Can sıkıntısının ölümü

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?
Yazı: Cem Arıdağ
1930 yılında iktisatçı John Maynard Keynes, “Torunlarımızın Ekonomik Olasılıkları” adlı denemesinde dikkate değer bir iddiada bulunmuştu. Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Ona göre üretim süreçlerinin kısalmasıyla doğacak serbest zaman; sanat, felsefe ve entelektüel gelişim için kullanılacaktı.
Keynes’in işaret ettiği hedef çizgisine yaklaştığımız bugün, yani 2026 yılında, manzara bu öngörüden oldukça uzak. Makineler hızlandı, yazılımlar çeşitlendi ve yapay zeka operasyonel süreçleri üstlenebilecek seviyeye geldi, ancak insanlık tarihinin zihinsel yoğunluğu ve dikkat dağınıklığı en yüksek dönemini yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak için kullandığımız taşınabilir ekranlar, zaman kazandırmaktan ziyade günün her boş anını dolduran birer veri tüketim mecrasına dönüştü.
2024’ün başlarında teknoloji dünyası, akıllı telefon arayüzlerine alternatif olma iddiasıyla ortaya çıkan Humane AI Pin ve Rabbit R1 gibi sadece sesle ve yapay zekayla çalışan cihazları tartışıyordu. Bu cihazlar, donanımsal bir dönüşümle insanı ekran bağımlılığından kurtarmayı amaçlıyordu. Ancak pratikte bu yeni araçlar beklenen tüketici ilgisini şimdilik çekmedi; kullanıcılar ekran tabanlı alışkanlıklarından ve görsel arayüzlerden o kadar kolay vazgeçemeyeceklerini gösterdi.
Aynı dönemde madalyonun diğer yüzünde ise idari adımlar atılmaya başlandı. New York’tan Londra’ya, Avustralya’dan Türkiye’ye kadar okul koridorlarında akıllı telefon kullanımı çeşitli sınırlamalara tabi tutuldu veya tamamen yasaklandı. Bu konuda özellikle İskandinav ülkelerini takip etmekte yarar var.
Mutlaka göz atın
- Hona: Bir sürgünün sofrası | apéro Cumartesi
- Dünyanın en iyi barları, Diageo Türkiye'de yeni dönem | apéro gazete
90 dakikalık bir terapi seansı olarak Deniz Göktaş olayı

Deniz Göktaş'ın YouTube'da yayımlandığı anda ortalığı kasıp kavuran şovu "Ölü Deniz"de herkes kerameti “cesarette” arıyor ama gösterinin asıl bize dokunan yönü “doğruluk”. Kendi durumumuzla ilgili kendimize bile itiraf etmekten korktuğumuz, rahatsız edici şeyler söylüyor Göktaş. Kendi kişisel çelişkilerini, korkularını ve zaaflarını da dürüstçe ortaya koyuyor. Böylece izleyenler de bazen kendilerine bile itiraf edemedikleri çelişkileri, korkuları ve zaaflarıyla yüzleşiyor.
Yazı: Ümit Alan
“Uzun zaman, geceleri erkenden yattım” cümlesiyle başlar Marcel Proust’un yedi cilde yayılan Kayıp Zamanın İzinde isimli şaheseri. Benim de öyle bir dönemim var. İlkokul ve ortaokul yıllarına rastlar. Annem tartışılmaz otoritesiyle beni o kadar erken yatırırdı ki internetin olmadığı, televizyonun tek kanal, bilemedin birkaç kanal olduğu yıllarda Prime Time'da ne varsa kaçırırdım.
Ertesi gün okula gittiğimde günün konusu da hep o saatlerde yayımlananlar olurdu. Bunların başında da Levent Kırca’nın şovu gelirdi. Herkes birbirine replikleri söylerken veya Levent Kırca taklidi yaparken ben de sanki izlemiş gibi, sanki anlıyormuş gibi yalandan gülerdim ama gerçekte hiçbir şey anlamadığımdan içim kan ağlardı. Politik mizahla ilk temasım budur. Bu nedenle, politik davranmayı politik mizahtan önce öğrenmiş olabilirim.
Bu küçük travmamdan olacak, Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” isimli stand-up şovunu Youtube’a yüklendiği anda izledim. Kimisi de “Ne olur ne olmaz, erişim engeli gelir de izleyemem” diye öyle yapmış. Benim sebebim tamamen kişisel.
Fakat Deniz Göktaş’ın şovunu izledikten ve çok beğendikten sonra da yine o tanıdık duygu geldi yokladı. Gülüyordum ama içimde ağlayan bir taraf da vardı. Oktay Rifat’ın "Saksılar" şiirinde “Ah! Güzel şeyler düşünmeme rağmen / muttasıl ağlamak geliyor içimden” diye anlattığı duruma benzetebilirim bunu. Bu kez yalandan gülmüyordum ama. Acı acı gülüyordum.
Bu acı kahkahanın içinde, herkesin dillendirdiği o malum endişe vardı: Göktaş için endişeleniyordum. Böyle düşündüğüm için önce kendime öfkeleniyor, sonra kendime haksızlık ettiğimi düşünüp öfkeleniyor nihayetinde paradoksal bir ruh hâliyle tekrar tekrar izliyordum.
Vaatler ve beklentilerin gölgesinde

Bonn’da çözümsüz kalan iklim finansmanı ve fosil yakıtlardan çıkış gibi kritik başlıklar, Antalya’daki COP31’e taşındı. Zirvenin verilen sözleri somut adımlara dönüştürüp dönüştüremeyeceği, ev sahibi ülkelerin liderlik performansı ve müzakerelerin özellikle iklim krizinden en ağır etkilenen ülkeler için gerçek bir ilerleme sağlayıp sağlayamayacağı merakla takip edilecek konular arasında.
Yazı: Alev Karakartal
Dünya Meteoroloji Örgütü ve çeşitli ülkelerin meteoroloji servisleri, önümüzdeki aylarda şimdiye dek kaydedilen en ciddi El Niño hava olayının meydana gelme riskinin giderek arttığına dair art arda uyarılar yayımlıyor. Yeryüzünün neredeyse yarısını kaplayan Pasifik Okyanusu’nun suları, daha önce ölçülmemiş derecelere çıktı. Derinlerde, normali 6°C üzerinde seyreden dev bir sıcak su kütlesi, uzmanların artan kaygıları eşliğinde yüzeye doğru yükselişini sürdürüyor.
- Bu tablo, bilim insanlarının “Süper El Niño” adını verdiği, tarihte görülmemiş güçte bir doğa olayının başlangıcına işaret ediyor. “Pasifik ısınırsa, her yer ısınır” diyorlar ve görünen o ki bu ısınma sürecinin henüz ilk aşamalarındayız.
Nedir? El Niño, tropikal Pasifik’deki deniz yüzeyi sularının normalden daha fazla ısınmasıyla ortaya çıkan ve tüm dünyadaki hava olaylarını etkileyen doğal bir iklim olayı. Onu ortaya çıkaran ise insan kaynaklı iklim değişikliği değil. Ancak biz atmosfere ağırlıklı olarak fosil yakıtlardan kaynaklı sera gazlarını pompalayıp gezegenin sıcaklığını yükselttikçe bu fenomenin etkileri de çok daha şiddetli, yıkıcı ve öngörülemez bir hâle geliyor. Yani yarattığı doğal ısınma, iklim krizinin etkileriyle birleşerek atmosferdeki hava akımları üzerinde bir domino etkisi ortaya çıkarıyor.
Sonuç; rekor sıcaklıklar, sıklaşan ve ölümcül hâle gelen ekstrem hava olayları, seller, fırtınalar, heyelanlar, dev orman yangınları, tarımsal üretim kayıpları, özellikle deniz ekosisteminde büyük ölçekli harabiyet ve kitlesel ölümler...
Bir adım geriden: Bilinen en güçlü El Niño olayı, 1877-1878'de yaşanmış; dünya çapında kuraklığa bağlı kıtlık yüzünden 50 milyona yakın kişi hayatını kaybetmişti. 1997-98’in El Niño’su ise dünyadaki mercan resiflerinin tahminî olarak yüzde 16’sını yok etmiş ve büyük insani krizlere yol açmıştı. 2026-2027'nin bunları aşacağından endişeleniyor.

Copernicus C3S’in çok modelli mevsimsel tahminlerine (HTA 2026) göre, Türkiye ve Yunanistan’ın da içinde yer aldığı Doğu Akdeniz’de yağışların ortanca değerin üzerine çıkma olasılığı yüzde 60-70 bandında. Yani hem kavurucu sıcaklar hem de normalin üzerinde yağış olaylarıyla geçecek bir yaz kapıda olabilir.
Deklanşöre dönenler

Her türlü görsel tonun bir uygulama uzaklıkta olduğu bu "dijital bolluk" çağında, beklenmedik bir geri dönüş yaşanıyor: 2000'lerin başında çekmecelere kaldırdığımız el kameraları ve dijital fotoğraf makineleri yeniden sokaklara iniyor. Bu sadece bir nostalji deneyimi mi, yoksa analog makinelerin bize açtığı başka kapılar mı var? Bu cihazları çantalarının ve boyunlarının ayrılmaz bir parçası hâline getirenlere sorduk.
Yazı: Melike Sönmezer
Teknolojinin hız kesmeden ilerlemesiyle akıllı telefonlar artık bir iletişim aracından çok daha fazlası: Cebimizde taşıdığımız bir banka şubesi, sağlık verilerimizi tutan bir günlük, bir televizyon ve hatta profesyonel bir sinema kamerası... Akıllı telefonların "sinematik modu" sayesinde bugün artık devasa bütçelere veya kalabalık ekiplere ihtiyaç duymadan film bile çekmek mümkün.
- Aslında bu dijital imkanlar standartlaşmadan önce bile Steven Soderbergh (Unsane), Sean Baker (Tangerine) ve Park Chan-wook (Night Fishing) gibi dünyaca ünlü yönetmenler, akıllı telefonların bu potansiyelini beyazperdeye taşımıştı.
Ancak her türlü görsel tonun bir uygulama uzaklıkta olduğu bu "dijital bolluk" çağında, beklenmedik bir geri dönüş yaşanıyor: 2000'lerin başında çekmecelere kaldırdığımız el kameraları ve dijital fotoğraf makineleri yeniden sokaklara iniyor.
Bu sadece bir nostalji deneyimi mi, yoksa analog makinelerin bize açtığı başka kapılar mı var? Bu cihazları çantalarının ve boyunlarının ayrılmaz bir parçası hâline getirenlere sorduk.
El kamerasıyla anları biriktirenler
Bu isimlerden biri el kamerasını gündelik hayatının bir parçası hâline getiren Melisa. 21 yaşındaki Melisa babasına ait el kamerasının nasıl hayatına girdiğini şöyle anlatıyor:
“Anılarımı biriktirirken telefondan ziyade kamera kullanmak benim için daha anlamlı çünkü telefondan çektiğim zaman o anı yüzeyselleştirdiğimi ve o ana tam anlamıyla doyamadığımı hissediyorum. Dijitalleşmenin bize sağladığı kolaylık ve imkanların daha çok emek ve zaman isteyen bazı alışkanlık ve zevklerimizi unutturduğunu düşünüyorum.
Arkadaşlarımla buluştuğumda ya da ders aralarında bir çay içerken o anı kameramla kayıt altına almak, sonrasında bu yalın, sıradan anları bilgisayarıma aktarmak bana bir deşarj alanı yaratıyor. Sıradan, basit anları olduğu gibi belleğe aktarmak hem dünya akışında bir mola hem de bir nefes alanı benim için.”
Trendden geleneğe, dijitalden analoğa

Lüks endüstrisinin geçirdiği dönüşüm, yalnızca estetik bir değişimden ibaret değil, aynı zamanda kültürel bir alan açabilme becerisiyle ilgili. Markalar artık her yerde görünür olmaktan ziyade, doğru yerde ve doğru hikayenin içinde var olmayı önceliklendiriyor. Bunun için de trendlerden çok geleneğe, dijitalden çok analog deneyimlere odaklanıyorlar.
Yazı: Yaren Serra Akgün
Geçmişte büyük logolar ve gösterişli davetlerle tamamen “görünürlük” üzerinden tanımlanan lüks, bugün "görünmez olmayı seçebilme özgürlüğü"ne dönüşme yolunda.
- Sosyal medyada paylaşılmayan sıradan bir akşam yemeği, ekransız geçirilen bir gece, baştan sona dinlenen bir albüm veya iyi bir kitaba gömülmek... Bugün lüks, bir gösteriş savaşından çok, insanın kendisine ayırabildiği bir alanda yaşanıyor.
Her şeyin biz izleyicilerin dikkatini çalmak için tasarlandığı bir dünyada, dikkatini koruyabilmek ve çevrimdışı zamanı yönetebilmek lüks göstergesi oluyor. Bireyin kendi kontrolünü eline alabilmesi de bir güç sembolü... İrade lüksü dediğimiz kavram ile birlikte, seçimlerin sonsuz olduğu bir dünyada kendimize ait bir alan yaratabilmek ve aslında her şeyi istememek bu duruma yol açıyor.
Özellikle Z jenerasyonunun pandemi sonrası analog ağırlıklı hobilere geri dönmesi, “yavaş” olarak adlandırılan uğraşları ve entelektüel eylemleri önceliklendirmesi, markaları da yeni bir kültürel strateji oluşturma hususunda motive etti. Artık lüks moda evlerinin ve büyük markaların devasa dijital pazarlama kampanyalarından ziyade, kendilerine analog alanlar sahiplendiğini görüyoruz. Bu markalar sadece ürün satmaktan öte, bir düşünce ve yaşam biçimi yaratmaya odaklanıyor.
Anthropic, Trump hükümetiyle hisse görüşmesi yapmadı
Konuya aşina bir kaynakla konuşan Reuters’ın haberine göre Anthropic, ABD hükümetine hisse tahsis etmek üzere henüz Trump yönetimiyle bir görüşme yapmadı.
- Bir adım geriden: Yakın zamanda Financial Times, OpenAI CEO’su Sam Altman’ın ABD hükümetine şirketten %5 hisse tahsis etmek üzere ABD Başkanı Donald Trump, Ticaret Bakanı Howard Lutnick, Hazine Bakanı Scott Bessent ve Demokrat Senatör Bernie Sanders ile görüştüğünü aktarmıştı. Haber ayrıca, Altman’ın görüşmelerde diğer ABD merkezli yapay zeka şirketlerinin de öz sermayelerinin %5’ini bir kamu yatırım fonuna vermesini önerdiğine işaret etmişti.
Meta’dan AI destekli oyun geliştirme uygulaması
Meta, kullanıcıların günlük konuşma dilinde metin komutlarıyla etkileşimli mini oyunlar ve uygulamalar geliştirmesine olanak tanıyan yapay zeka destekli Pocket uygulamasını Google Play Store’da yayımladı.
- Önemli ayrıntı: Haziran ayı sonlarında yayımlandığı tespit edilen uygulama, şirketin bu yılın başlarında satın aldığı Gizmo’nun teknolojisi üzerine inşa edildi. Meta, uygulamaya ilişkin henüz resmî bir açıklama yapmadığı için Pocket’ın hâlâ deneysel aşamada olduğu tahmin edildi.
Alibaba’da Claude Code yasağı
Çin merkezli haber kuruluşu Yicai, Alibaba’nın güvenlik riskleri nedeniyle çalışanlarının iş platformlarında Anthropic’in yapay zeka destekli kodlama aracı Claude Code’u kullanmasını yasakladığını bildirdi.
Microsoft’tan yeni kurumsal AI organizasyonu
Microsoft, 2,5 milyar dolar yatırımla "Microsoft Frontier Company" adlı yeni bir kurumsal yapay zeka organizasyonu kuracağını açıkladı.
- Önemli ayrıntı: Microsoft müşterilerinin yapay zekayla iş süreçlerini dönüştürmesine yardımcı olmayı amaçlayan organizasyon; sektör bilgisi, dönüşüm yönetimi ve yapay zeka mühendisliği uzmanlığını biraraya getirerek kurumsal dönüşüm projelerine destek olacak.
Türkiye turnesi için geliyorlar

- Nedir? Konser. Fransız elektro ikilisi The Blaze, Epifoni’nin 10. yıl konserleri kapsamında Türkiye’de üç şehirlik özel bir turneye hazırlanıyor.
- Nerede? KüçükÇiftlik Park
- Ne zaman? 9 Ekim
'Ben aslında yoğum'

Modern reklam hukuku, mesajın içeriğinin doğru olup olmadığına odaklanır. Ancak yapay zeka, artık mesajı ileten kişinin gerçekten var olup olmadığını da hukukun konusu hâline getiriyor. Ticaret Bakanlığı'nın 1 Ağustos'ta yürürlüğe girecek yönetmelik değişikliği de dijital kopyaların reklamlarda kullanılmasına kısıtlamalar getiriyor ve bunu yaparken dolandırıcılık içeriklerini esas alıyor. Peki ya amaç dolandırıcılık olmadığında?
Yazı: Ümit Alan
Modern reklam hukuku, yüz yılı aşkın süredir tek bir varsayım üzerine kurulu: Tüketici, karşısındaki mesajın kaynağını bilir; asıl meselemiz mesajın içeriğinin doğru olup olmadığıdır. Yani denetimin konusu içeriktir: Abartılı vaat, gizli kusur, yanıltıcı kıyaslama vb.
Fakat üretken yapay zeka bu varsayımı da değiştiriyor. Artık tek sorunumuz mesajın doğruluğu değil. Mesajı ileten kişinin gerçekten var olup olmadığı da yeni bir reklam hukuku konusu. Eskiler için Ferhan Şensoy’umuzun Varsayalım İsmail’ini, görece daha yeni kuşaklar için Burhan Altıntop’un “ben aslında yoğum yoğum”unu akla getirecek yeni bir tartışma sorusu bu: Reklamdaki insan, bir sentetik varsayımsa ve gerçekte yoksa bu durum algımızı nasıl değiştirir?
Yönetmelik değişikliği ne diyor?
1 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan ve büyük bölümü 1 Ağustos 2026'da yürürlüğe girecek olan "Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik,” hedefli reklamlarda şeffaflık, influencer paylaşımlarında "reklam" ibaresi zorunluluğu, indirimlerde "son 10 gün" kuralı, yeşil aklamaya karşı belge şartı gibi reklam denetimi literatürünün tanıdık başlıklarını içerirken o soruya da yanıt aramış.
Yönetmeliğin 18. maddesine eklenen fıkra, reklamlarda yapay zeka ile üretilmiş ve gerçek insandan ayırt edilmesi güç dijital karakterlere yer verilmesi hâlinde bunun "açık, anlaşılır ve ayırt edilebilir" biçimde belirtilmesini zorunlu kılıyor. 27. maddeye eklenen fıkra ise daha radikal: Gerçek bir kişinin yapay zeka ile oluşturulmuş dijital kopyasının, bir ürünü bizzat deneyimlemiş veya tavsiye ediyormuş izlenimi yaratan reklamlarda kullanılması—rızalı ya da rızasız—tamamen yasaklanıyor.
De Hoop Scheffer'dan Türkiye'nin ev sahipliğine tam destek
Eski NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, yaklaşan Ankara Zirvesi'ne ilişkin, "Türkiye'nin ev sahibi rolünü yeniden üstlenmesinin vakti çoktan gelmişti. Bu, Türkiye'nin sahip olduğu ciddiyetin, siyasi ve askerî ağırlığının bir kabulüdür" dedi.
- Ayrıntılar: Avrupa'nın ABD askerî desteği olmadan da kendini savunabilmesi gerektiğini belirten eski Genel Sekreter, harcamalar konusunda "Başkan Trump haklı" ifadesini kullandı.
CAATSA yaptırımlarında yeni süreç
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemi alması nedeniyle uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde ortak irade beyan ettiklerini ve bu doğrultuda çalışmaların yürütüldüğünü açıkladı.
- Ayrıntılar: CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına yönelik idari anlamda bir sorun bulunmadığını kaydeden Fidan, "Amerikan Kongresi'nde süreç nasıl gidecek ona bakarız" dedi. Ayrıca, "F-35 satış yasağının da CAATSA yaptırımlarından sonra kaldırılacağını düşünüyorum" ifadelerini kullandı.
- Nedir? CAATSA (Amerika'nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası), ABD'nin kendi ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerle önemli düzeyde savunma ve istihbarat işbirliği yapan üçüncü ülkelere karşı uyguladığı bir ekonomik ve askerî yaptırım paketidir.
İkinci sıcak hava dalgası yolda

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?
Yazı: Deniz Aytekin
Hükümetleri aşırı sıcakların tehlikelerine karşı önlem almaya zorlayan 2003’teki ölümcül yazın üzerinden yirmi yılı aşkın süre geçti. Geçen hafta Avrupa’nın batısını etkisi altına alan sıcak hava dalgası, şimdi doğuya ve Balkanlar’a doğru ilerliyor.
- Birçok Avrupa kentinde şimdiye kadar kaydedilen sıcaklık rekorları ardı ardına kırılırken veriler Avrupa’da sıcağa bağlı ölüm sayılarının dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek olduğunu gösteriyor. Peki neden?
Ağustos 2003’te Avrupa, son 500 yılın en sıcak dönemini yaşayarak tarihî bir iklim kriziyle sınanmış; kıta genelinde 20.000'den fazla insan sıcağa bağlı nedenlerle hayatını kaybetmişti. Özellikle Fransa'da yaşanan 15.000 civarındaki can kaybı hastane ve morglarda yer kalmamasına neden olurken İtalya, Portekiz ve İngiltere gibi ülkelerde de binlerce kişi hayatını kaybetmişti. Sağlık sistemini zorlayan ölümlerin arkasında ise sıcak çarpması, dehidrasyon, kalp krizi ve hava kirliliği gibi faktörler yer alıyordu.

2024'te Sırbistan'ın doğusundaki Prahovo'dan geçen Tuna Nehri'nde suların çekilmesiyle, İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bir Almanya savaş gemisinin kalıntısı ortaya çıktı.
Aynı dönemde çevresel boyutta ise kuraklık, yıkıcı etkilere sebep oldu. Nehir ve göl su seviyeleri benzeri görülmemiş derecede düştü. Sırbistan'da Tuna Nehri son 100 yılın en düşük seviyesine gerileyince, onlarca yıldır su altında kalan İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma tanklar ve bombalar gün yüzüne çıktı. Yağış azlığı devasa orman yangınlarını tetikledi; Portekiz’de Lüksemburg büyüklüğünde bir alan küle döndü ve sonrasında nehir sularını kirleten ciddi toprak erozyonları yaşandı. Kuruyan mahsuller ve telef olan çiftlik hayvanları, Avrupa tarım sektörüne yaklaşık 13,1 milyar avroluk devasa zarar verdi.
- Bu dev krizin ardından hükümetler uzun vadeli önlemler almaya karar vermiş; Fransa'da yalnız yaşayan yaşlılar için takip sistemleri kurulmuş; İngiltere’de sağlık personelini ve halkı hazırlamak adına erken uyarı sistemleri devreye alınmış; İspanya’da halk ve basın mensuplarını da kapsayan yangınla erken mücadele eğitimleri verilmişti.
Yapılan araştırmalar insan faaliyetlerine bağlı iklim değişikliği nedeniyle 2050 yılına kadar her iki yılda bir 2003 benzeri kavurucu yazların yaşanabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre 1990’lardan bu yana sıcağa bağlı ölüm oranı da %23 arttı ve BM Dünya Sağlık Örgütü'ne göre son dört yıl içinde Avrupa Birliği genelinde 200.000 kişi sıcağa bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetti. Fakat aradan geçen 23 yılda Avrupa ülkelerinde uygulanan önlemler çok da bir işe yaramış gibi görünmüyor.
Hamaney'e 4 ay sonra veda töreni

28 Şubat'ta düzenlenen ABD-İsrail ortak saldırısında hayatını kaybeden İran'ın eski dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney'in savaş şartları ve diplomatik müzakereler nedeniyle geciken cenaze töreni Tahran'da başladı.
- Ayrıntılar: İki ülkeye yayılarak 7 gün sürecek merasime aralarında Türkiye, Rusya, Irak, Katar ve Azerbaycan'ın da bulunduğu çok sayıda ülkeden üst düzey heyet katılıyor. Yoğun güvenlik önlemleri altında başlayan ve katılımın 20 milyonu bulması beklenen tören; sırasıyla Tahran, Kum, Necef ve Kerbela rotasını izleyerek 9 Temmuz'da Meşhed kentindeki İmam Rıza Türbesi'nde definle son bulacak.
Haftanın kelimesi
🔠 Sıcak hava dalgası. Geçen hafta Avrupa’nın batısını etkisi altına alan sıcak hava dalgası, şimdi doğuya ve Balkanlar’a doğru ilerliyor. Deniz Aytekin, Avrupa kentlerinin neden sıcaklardan daha fazla etkilendiğini Angst için cevapladı.
❓Haftanın sorusu: Boş zamanımız nereye gitti? Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Cem Arıdağ, ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryolarını ve markaların iletişim faaliyetlerinin bu senaryolara göre nasıl şekillenmesi gerektiğini yazdı.
🪩 Haftanın söyleşisi: Selectist’in kurucusu ve Frankhan’ın yaratıcılarından Emre Garan, 90’lar ve 2000’lerde kalmış "altın çağ" ile ekonomik ve politik gerilimler arasında sıkışmış İstanbul'da yeniden filizlenen elektronik müzik kültürünü, mekanların dönüşümünü ve İstanbul’un küresel çapta bir müzik kenti olma iddiasını nasıl canlı tuttuğunu, Soli'de "6'dan 6'ya İstanbul" dizisi için Elif Bayram'a anlattı.
Gürültüden uzak marka hikayelerinizi birlikte anlatalım: E-posta bülten rezervasyonları ve işbirliği çalışmalarımız için bu formu doldurabilir; ayrıntılı bilgi için bize [email protected] üzerinden yazabilirsiniz.
Trump’tan spekülatif teknoloji yatırımı
ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılındaki mâli raporlamaları inceleyen The New York Times, Trump’ın Beyaz Saray’ın Yapay Zeka Eylem Planı’nı açıkladığı 23 Temmuz 2025 günü Amazon, Apple, Meta, Microsoft, NVIDIA ve Broadcom’da 5 milyon dolarlık hisse satın aldığını tespit etti.
- Öte yandan: Habere göre ABD Başkanı, yasal olarak bu şirketlerdeki hisse alımlarını açıklamakla mükellefti. Fakat yatırıma ilişkin resmî bir açıklama yapılmadı. Bu ihmal nedeniyle Trump, “küçük bir para cezası” ödemek zorunda kaldı.
Trump'tan 250. yıl konuşması
ABD Başkanı Donald Trump, ülkenin 250. kuruluş yıl dönümü kutlamaları kapsamında Rushmore Dağı'nda yaptığı konuşmada, ilerici Demokratları ve göçmenleri hedef alarak ABD'de "komünist tehdit"in yükseldiğini iddia etti ve bu kesimi "4 Temmuz 1776'nın düşmanı" olarak niteledi.
- Ayrıntılar: Trump, "USA" sloganları ve F-16 uçuşları eşliğindeki konuşmasında “Karl Marx’a sadık olabilirsiniz ya da Amerika’ya sadık olabilirsiniz. Komünist olabilirsiniz ya da vatansever olabilirsiniz, ikisi birden olamazsınız” ifadelerini kullandı.
Deniz Göktaş tutuklandı
"Ölü Deniz" adlı stand-up gösterisi nedeniyle gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş, sevk edildiği sulh ceza hâkimliği tarafından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ile “Cumhurbaşkanı'na hakaret” suçlamalarıyla tutuklandı.
- Ayrıntılar: Göktaş, Metris Cezaevi'ne giriş yaptıktan kısa bir süre sonra Tekirdağ’ın Çorlu ilçesindeki yüksek güvenlikli Kartepe F Tipi Cezaevi’ne götürüldü.
- Ayrıca: Şişli'de protesto çağrıları üzerine Şişli Kaymakamlığı, ilçedeki "tüm açık ve kapalı alanlardaki etkinlikleri 3 Temmuz'dan itibaren bir gün boyunca yasakladı.
OKUMAYA DEVAM EDİN
Selectist’in kurucusu ve Frankhan’ın yaratıcılarından Emre Garan, 90’lar ve 2000’lerde kalmış "altın çağ" ile ekonomik ve politik gerilimler arasında sıkışmış bir şehirde yeniden filizlenen elektronik müzik kültürünü, mekanların dönüşümünü ve İstanbul’un küresel çapta bir müzik kenti olma iddiasını nasıl canlı tuttuğunu anlatıyor.

Antakya’nın sokaklarında yıllarca sessizce varlığını sürdüren kuş figürlerinin izini süren Emrah Gökdemir, zamanla kendisini savaş, göç, kent hafızası ve aidiyet üzerine çokkatmanlı bir hikayenin içinde buldu. Yedi yıla yayılan araştırmasının ürünü olan "Kuşlar Ne Der" belgeseli, yalnızca anonim bir sokak sanatçısını aramıyor; Antakyalıların bu yabancıya bakışını, şehrin çokkültürlü yapısını, 6 ve 20 Şubat depremlerinin geride bıraktığı yıkımı da kayıt altına alıyor.

Modern reklam hukuku, mesajın içeriğinin doğru olup olmadığına odaklanır. Ancak yapay zeka, artık mesajı ileten kişinin gerçekten var olup olmadığını da hukukun konusu hâline getiriyor. Ticaret Bakanlığı'nın 1 Ağustos'ta yürürlüğe girecek yönetmelik değişikliği de dijital kopyaların reklamlarda kullanılmasına kısıtlamalar getiriyor ve bunu yaparken dolandırıcılık içeriklerini esas alıyor. Peki ya amaç dolandırıcılık olmadığında?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?





