Dünyanın ayakta kalan en eski kütüphanesi Biblioteca Capitolare'den notlar: 'Dante gibi ortasındayım zamanın'
Verona’daki Biblioteca Capitolare, 1.500 yılı aşkın geçmişiyle dünyanın hâlâ faaliyet gösteren en eski kütüphanesi kabul ediliyor. 517 tarihli elyazmalarından silinip yeniden ortaya çıkan metinlere uzanan koleksiyon, yalnızca yazının tarihine değil, kitapların yüzyıllar boyunca nasıl korunduğuna da ışık tutuyor.

İçeri girdiğimde zaman durdu sandım. Sanki bilmediğim bir zamana fırlatılmıştım. Bilmediğim kelimeler, tanımadığım hayatlar arasında bir an nefesim kesildi. Sonra bu duyguyu hatırladım. Aynı duyguyu Floransa’da Dante’nin evine girdiğimde yaşamıştım. Zaman yok olmuş, ben tarihin içinde kaybolmuştum. Artık yaşadığım zamanda değildim; zaman benden çoktan uzaklaşmıştı.
Bazı mekanlar geçmişi anlatmıyor insana; bir kapı açılıyor ve siz bir anda geçmişin içine giriyorsunuz. Nerede olduğunuzu biliyorsunuz ama hangi zamanda olduğunuzdan o kadar emin değilsiniz. Verona’daki Biblioteca Capitolare’de de öyle oldu. Kapıdan içeri adım attığım anda durdum. Belki yüksek tavanlardandı. Belki duvarları baştan sona kaplayan koyu renk ahşap kütüphanelerden. Belki de tavandan sarkan büyük avizenin altında, yerden neredeyse tavana kadar yükselen raflarda yan yana duran yüzlerce yıllık kitapların sessizliğinden.
Bir süre hiçbir şeye yaklaşmadan salonun ortasında kaldım. İnsan böyle bir yerde önce nereye bakacağını bilemiyor. Gözüm rafların bir ucundan diğerine gidiyordu. Kat kat yükselen ahşap galeriler, kitap sıraları, açık renk ciltler, aralarında kararmış olanlar… Salon o kadar büyük, raflar o kadar yüksek ki insan kendini küçücük hissediyor.
Sonra yaklaştım. Uzaktan birbirine benzeyen o kitapların aslında hiçbirinin diğerine benzemediğini gördüm. Bazılarının sırtı parçalanmıştı. Derileri kalkmış, ciltleri yırtılmış, altlarından başka kağıtlar, başka yazılar görünmeye başlamıştı. Kimi eğilmiş, kimi çökmüş, kimi yanındaki kitaba yaslanmıştı. Birkaçının sırtındaki parçalar sanki biraz daha dokunsanız elinizde kalacak gibiydi. Bazıları yüzyılların içinden değil de bir savaştan çıkıp gelmiş gibiydi. Belki de beni en çok bu etkiledi. Çünkü karşımda yalnızca eski kitaplar yoktu. Yaşamış kitaplar vardı. Zamanın üzerlerinden geçtiği, tarihe direnmiş kitaplar…

Salonu yavaşça gezdim. Sonra sergilenen elyazmalarına baktım. Bir mihmandar yoktu. Mihmandar zamandı; tarihler ve baktıkça insanı başka yüzyıllara götüren paha biçilmez koleksiyonlar… Dünyanın hâlâ faaliyet gösteren en eski kütüphanesi kabul edilen Biblioteca Capitolare’nin geçmişi 1500 yılı aşıyor. Buradaki yazı faaliyetinin en önemli tanıklarından biri, Ursicino adlı bir kâtibin elinden çıkmış bir kodeks.
Tarihi gününe kadar belli: 1 Ağustos 517. Bu tarih, Verona’da 6. yüzyılda bir yazı atölyesinin faaliyet gösterdiğinin en önemli kanıtlarından biri. Ursicino, kopyaladığı elyazmasını tamamladığında adını, bulunduğu yeri ve tarihi kaydetmiş. Bir bakıma Biblioteca Capitolare’nin yaşını bize Ursicino’nun eli söylüyor.
Bir insan düşünün. Bundan 1500 yılı aşkın süre önce bir masaya oturmuş. Önünde parşömen, elinde kalemi… Harfleri tek tek yazmış. Belki yorulmuş, belki ara vermiş, sonra yeniden başlamış. Çalışmasını tamamladığında da adını ve tarihi not düşmüş. Acaba yazdıklarının bunca yüzyıl sonra hâlâ okunacağını düşünmüş müdür? Beni orada yalnızca kitapların yaşı değil, yazının kendisi de büyüledi. Indovinello Veronese… 8. yüzyılın sonuyla 9. yüzyılın başına tarihlenen küçücük bir bilmece. Bir elyazmasına düşülmüş birkaç satır. Bugün İtalyancaya dönüşecek halk dilinin en eski yazılı izlerinden biri kabul ediliyor.
Üstelik yazmayı tarla sürmeye benzeten bir bilmece bu. Parmaklar öküz, beyaz sayfa tarla, kalem saban, mürekkep ise siyah tohum… Yüzyıllar önce bir kâtibin yazıyı böyle anlatmış olması ne kadar güzel. Beyaz bir sayfanın üzerinde ilerlemek, ardınızda siyah tohumlar bırakmak… Bir yazar için bundan daha güzel bir benzetme olabilir mi?
Sonra mor parşömen üzerine altın ve gümüş harflerle yazılmış İncil’in hikâyesi… Codice VI. Kütüphanenin en kıymetli elyazmalarından biri. Bir zamanlar kitabın yalnızca düşünceyi taşıyan bir nesne değil, başlı başına bir sanat eseri olduğunu hatırlatıyor. Mor parşömen, altın ve gümüş harfler… Bugün birkaç saniyede çoğaltabildiğimiz bir sayfanın, yüzyıllar önce nasıl büyük bir emek ve ustalıkla yaratıldığını düşünüyorsunuz.

Aziz Augustinus’un De Civitate Dei’sinin 5. yüzyılın başlarına tarihlenen, bilinen en eski nüshası da bu koleksiyonun içinde. Roma hukukunun en önemli kaynaklarından Gaius’un Institutiones’i de… Üstelik Gaius’un metninin hikâyesi başlı başına zamanın tuhaf bir oyunu. Bir palimpsest. Parşömen pahalı olduğu için üzerindeki eski metin siliniyor ve aynı yüzeye başka bir metin yazılıyor. Bir yazı, başka bir yazının altında yüzyıllarca uyuyor. Sonra yeniden bulunuyor.
Bunu öğrendiğimde kitapların da insanlar gibi ikinci hayatları olabileceğini düşündüm. Üzerleri örtülse, unutulsa, hatta silinse bile bazen yeniden ortaya çıkabiliyorlar. Bir tarafta İncil ve Augustinus, diğer tarafta Roma hukuku, astronomi, tıp, şiir ve müzik… İnsanlığın bilgiyi yüzyıllardır satırlar arasında saklaması ne acayip, değil mi?
Dante’nin izleri, Ortaçağ'dan kalan metinler, başka dillerde yazılmış kelimeler… Bütün bunların arasında dolaşırken zamanla kurduğum bağın koptuğunu hissettim. Kütüphanelerde bu duygu daha da güçlü belki. Çünkü burada insanların bıraktığı şey yalnızca bir eşya değil; düşünceleri. Kitaplarla yıllardır uğraşan biri olarak bunun beni neden bu kadar sarstığını sanırım biliyorum.
Ben kitapların daha çok başlangıçlarına tanıklık ettim. Bir dosyanın gelişine, ilk okumaya, editörün notlarına, yazarın itirazlarına, kapak telaşına, matbaaya gidişine… Bir kitabın dünyaya gelmesinin ne kadar uzun, yorucu ve heyecanlı bir iş olduğunu biliyorum. Verona’da ise ilk kez bu kadar güçlü biçimde bir kitabın sonrasını düşündüm.
Biz bir kitabı yayımladığımızda hikayesinin tamamlandığını sanıyoruz belki. Oysa bilmiyoruz. Kim okuyacak onu? Kim saklayacak? Hangi evin kütüphanesinde yıllarca bekleyecek? Bir yerden başka bir yere taşınırken kaybolacak mı? Bir yangından, bir savaştan, bir selden kurtulacak mı? Yüz yıl sonra birinin eline geçecek mi? Peki ya bin yıl sonra?
Biblioteca Capitolare’nin kendi hikayesi de biraz böyle zaten. Kaybolanlar, unutulanlar ve yeniden bulunanlar… Kütüphane yalnızca zamanın değil, felaketlerin de tanığı. Depremler, salgınlar, savaşlar, yağmalar… 1882 yılının Eylül ayında Adige Nehri taştığında kütüphane arşivindeki çok sayıda belge de ciddi zarar görmüş.

Bugün bu koleksiyonun varlığını sürdürüyor olması, yalnızca kitapların dayanıklılığını değil, onları korumak için kuşaklar boyunca verilen emeği de anlatıyor. Çünkü bir kitabın yüzyıllarca yaşayabilmesi için yalnızca yazılmış olması yetmiyor. Birilerinin onu saklaması, koruması, gerektiğinde onarması, bir sonraki kuşağa devretmesi gerekiyor. Belki de kütüphanelerin asıl hikayesi burada başlıyor. Bu yüzden o kitapların onarılmış, pırıl pırıl hâllerini görmek istemezdim. Yaralarıyla güzellerdi. Yırtılmış sırtlarıyla, solmuş mürekkepleriyle, eksilmiş köşeleriyle… Çünkü bütün o yaralar yaşadıklarının kanıtıydı. Verona’ya geldiğimde dünyanın en eski, hâlâ faaliyette olan kütüphanesine gireceğimi biliyordum. Ama oradan çıktığımda aklımda kalan “en eski” olması değildi.
Ursicino kaldı. 1 Ağustos 517’de bir masaya oturup yazan o insan. Adını bir kitabın sonuna iliştirirken, 1500 yılı aşkın bir zaman sonra Verona’ya gelen başka birinin onun el yazısına bakacağını elbette bilmiyordu. Belki yazmanın mucizesi biraz da burada. Kime ulaşacağını bilmiyorsunuz. Ne kadar yaşayacağını bilmiyorsunuz. Sizden sonra başına ne geleceğini hiç bilmiyorsunuz. Yine de yazıyorsunuz.
Kütüphaneden çıkarken yeniden dönüp salona baktım. Yüksek ahşap raflar, büyük avize, sıra sıra kitaplar… Dışarıda Verona devam ediyordu. İnsanlar sokaklarda yürüyor, meydanlar doluyor, kahveler içiliyor, telefonlar çalıyor, hayat bugünün telaşıyla akıyordu.
Ben de çıktım. Ama bir parçam içeride kaldı. Yırtılmış bir kitap sırtında. Beyaz bir tarlayı süren kalemde. Silindiği sanıldığı hâlde yeniden ortaya çıkan kelimelerde. Dante’nin izinde… Ve bir tarihte. 1 Ağustos 517. Takvim 2026’yı gösteriyor. Ama ben hâlâ biraz 1 Ağustos 517’deyim.