ZAPPA ZAMANLAR PREMIUM
Bruno Latour
Botanik
Gaita Araştırmaları
Zappalanmış Kısalar
Hoşça Kalın

Eklektik Bülten 9: Botanikten Gaitaya Çok Kültürlülük

Bruno Latour, bitki körlüğünde artış ve kaka çeşitliliğinde azalma

https://www.wired.co.uk/article/human-faeces-poo-as-fertiliser

Zappa Zamanlar'ın yeni sayısına hoş geldiniz.

Son sayımızda 2022 yılında yazdıklarımıza kuş bakışı bakan, bu yazılarda öne çıkan temaları (nüfus, enerji, sürdürülebilirlik, eşitsizlik ve modernlik) irdeleyen retrospektif bir değerlendirme sunmuştuk. Henüz okumadıysanız ve merak edecek olursanız, yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Bugünkü bültenimiz üç hikâyeden oluşuyor. İlk hikâyede geçen yıl kaybettiğimiz Bruno Latour’un çalışmalarından kısaca bahsedeceğiz. İkincisinde botani/bitki bilimine karşı artan ilgisizlik odağımızda olacak. Üçüncü hikâyede ise azalan gaita (yani kaka, bok, dışkı…) çeşitliliği ve bu durumun tıp araştırmaları açısından yarattığı sorunlar üzerinde duracağız. Zappa Zamanlar’da bugünkü bültenimizin adı her ne kadar eklektik olsa da, bölümler birbirleriyle epey konuşuyor sanki. Bakalım siz ne düşüneceksiniz!

Bir de size güzel bir haberimiz var. Bu sayıdaki Zappalanmış Kısalar Evren M. Dinçer’e ait ve bundan sonra da Evren, Zappa Zamanlar’da yazılarıyla bizimle birlikte olacak. Yani bu sayıyla birlikte Zappa Zamanlar’ın yazar/yaratıcı kadrosu biraz daha genişlemiş oldu. Abdullah Gül Üniversitesi Sosyoloj Bölümü’nde öğretim üyesi olan Evren’le çok uzun zamandır türlü şekillerde yollarımız kesişiyor. 2000’lerin başında Boğaziçi Üniversitesi’nde tanışmıştık, son dört yıldır da New Perspectives on Turkey dergisinin yayın kurulunda birlikte çalışıyoruz.

Keyifli okumalar,

Evren M. Dinçer, Biray Kolluoğlu, Zafer Yenal 

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

ZAPPA ZAMANLAR PREMIUM

Zappa Zamanlar’ın ücretsiz yayımlanan sayısı Eklektik Bülten’i okuyorsunuz. Ücretsiz sayılarda ayda bir farklı konularda bilgiler alabilir, kısa tartışmaları takip edebilirsiniz. Zappa Zamanlar’ın Aposto Premium’daki özel sayılarında ise iki haftada bir doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye gündemimizi ve kültürümüzü etkileyen belirli bir konuyu sosyal bilimlerin sorgulayıcı bakış açısından masaya yatıran makaleler, incelemeler ve eleştiri yazıları bulabilirsiniz. Prof. Dr. Biray Kolluoğlu, Prof. Dr. Zafer Yenal ve Dr. Evren M. Dinçer bu özel sayılarda araştırmalardan ve makalelerden beslenen derinlemesine tartışmalar sunuyor.

Bruno Latour

Bruno Latour'u nasıl bilirdiniz?

Latour, kültür ve doğa

Kültür ve doğa her zaman birbirleriyle ilişki içinde, birbirlerini karşılıklı şekillendirerek var oldular. Buna karşın kapitalist modernleşme, doğa ve kültür, insanlar ve insan olmayanlar arasındaki bu karşılıklı etkileşimi ve dolayısıyla bütünselliği bir anlamda bozdu ve doğayı insandan, aklı bedenden ayırarak ikili bir bakış geliştirdi. Modern dönemde egemen düşünce akımları ve bilimsel yaklaşımlar, kültür ve doğa arasında varsayılan bu ikilik üzerine kuruldu ve bu ikilikten beslenen birçok siyasi/ekonomik pratik ve politika hayata geçti. Bruno Latour, “Biz hiç modern olmadık” derken ve bu isimi taşıyan, sosyal bilimlerin ve felsefenin en temel eserlerinden birini yazarken, modernliğin bu kurucu aymazlığına, doğanın failliğini göremeyen körlüğüne dikkat çekiyordu.

Bruno Latour, We Have Never Been Modern,

Harvard University Yayınları, 1993. s. 11


Latour’un Ekim 2022’deki vefatından beri onun çalışmalarına değineceğimiz bir yazı fikri aklımızdaydı, fırsat kolluyorduk. Doğa ve kültür, akıl ve beden arasındaki gidiş gelişleri ve bir türlü birbirinden kopamayışları (ya da modernliğe has hayali ikilikleri, karşıtlıkları!) bitkiler ve gaitayı merkezine alan güncel bilimsel çalışmalar etrafında tartışan bir yazıya niyetlenince “işte şimdi tam zamanı!” dedik.

Latour bugün iklim ve çevre sorunları, hakikat-sonrası toplum ve çoklu kriz tartışmalarında en çok gündeme gelen, düşüncelerine en çok atıf yapılan düşünürler arasında. Seveni de çok sevmeyeni de, doğru anlayanı da anlamayanı da. Ama ona en çok diş bileyenler (en modernist modernler!) bile Latour’un mevcut felsefe, sosyoloji, antropoloji külliyatının en önemli ve en yaratıcı isimlerinden biri olduğunu yadsımayacaktır. Özellikle aktör-ağ (actor-network) isimli kuramsal yaklaşımıyla bilim teknoloji çalışmaları, eleştirel hayvan çalışmaları gibi alanların kurucu isimleri arasında Latour.


Latour bilimsel süreci, bilimin üretilme biçimlerini anlamak üzere çıkar yola. Laboratory Life (1979) ve Science in Action (1987) gibi kitaplarıyla bilimsel pratikleri mercek altına yatırır, bilim antropolojisinin yolunu açar. Bu çalışmalar sonucunda dinleştirilen, kutsallaştırılan bilim anlayışına karşı çıkar, bilim insanına atfedilen mutlak nesnellik vasfını reddeden bir yaklaşım geliştirir. Latour’a göre, bilimsel üretim de diğer üretim faaliyetleri gibi içerdiği, birlikte şekillendiği her türlü iktidar ilişkisiyle, maddi/tarihsel unsurlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Bugün birçok kişiye göre Latour hakikat-sonrası dönemin entelektüel harcını karanların başında geliyor. Özellikle modernizm ve yapısalcılık-sonrası düşünce akımlarını eleştirenler, günümüzde bilime inancın sarsılmasında, üniversitelerin, bilim insanlarının güvenilirliklerini yitirmesinde Latourcu yaklaşımları sorumlu tutuyorlar. Çünkü bu eleştirileri yapanlar için Latour ve Latour gibi düşünenler bilimsel gerçeklikleri görecelileştirdi, "öyle de olur böyle de olur" hâline getirdi ve aşı karşıtlarına, düz dünyacılara, komplo teoricilerine uygun bir kültür iklimi yaratılmasında büyük rol oynadı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunun endazesi tümden ortadan kalktı.

Halbuki Latour hiçbir zaman bilimsel gerçeklikleri yok saymadı. Yaptığı, bilimin imkânlarının ve imkânsızlıklarının altını çizmek, bilimsel gelişmenin içerdiği olumsallıklara dikkat çekmekti. Latour’a göre bilimsel ilerleme ne orada öylece durup keşfedilmeyi bekleyen bilimsel gerçekliklerin peşi sıra “bulunmasından” ne de bunları ölçecek endazeden ibaretti. Mesele çok daha karmaşıktı ve dünyayı gerçekten anlamak için teknolojik ve bilimsel indirgemecilik de dahil olmak üzere her türlü indirgemecilikten uzak durmak gerekiyordu. Latour’un tavrını son yıllarındaki çalışmaları sırasında bir süre yakından izleme fırsatı bulmuş ABD'li gazeteci Ava Kofman çok iyi ifade ediyor:

[L]atour hiçbir zaman yerçekiminin varlığını inkâr etmeye çalışmadı. O çok daha sıra dışı bir şey yapıyordu: bu bilginin bilinir hale geldiği koşulları anlamaya/anlatmaya çalışıyordu.

Latour’un bıkmadan usanmadan savunduğu yerçekiminin, bilim insanlarının emeği ve uzmanlığı, onların eğitimleri için devlet tarafından sağlanan fonlar, ağır işleyen bilgisayarı çalıştıran elektrik, gravimetreyi dağın zirvesine taşıyan kamyon, gravimetrenin okumalarını hesaplamalara ve okunaklı diyagramlara çeviren jeofizikçiler tarafından yaratıldığı ve görünür hale getirildiğiydi. Bu ağ olmadan, görünmez dalgalar duyularımızla fark edilemezdi.

Bilim insanı Jacques Hinderer, Latour'a göre "üzerine titrediğimiz, bugüne kadar gördüğümüz her şeyi” içerisinde barındıran yeryüzünün ince tabakası "kritik bölgedeki" ağırlık kaymalarını ölçen bir gravimetreyi gösteriyor.


Neredeyse hemen hemen her gün iklim krizinin gerçekliğine işaret eden bir bilimsel kanıtın ortaya çıkması inkârcıları ikna etmeye yetmiyor. Çünkü bilimsel gerçeklikler tam da Latour’un göstermeye çalıştığı gibi ancak belirli ağlar içinde var olabiliyor, görünür, takip edilebilir hâle geliyor. Bu ağlar, ağlar arasındaki bağlantılar koptuğu zaman gerçekliğin görülmesi de zorlaşıyor, gerçeklik sorgulanır oluyor. Bugün yaşanan büyük ölçüde bu ve tam da bu yüzden belki de Latour’a her zamankinden daha fazla kulak kabartmak gerekiyor. Bilim yapmak, bilimsel araştırmaları desteklemek kadar; bilimsel araştırmaları ve gerçekleri kitlelere taşıyacak ağları örmek, aşınan, delinen yerleri onarmak da önemli. Bu da Latour’un işaret ettiği gibi sadece bilimin çözeceği bir iş değil, kültürüyle, siyasetiyle, ekonomisiyle çok yönlü, çok aktörlü bir çabayı gerektiriyor.

Şimdi sırasıyla önce botanik yani bitki bilimindeki sonra da gaita muhafazası ve mikrobiyota alanındaki güncel gelişmeleri sizinle paylaşacağız. Başka bir deyişle ağzımıza aldığımız lokmadan kakamıza kadar gıda döngüsünün hemen her durağının biyoloji ve genetik kadar toplumsal süreçlerle ne kadar yakın ilişki içerisinde şekillendiği bugünkü yazımızın konusu. Genetik çeşitlilikle çok kültürlülük arasındaki mesafe sandığımızdan çok daha kısa. Hatta genetik çeşitliliği korumak için çok kültürlülüğe de sahip çıkmak gerekiyor. Öte yandan, neyin bilindiği, ne kadar bilindiği, bilinmesinin ne kadar önemsendiği bilinenin potansiyel (ya da mevcut) toplumsal faydasından bağımsız. Başka bir deyişle, türlü dolayımlarla Latour bugünkü yazımızın arka planındaki kavramsal çerçevenin baş ilham kaynağı olacak.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Botanik

“Bitki Körlüğü”

Etrafımızı saran ot ve çiçeklerin neden farkında değiliz?

Çevremizdeki otları, çiçekleri, bitkileri giderek daha az fark ediyoruz, daha az görüyoruz, görsek bile tanımıyoruz. Çok muhtemelen annelerimiz bizden çok daha fazlasının ismini biliyordu ve tanıyordu, ebegümecinden arapsaçına, karabaşotundan ballıbabaya çok daha fazla yabani otu, çiçeği gördükleri zaman ayırt edebiliyorlar, hangisinin nasıl koktuğunu, varsa faydalarını, yenilip yenilemeyeceğini biliyorlardı. Bizler artık yaşadığımız şehirlerin en meskun mahallelerinde bile etrafımızı saran bu ot ve çiçeklerin farkında değiliz. Bilim insanlarının son yıllarda bu durumu “bitki körlüğü” kavramıyla ifade ediyorlar. Bitki körlüğü sadece bireysel bir dert değil, aynı zamanda sosyal bir mesele.

Mary Williams, “Plant Awareness Disparity,”

Plant Science Research Weekly.


21. yüzyılda insanlığın karşı karşıya olduğu büyük sorunların önemli bir kısmı bitki temelli: Küresel ısınma, açlık (gıda güvenliği), hastalıklara ve salgınlara karşı yeni ilaçlar/aşılar… Bitkilere karşı artan duyarsızlığın, farkındalık ve bilgi eksikliğinin beraberinde bu sorunlara karşı mücadelede, çözüm geliştirmede ciddi engel teşkil ettiği/edeceği aşikâr. Hemen her alanda öncelikleri belirlerken, kaynak paylaşımına karar verirken, gündem oluştururken nelerin sorun olarak kavranıp kavranmadığının elbette büyük önemi var. 2019’da 28 bin bitki türü üzerinde yapılan bir çalışma bunların yarısından fazlasının yok olma tehdidi altında olduğunu gösteriyor. Azalan bitki çeşitliliğinin bugün kaç kişinin, kaç kurumun umurunda olduğu son derece tartışma götürür bir konu elbette.

Bitki körlüğünün arkasında yatan nedenlerin bir kısmı yapısal ve tarihsel. Modernleşme sürecine içkin en belirleyici ve bir o kadar da tahripkâr ikiliklerin başında yukarıda da Latour üzerinden anlattığımız kültür ve doğa ayırımı geliyor. Zappa Zamanlar’da da daha önce sık sık tartıştığımız gibi, insanın giderek doğadan uzaklaşması, kendini doğanın dışında, ona hükmeden bir varlık olarak görmesi ve insan-dışı varlıkların/oluşların bu süreçte giderek sadece bir araç ya da kaynak konumuna indirgenmesi kapitalist modernitenin en tanımlayıcı özelliklerinden.

Fabrikalara, ofislere, alışveriş merkezlerine taşınırken, şehirli olurken ağaçlarla, otlarla, çiçeklerle aramızdaki mesafe giderek artmış. Artık etrafımızda olsalar dahi onları göremeyecek hâldeyiz. Gündelik hayatımızda gözümüz beynimizle birlikte muazzam sayıda veriyi süzmek zorunda. Bunların birçoğu atılıyor. Belli ki atılanlar arasında suratsız, hareketsiz, bize bir tehdit oluşturmaktan ziyade hayatımızı güzelleştiren bitkiler başta geliyor.

Öte yandan bitkilerle ilgili bilgi üretimi ve bu bilgiye erişimde önemli sorunlar yaşanıyor. Örneğin, İngiltere’de bitki bilimine talep son yıllarda neredeyse sıfırlanmış, yani sanayileşmeye ve modern ekonomiye öncülük eden bu ülkede kimse botani okumak istemiyor. Biyolojide lisans eğitimi de dahil olmak üzere eğitimin farklı kademelerinde bitki bilimine ayrılan saat sayısı giderek azalıyor. Yani bitkilerle ilgili bilgilere ihtiyacımızın giderek arttığı bir zamanda bitkilerden anlayacak botanikçi bulmak zorlaşıyor.

Bitkilere dair okur yazarlığın yaşadığı sorunlar sadece İngiltere’de karşımıza çıkmıyor. Genetik çeşitliliğin yüksek olduğu Amazonlar, Yeni Gine gibi yerlerde de yerel bitki türlerine dair bilginin sürdürülebilirliğinde ciddi problemler var. Bunun başlıca nedenleri arasında bu coğrafyalarda yerel dillerin kaybolması geliyor. Yerel dillerde yaşanan sorun aslında büyük ve dünyanın birçok yerinde kendini gösteriyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler yerel dillerin kayboluşuna ve bu durumun sürdürülebilir kalkınma açısından taşıdığı risklere dair küresel farkındalığı artırmak için 2022-2032 arasını “Yerli Diller Onyılı” ilan etmiş.

Yerel dillerin kaybolması özellikle tıbbi yararları olan yerel bitkilere, otlara dair bilgi kaynaklarının devamı açısından risk yaratıyor. Otlar, çiçekler onlara isim vererek tanıyan dillerin kaybolmasıyla isimlerini ve tanınırlıklarını kaybediyorlar. Yani dilde yaşanan homojenleşme, standartlaşma yerel dillerin giderek yok olmasına neden oluyor bu da yerel bitki türlerine dair bilginin erozyonunu beraberinde getiriyor. Araştırmalar, çoğu tıbbi bilginin dilsel olarak özgünlükler taşıdığını gösteriyor. Kısacası, yakın bir gelecekte telafisi olamayacak bir bilgi kaybı bu. Microsoft’un GitHub’ının, Google’ın arama motorlarının ya da OpenAI’ın ChatGPT’sinin halledebileceği, yaratabileceği içerikler de değil bunlar!

Sözün özü, tek kültürlülük dünyada hemen her alanda yaşamın düşmanı. Monokültürel tarımın başımıza açtığı dertleri bilmeyen kalmamıştır herhâlde. Tek kültürcü siyasetin, ırkçılığın, aşırı-milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının mayasını oluşturduğunu, zorla göçler, soykırımlar dahil her türlü şiddetin kapısını açtığını da biliyoruz. Diyeceğimiz, dünyada herkes tüm canlılar için huzurlu bir yaşamın ön koşullarının başında hemen her alanda çok kültürlülüğe sahip çıkmak geliyor.

Şimdi sırada çok kültürlülük konusu tartışılırken belki de hiç gündeme gelmeyen ama hayatımızın yemek içmek kadar en hayati edimini oluşturan başka bir konu var.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Gaita Araştırmaları

Gaita Çeşitliliği, Bakteriler ve Dünyanın Geleceği

İki sene içinde faaliyetlerine başlaması öngörülen bu Biyobank’ın dünyada modernleşmenin etkilerinin daha az hissedildiği yerlerden gönderilecek kakalara özellikle ihtiyacı olacakmış.

Kasım 2022’de, İsviçreli bilim insanları Etiyopya kırsalından merakla beklenen bir paketi açtılar. İçi bok doluydu.

Halk sağlığı araştırmacısı Abdifatah Muhummed, insan bağırsağı bakterilerinin çeşitliliğini korumaya yönelik küresel bir çabanın parçası olarak iki aydır Etiyopya'nın Somali Bölgesi'ndeki ücra, çobanlık yapan bir topluluktaki çocuklardan dışkı örnekleri topluyordu. Her örneği dört tüpe ayırdı, -80 santigrat derecede dondurdu ve ikisini Avrupa'ya gönderdi.

Trilyonlarca bakteri, mantar ve diğer mikroplar sindirim sisteminde yaşar. Birçoğu insan sağlığı için faydalıdır- örneğin metabolizmamız ve bağışıklık sistemimiz üzerinde olumlu etkileri vardır. Ancak çeşitlilikleri sanayileşme, kentleşme ve çevresel değişimlerin tehdidi altındadır.

Bu satırlar, Wired dergisinin Ocak-Şubat 2023 sayısında yayınlanan “İnsan Bağırsaklarında Kitlesel Bir Yok Oluş Gerçekleşiyor” başlıklı yazının girişinden. Sabrina Weiss’a ait bu yazı, bakteri çeşitliliğindeki kitlesel yok oluş tehdidine/riskine karşı dünyanın dört bir yanından toplanan, dondurulan ve depolanan kakaları merkezine alan Mikrobiyota Bankası Projesi (Microbiota Vault Project) ile ilgili. Bu proje kapsamında yukarıdaki alıntıda ismi geçen Abdifatah Muhummed gibi araştırmacıların farklı ülkelerden ve coğrafyalardan gönderdikleri insan dışkısı örneklerinin gelecekte yapılacak bilimsel araştırmalar için muhafaza edileceği bir “Biyobank” kurulması hedefleniyor. Çünkü giderek azalan bu bakteri çeşitliliğin korunması ilerde farklı hastalıklara karşı çözümlerin üretilebilmesi için hayati öneme sahip.

İki sene içinde faaliyetlerine başlaması öngörülen bu Biyobank’ın dünyada modernleşmenin etkilerinin daha az hissedildiği yerlerden gönderilecek kakalara özellikle ihtiyacı olacakmış. Bunun sebebi de gayet basit. Çünkü bu bölgelerde yaşayan insanların beslenme alışkanlıkları (daha az makarna, şeker, pirinç, et, margarin, antibiyotik! Ve daha çok lifli besin yemek!) hâlâ dünyanın birçok yerine göre daha fazla farklılık gösterdiği için mikrobiyotalarındaki ve dolayısıyla kakalarındaki bakteri çeşitliliği çok daha fazlaymış. 

Mikrobiyota Bankası Projesi kapsamında analiz için hazırlanan gaita örnekleri


Fekal mikrobiyota transplantasyonu (sağlıklı gaitanın bağırsak hastalığı olan bir diğer kişiye nakli) başta olmak üzere insan dışkısının tıbbi araştırmalar ve operasyonlar için giderek artan önemi hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, size Emily Eakin’in 2014’te New Yorker’da yayımlanan “Dışkı Deneyi” başlıklı yazısını tavsiye ederiz. İnsan dışkısının son yıllarda tıp alanında nasıl değerli bir meta hâline geldiğini anlatan bu yazıda ayrıca MIT’li doktora öğrencilerinin kurduğu ve bugün de kâr amacı gütmeden faaliyet gösteren OpenBiome gaita bankasının öyküsünü bulabilirsiniz. Giderek büyüyen ve küreselleşen bu banka aracılığıyla temin edilen kakalar sayesinde bugüne kadar 65.000’den fazla hasta fekal mikrobiyota transplantasyonu yoluyla tedavi olmuş.

Openbiome projesinin websitesinden


Bu arada kurulması planlanan Biyobank için uygun mekân arayışlarında Kuzey Kutbu yakınlarındaki Svalbard Dünya Tohum Bankası örnek olarak alınan kuruluşlar arasındaymış. Biliyorsunuz binlerce tohumun muhafaza edildiği dünyanın en büyük tohum bankası, iklim değişikliği, çevre krizi ve bunların sebebiyet verdiği türlü afetlerle büyük tehdit altındaki genetik çeşitliliğin korunması için dünyadaki en önemli inisiyatiflerden.

Modernliği şekillendiren doğa ve kültür ayrımı modern bilimi de biçimlendirdi. Doğa bilimleri ile sosyal bilimleri birbirinden kopardı. Dilbilimciler kendi koridorlarında bitkileri çalışırken botanikçiler onlardan çok ayrı binalardaki laboratuvarlarında bitkileri çalıştılar. İki bilgi biçiminin birbiriyle bağlantılı olacağı kimsenin aklına gelmedi. Çok kültürlülük eleştirel sosyal bilimcilerin post yapısalcı aşırı teorik dillerinin içine gömülü bir kavramdı ve bu kavramı biyolojide kullanmak kimsenin aklına gelmedi. Aklımıza gelmeyen başımıza gelince, yani başkasının kakasına muhtaç hâle gelince, dünyanın ücra bir köşesinde çok az sayıda hiç de modern olmayan bir topluluğun konuştuğu dilin kaybolması bize zarar vermeye başlayınca, devran değişir mi acaba yavaş yavaş?

[Son bir not: Zappa Zamanlar’da daha önce “Sindiremediklerimize Dair” başlıklı yazımızla bokun sosyal ve kültürel tarihini değerlendirmiştik. Henüz okumadıysanız ve konu ilginizi çekiyorsa yazıya buradan ulaşabilirsiniz.]

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Zappalanmış Kısalar

ABD’de toplu katliamlar ve Asyalı-Amerikalılar

ABD 2023’e şu ana kadar toplam 18 kişinin öldüğü iki sivil toplu katliam haberi ile girdi. İki saldırı da gelişmiş saldırı silahlarının yasak olduğu Kaliforniya eyaletinde gerçekleşti. Saldırıların ilkinde hedef bir dans stüdyosunda Çin yeni yılına hazırlanan Asya kökenli vatandaşlar iken saldırgan da Asya kökenliydi (Huu Can Tran, 72, erkek). İkinci saldırı (iki farklı mekâna yönelik) kırsalda gerçekleşirken saldırgan yine Asyalıydı (Zhao Chunli, 67, erkek). Saldırı kurbanları yine Asyalı-Amerikalı idi. Ancak bu sefer hedefte tarım işçileri vardı.

ABD’de COVID salgınından bu yana Asyalı-Amerikalılara yönelik şiddet olaylarında patlama yaşanırken Asyalı saldırganlar görece yeni bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Bu saldırılar da dahil ABD’deki sivil toplu katliamların faillerinin neredeyse tamamen erkek olduğu gerçeği baki.


Kültür Endüstrilerinde Dijital Oyun Hegemonyası 

Eğlence (ve bilgi, her ne kadar maddi değeri daha düşük olsa da!) dijital platformlara taşınmaya başladığında sosyal kuramcılardan siyasetçilere, sanatçılardan tüketicilere herkesin gidişat konusunda bir fikri vardı. Dijital optimistlerden distopyacılara geniş yelpazede bir beklenti havuzu karşımızdaydı. Milenyumun ilk yirmi yılında dijital araçlar 90’ların kehanetlerinin pek çoğunu haklı çıkarırcasına hayatımızın her alanına girdi.

Belki de pek yaygın bir şekilde öngörülmeyen şey dijital oyun endüstrisinin eğlence sektörünün diğer tüm unsurlarını -kitap, dergi, müzik, ve sinema- geride, hatta gölgede bırakmasıydı. Bugün dijital oyun sektörü diğer sektörlerin toplamına yaklaşıp onu geçti. Üstelik bu sıçrama hem çok yeni, çünkü son on yılda gerçekleşti, hem de yakın zamanda duracak gibi görünmüyor. Sektör her ne kadar Çin, ABD ve AB tarafından domine ediliyorsa da Türkiye bir niş aktör olarak bu alanda yerini aldı.

Hoşça Kalın

Bültenimizin hazırlanmasında bize her zaman olduğu gibi büyük destek veren editörümüz Ege Öztokat’a çok teşekkür ederiz.

Bitirirken her zamanki hatırlatmalarımızı yapalım: Bu yayını çevrenize iletebilir, https://aposto.com/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden kayıt olabileceklerini söyleyebilirsiniz. [email protected] adresinden bize ulaşabilir ve düşüncelerinizi, okuma ve dinleme önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.

Hepinize şimdiden iyi haftalar dileriz. 12 Şubat’ta görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ BAŞLIKLAR

Zappa Zamanlar

Biray Kolluoğlu

Zafer Yenal

kültür

felsefe

sosyoloji

arapsaçın

karabaşotu

+15 more

İLGİLİ OKUMALAR

0%

;