değer vermeden şuursuzca tüketmesi, yok etmesi ya da görmezden gelmesiyse en büyük çelişkisi. Maalesef insan zihninde herhangi bir şeyin değerini belirleyen öncelikli durum onun yokluğu ya da nadirliğiyken, insanın doğada zaten varolan mevcut değerlere karşı kayıtsızlığı ve hoyratlığı da kendi değerini tanımlayan acıklı bir durum. 

Yaşam denilen tercihler zinciri

Kaoslar çağındayız. ekolojik tehditler, sosyal ve siyasal hayatımızda giderek artan baskılar ve ulusça karanlığa gömülüyor olma duygusuyla nasıl başa çıkabiliriz?

İnsanlık onurunu korumak için susmamak, akıl ve ruh sağlığını ve hatta beden sağlığını korumak içinse susmak gerekir. Böyle dönemler insanı tercihe sürükler. Onurunuz mu daha kıymetli hayatınız mı? Hatta sizin hayatınız mı daha kıymetli yoksa başkalarının hayatı mı? Yaşam denilen şey bir tercihler zinciri. Her tercihinizle bir başka gerçekliğe eklemleniyorsunuz. Böyle zamanlarda neyin parçası olacağınızı belirlersiniz. Bazen hesaplayarak bazen de hesapsızca, kendiliğinden olur her şey. O yüzden tercihler üzerine çok dikkatli düşünmek gerekir.

Mağdur mertebesine tüneyip yaşamak

"Bazen korkunç şeyler öyle estetik, öyle zarif bir şekilde gerçekleşir ki bunlara şahit olan insanlar o an hissettikleri duyguyu zihinlerinde ve kalplerinde nereye yerleştireceklerini bilemezler..." 

Masalın başlarındaki bu ifadeyi biraz açıklayabilir misiniz? 

Tercihlerimizin sonuçlarını düşünerek ve sorumluluğunu alarak yaptığımız işlerde kandırılma olasılığımız çok düşük. Aksi hâlde neye neden ve nasıl hizmet ettiğini çözemediğimiz bir hayatın içinde başımıza gelenleri anlamlandırmakta zorluk çekerek ve mağdur mertebesine tüneyerek yaşayıp gideriz. 

Kötülük çoğaltılıyor ve biz de bunun bir parçası oluyorsak suç ne, suçlu kim, mağdur kim?

Sanırım yaşananlarda kendi payımız da olduğunu görmeyi reddettiğimiz andan itibaren suçlunun ortağı olmaya başlıyoruz. Asıl sorun da burada zaten. Mağdurun aynı zamanda zulümde de payı olması. İşin içinden çıkmak o yüzden gitttikçe zorlaşıyor.

Sizce yoksul ve eğitimsiz kesim, bu kadar basit bir şeyi neden görüp anlayamıyor? 

Aslında bu sadece yoksulların değil varsılların da talebi. Hatta yoksullarla varsılların eşitlendiği ender alanlardan biri bu istek ve kabulleniş. Ve temelinde de “güce” olan tapınma var. Gücü para ve şiddetle tarif eden aklın en kötü eseri bu. Güçsüz diye tanımladığı her şeyi hiçe sayan erdemsiz bir ahlakı sorgulamayan insan fakiriyle zenginiyle el ele verip kendi cehennemini yaratıyor.

"Ormanın da bir kalbi var" diyorsunuz. O kalp şu sıralar cayır cayır yanıyor ve buna dayanmak çok zor. Siz nasıl karşılıyorsunuz bunları?

Ormanları istediğiniz kadar yakın. Toprağın içine bin yıl önce düşen tohumda hep can var. O tohum ne yapıp edip yeşeriyor. Bence umut; değişim ve sürekliliğin varoluşun temeli olması. 

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.