SİNEMA VE TV

Yas üzerine düşünceler: Ayakkabılarını aldılar, mesajları kaldı yadigar

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.

YASEMİN KAYA
DUENDE · 22 EKİM 2026
4 DK OKUMA
READ IN ENGLISH →

Gün doğarken oldukça yüksek bir binanın çatısındayız. Kamera kenara yaklaşan genç bir kızı izliyor. Kız telefonuyla güneşin doğuşunu çekiyor. Bir an onunla birlikte ekrandan kapalı pencerelere bakıyoruz, kızın “Herkes nerede?" diye soruşunu, sonra düşüşünü izliyoruz, uzaktan. Daha biz “ne oluyor” diyemeden kamera göreceğini görmüş gibi yönünü çeviriyor.

Bu, yönetmen Sandra Wollner’ın Her Defa (Everytime) filminin ilk on beş dakikası içinde geçen bir sahne. Filmi Filmekimi 2026’da izledim ve bu sahne sanırım bir süre daha kafamda dönmeye devam edecek. Buna spoiler demeyin, çünkü ölüm filmin başında geçiyor ve gerisi onun ardından olanları anlatıyor. Tıpkı Şükrü Erbaş’ın bir dizesinde olduğu gibi:

"Ölenler ölümü bilmez, ölüm kalanlar içindir."

Wollner filminde ölümü ne büyütüyor ne de süslüyor, bakışını geride kalanlara çeviriyor. Düşen genç kızın adı Jessie. Berlin’de annesi Ella ve küçük kız kardeşi Melli’yle yaşıyor, üç kişilik bir aile. Babayı şimdiki zamanda görmüyoruz, nedeni filmde söylenmiyor. (Umarım söylenmiş ve ben kaçırmış değilimdir.) Jessie’nin küçükken çekilmiş ev videolarında babaya rastlıyoruz. Ertesi gün üçü Jessie’nin çok istediği tatile, Tenerife’ye gidecek. Bavullar kapıda. Jessie o gece erkek arkadaşı Lux’la gizlice dışarı çıkıyor. Önce bir kulüpte dans ederken görüyoruz onları, sonra binanın tepesinde. İşin içinde uyuşturucu da var. Jessie o gece eve dönmüyor.

Film bir yıl sonrasından devam ediyor. Bir yıl deyince, ister istemez Nâzım Hikmet'in o dizeleri geliyor akla:

"Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı."

Nâzım bu dizelerde, öldürülmesi ihtimalinden korkan Piraye’yi teselli ediyor. Yine de o bir yıl, yasın ne zaman biteceğine ilişkin beklentileri düşündürüyor bana. Freud’un 1917’de yayımlanan Yas ve Melankoli’deki yaklaşımında da yas, tamamlanabilen bir süreçti: Ölene bağlanan ruhsal enerji zamanla geri çekilecek, hayat yeniden kurulacaktı.

Bizim toplumumuzun da kendine ait bir yas takvimi var: Yedisi, kırkı, elli ikisi. Aynı zamanda yas danışmanlığı yapan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, Yas: Uzun Bir Veda kitabında bu takvimi, yası çabucak aşmamızı bekleyen bir toplumun işareti olarak görüyor ve duyarsızlık sayıyor. Kendisi de eşini kaybettikten on sekiz yıl sonra yazdığı kitapta şöyle diyor:

“Yas tutmanın doğru ya da yanlış, yavaş ya da hızlı bir yolu yok.”

Kitabın adı da zaten bunu söylüyor.

  • Bir yakınını kaybedene söylenen “Ölenle ölünmez”, “Hayat devam ediyor” gibi bildik sözler, acının dumanının tüttüğü günlerde pek işe yaramıyor. Ama siz deyin bir yıl ben diyeyim beş yıl, bir zaman sonra kadim sözler olduklarını insana hissettirmeye başlıyor.

Filme dönüyoruz.

Bir yıl geçmiş. Nâzım’ın şiirinde koyduğu süre dolmuş, Ella’ya göre de yas bitmiş. Filmde ölümden hemen sonrasını görmüyoruz. Wollner, verdiği bir söyleşide Ella’nın ilk günlerdeki acısını perdeye taşımanın gözetlemeye benzeyeceğini söylüyor.

Ella yasını geride bıraktığına öyle inanıyor ki kızının öldüğü gece aldığı maddeyi kullanıyor. Wollner’a göre belki de Jessie’nin son anlarında ne gördüğünü anlamaya çalışıyor. Ormanda Lux da ona eşlik ediyor. Aldığı maddenin etkisiyle olacak Tenerife’ye gitmeye karar veriyor ve küçük kızı Melli’yi ve Lux’u alıp Jessie’nin gidemediği tatile çıkıyor.

Ada güzel. Bir ara hep birlikte gülüyorlar, gülüş ağlamaya dönüyor. Ella kopuk cümleler kurarak ağlıyor ve aradığı cevabın burada olmadığını anlamaya başlıyor. Geriye, bir tür dijital ölümsüzlük hissi yaratan izler kalıyor.

Kastettiğim, ölen kişinin sesiyle ve görüntüsüyle sanal bir canlı yaratmak değil. Film de bununla ilgilenmiyor. Daha çok ev videolarında karşımıza çıkan küçük bir çocuk, telefonlardaki fotoğraflar ve ses kayıtları var. Filmin en çok içime oturan sahnelerinden biri, Melli’nin ablasına WhatsApp’tan yazmaya devam etmesi ve ekrana yazışmaya cevap bekler gibi bakması. Ekranda beliren üç nokta…

Gerçek hayatta ne yapılır? Bizde mesela ölen kişinin ayakkabıları kapıya konur. Kapıdaki ayakkabı, ölenin bir daha dönmeyeceğini ve kadın mı erkek mi olduğunu duyurur geçenlere. Babamı kaybettikten sonra ayakkabısını kapıya koymuştu aileden biri. O 40 numara zarif ayakkabıları kim alacak diye eve girip çıktıkça gözüm apartman duvarında ayakkabıyı kontrol etmişti. Ertesi sabah yerlerinde olmadıklarını görünce babamın kaybı sanki biraz daha gerçek oldu. Eskiler bu işi biliyor.

Başka ne yapılır? Ölen kişinin kıyafetleri, özel eşyaları dağıtılır. Bazen aile fertlerine, yakınlarına, kullandıkça hatırlasın diye. Bazen de ihtiyacı olana. Ölenin arkasından bir hayır duası etsin diye. Ama belki en çok da bize aynı şeyi tekrar eder bu dağıtılan eşyalar: Giden gitti, giden gitti.

Filme dönüyoruz.

Jessie’ninse eşyalarını dağıtmakla boşalmayacak bir dünyası daha var. Minecraft’ı andıran bir oyun (ki ben onu da hiç oynamadım), adı aslında "Vintage Story" (imiş). Wollner bu oyunu bir anıt, hatta bir mezarlık olarak düşündüğünü söylüyor. Küçük kız kardeşin ablasının kurduğu dünyada gezerek ona ulaşması fikrini çok dokunaklı buluyor. Dijital izlerden söz ederken şöyle diyor:

“Her bulutta onların hayaletleri var.”

Nâzım hatıranın duman gibi dağılacağını söylüyordu şiirinde. Yirmi birinci asırda ölenin hatırası kolay dağılmıyor. Bir telefonda, bir oyunda, bir yazışmada duruyor. Ölenle bağın sürmesi, yas araştırmalarında da daha fazla karşılık buluyor. Dennis Klass, Phyllis R. Silverman ve Steven L. Nickman, editörlüğünü yaptıkları 1996 tarihli Continuing Bonds: New Understandings of Grief kitabında, sağlıklı yasın ölenle bağı çözmeyi gerektirdiği yönündeki yaygın görüşe karşı çıkıyor. Onlara göre bu anlayış, gözlemden çok modern Batı’nın bağımsızlığa ve ayrışmaya verdiği değeri yansıtıyordu. Yas tutanlar ölenleri unutmuyor, onlarla konuşuyor, eşyalarını saklıyor, rüyalarında görüyordu.

Yasın sürmesi, tek başına bir ruhsal bozukluğa işaret etmiyor. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin ruhsal bozuklukları tanımlayıp sınıflandırdığı el kitabının 2022’de yayımlanan güncellenmiş metninde (DSM-5-TR), uzamış yas bozukluğu tanısı için yetişkinlerde kaybın üzerinden en az on iki ay geçmiş olması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün hastalık sınıflaması ICD-11’de ise bu süre en az altı ay. Ancak her iki sınıflamada da yalnızca takvime bakılmıyor; belirtilerin yoğunluğu, günlük yaşamı belirgin biçimde aksatması ve kişinin kültürel bağlamı da değerlendiriliyor. Bir yıl sonra hâlâ acı çekmek, tek başına bir tanı anlamına gelmiyor.

Filme dönüyoruz.

Gerçek dünyada yapılacak bir şey kalmayınca Wollner gerçekçiliği salıyor. Görüntüleriyle bana Aftersun filmini hatırlatan finali anlatmayacağım. Bu benzerlikte iki filmin görüntü yönetmeninin de Gregory Oke olmasının payı var şüphesiz. Yönetmen Wollner, final için bunun hayatta olamayacak ama sinemada, edebiyatta ya da müzikte olabilecek bir şey olduğunu söylüyor.

Yas araştırmacıları bugün ölenle bağın kopmadığını, sadece biçim değiştirdiğini söylüyor. Belki de haklılar. Bir zamanlar geride mektuplar, fotoğraf albümleri ve birkaç eşya kalıyordu. Şimdi ses kayıtları, mesajlar, oyun dünyaları ve bulutlara dağılmış sayısız iz kalıyor. Nâzım'ın rüzgarda dağılan hatırası, yirmi birinci yüzyılda biraz daha inatçı görünüyor.

Ama bütün bu dijital izlerin arasında Orhan Veli'nin Kitabe-i Seng-i Mezar şiirindeki dizeler hâlâ daha çok can yakıyor:

"Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rûzigâr ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr."

Wollner’ın filminde, bir insan öldükten sonra geriye biraz sesi, biraz görüntüsü, biraz da dijital hayaleti kalır. Orhan Veli’nin dizelerinde ise yalnızca bir beyit kalır kahve ocağında el yazısıyla:

"Ölüm Allah'ın emri,
Ayrılık olmasaydı."

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.