Osmanlı döneminden bugüne
Osmanlı ziyafetlerinin ihtişamından başlayarak balığın İstanbul'daki yolculuğunu tarihî anekdotlar, mutfak gelenekleri ve günümüzün koşullarıyla birlikte hatırlıyoruz.
Yazı: Ceren Bozkurt
Kainatın yaşamın var olduğu bilinen tek gezegeni Dünya'nın üçte ikisi sularla kaplı ve yaşamın başlangıç noktası da tam olarak burası. Tarih boyunca büyük imparatorlukların çoğu, deniz bağlantılı bölgelerde kurulmuş. Bu bir şans ya da rastlantı değil, aksine oldukça iyi düşünülmüş bir stratejinin sonucu. Denizler yüzlerce yıl boyunca ulaşımı sağladı, kültürleri ve medeniyetleri birbirine bağlayan önemli bir köprü oldu. Denizlerin bu taşıyıcı rolü hâlâ devam ediyor.
Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin, kıtaları birbirinden ayıran ve aynı zamanda birleştiren denizin etrafına inşa edilmiş bir şehri var ki o da İstanbul. Bu şehri ele geçirmek için sayısız mücadele verilmiş, sayısız hikaye yazılmış. Bu mücadelelerin bir nedeni de İstanbul’un denizle kurduğu kadim ve güçlü bağ. Tarihi boyunca balıkçılıktan deniz ticaretine, su yollarından kültürel alışverişe kadar deniz, İstanbul’un ruhunun ayrılmaz bir parçası olmuş.
Daima coğrafyadan beslenen mutfak kültürü ise etkileşimlerle büyüyor, değişiyor ve gelişiyor. Bir bölgenin mutfak adabı, o coğrafyanın sunduğu imkanlarla şekillenip o topraklarda yaşayan insanlarla çeşitleniyor. İnanç sistemleri ise mutfak kültürünün en önemli yapı taşlarından biri. İnsanların kimliklerini, yaşam tarzlarını ve hatta toplumsal aidiyetlerini, neyi yiyip neyi yemediği üzerinden anlamak mümkün. İnanç sistemlerinin çoğunda yemekle ilgili belirli yasaklar ya da kısıtlamalar bulunur. Bu kurallar yüzyıllar boyunca mutfak alışkanlıklarını doğrudan etkilemiş. İstanbul mutfağı bu karmaşık etkileşimlerin ve çok katmanlı kültürel yapıların ortaya çıkardığı bir mozaiğin ürünü.
İstanbul folklorü için önemli olan Türk, Rum, Ermeni ve Musevi toplulukları birarada yaşayarak İstanbul mutfağını şekillendirmiş. Bu topluluklar sadece birarada yaşamakla kalmayıp birbirlerinin yemek kültürlerinden etkilenerek ortak bir gastronomik miras oluşturmuş.
Osmanlılar’ın çokkültürlü yapısı içerisinde bu halkların her biri mutfağa kendi imzalarını atmış.
Obur bir şehrin hafızası
Bir şehrin sofrası onun ekonomik ve ekolojik altyapısını, politik tercihlerini ve tarihsel belleğini de yansıtır. Kent planlaması, tarım politikaları ve tüketim kültürü sofranın kimler tarafından nasıl kurulduğunu belirleyen temel unsurlar. İstanbul özelinde bakıldığında ise bu ağ, giderek dışa bağımlı, dağınık ve kırılgan bir yapıya dönüşüyor. Peki kırılganlık nerede başlıyor?
Yazı: Candan Türkkan
Pandemi gıda sistemimizin hem ne kadar önemli hem de ne kadar kırılgan olduğunu göstermişti. Ne var ki, hızlı bir şekilde unuttuk. 6 Şubat Depremleri aynı gerçeği yeniden yüzümüze çarptı. Yine unuttuk.
Deprem bölgesine giden yardımlar, kurulan mutfaklar, sonrasında hasat zamanı tarım işçisi eksikliğinden yaşanan sorunlar, altyapı bozukluklarının yarattığı zayiatlar derken kırılganlığa tekrar tanık olup hatırladık. Ülkenin inişi çıkışı bitmeyen siyasi gündemiyle haşır neşir olurken biz bu kilit bilgiyi yine unuttuk.
Kır ve kent gıda sistemleri arasındaki temel farklar
Şimdilerde ABD’nin yeni uygulamaya koyduğu gümrük vergileriyle dünya tekrar gıda sistemini ve bu sistemin kırılganlığını konuşmaya başladı. Türkiye henüz kendi siyasi gündeminden kafasını kaldırıp bu değişimin sistemi nasıl etkileyeceğini konuşamadı. Ama tahminen etkilerinin bize varıp iyice hissedilir olduğu bir noktada gıda sisteminin kırılganlığını yine hatırlar, yine konuşmaya başlarız.
Eğer bu kırılganlığı dikkate alacaksak belki de çok temel bir kabulle başlamak lazım: Gıda sistemi hep çok hassas, hep çok kırılgan. Düşük nüfuslu ve yoğunluklu bir kırsal alanın gıda sistemi de yüksek nüfuslu ve yüksek yoğunluklu bir kentin gıda sistemi de farklı baskılar altında çalışmayabiliyor.
Düşük nüfuslu ve yoğunluklu kırsal alanlarda yaşayanlar genelde o bölgede üretilenlerle hatta kendi ürettikleriyle sınırlanıyorlar. Bu üretimde herhangi bir problem olması hâlinde yangın, sel benzeri felaketler ya da biraz fazla soğuk bir bahar veya kurak bir yaz gibi mevsimsel dalgalanmalar gibi sorunlar silsilesiyle baş başa kalıyorlar: Önce üretim düşüyor, üretim düşünce gıda azalıyor. Gıda azalınca insanların bağışıkları zayıflıyor ve hastalanmalar artıyor. Bu durum aktif işgücünü azaltıyor ki bu da üretimi gelecek sene daha da aşağı çekiyor.
Natürel şarap neden bu kadar popüler oldu?
1950’lerde Fransa’da filizlenen natürel şarap hareketi, laboratuvar mayaları ve steril üretime karşı doğallık, kusurluluk ve karakteri savunan natürel şarabı modern yaşamın bir parçası hâline getirdi. Bugünse hareketin bağımsız ruhu, popüler kültür ve pazarlama etkisiyle yeniden tanımlanıyor.
Yazı: Reyhan Ülker
Şarap tadımı denince aklımıza genellikle sofistike bir sahne gelir: Elde döndürülen incecik kadehler, entelektüel sohbetler, "terroir" ve “tanen” gibi kelimelerin etrafında dönen uzun cümleler... Ama işin içine "natürel" etiketi girdiğinde atmosfer bir anda değişiyor. Artık o masada takım elbiseli uzmanlar yerine eğlenceli ve meraklı, çok daha yaratıcı işlere hevesli insanlar oturuyor. El yazımı etiketler, filtrelenmemiş görüntüler ve "garip ama güzel" tatlar eşliğinde yeni bir topluluk doğuyor.
Bu değişim tesadüf değil. Son on yılda natürel şaraplar, özellikle genç kuşakların içki tercihinde başrole yükseldi. Dijital çağda bir şarabın tadı kadar hikayesi, üreticisi ve paylaşılabilirliği de önemli hâle geldi. Günün sonunda açılan şişe artık yalnızca bir içki değil; bir duruş, bir deneyim, hatta bir kimlik göstergesi oldu. Şarap kültürü "ne içiyoruz" sorusundan çok "neden böyle içiyoruz" sorusuna doğru evrildi. Artık sadece klasik kırmızılar veya beyazlar değil, bir zamanlar merakla bakılan turuncu şaraplar, filtresiz ve bulanık dokularıyla artık şehir sofralarının vazgeçilmezi oldu.
Etiketler de bu dönüşümün aynası. Minimalist çizimler, çizgi roman estetiğiyle hazırlanmış tasarımlar ya da üreticinin el yazısıyla hazırlanmış tipografiler… Her biri şarabın natürelliğini ve üreticinin bireysel karakterini yansıtıyor. Bir yanda seri üretim şarapların kolay içimi; diğer yanda natürelliği, karakteri ve ruhuyla öne çıkan yeni bir anlayış. Natürel şarap, modern dünyanın hızına bir tür tepki olarak da okunabilir. Şarapla birlikte değerler de değişiyor: Otantiklik, doğaya saygı, üretimde şeffaflık öncelik kazanıyor.
Natürel şarap hareketinin kökenini kesin bir noktaya bağlamak zor. Ancak birçok kaynak, bu yaklaşımın 1950’lerde Fransa’nın Beaujolais bölgesinde filizlendiğini söylüyor. Fransız kimyager, önolog ve şarapçılık eğitmeni Jules Chauvet, bu akımın teorik ve pratik temellerini atan isim olarak kabul ediliyor.
İnce hamur, büyük hikaye
Diyarbakır'dan İstanbul'a, her yörede farklı usulde yapılan lahmacunun "ulusal yemek" olma potansiyelini tartışmaya açmak cazip gelse de uzak durmaya karar veriyoruz. İyi lahmacunun izinde şehirdeki favori duraklarımızı geziyor, işin inceliklerini ustalarından dinliyoruz.
Yazı: Paul Benjamin Osterlund
Türkiye’de lahmacunu sevmeyen var mıdır? Sanmıyorum. Günümüzde İstanbul'daki birçok mekanın da vegan ve glutensiz lahmacun versiyonları sunmasının bir nedeni ona karşı duyulan bu sevgi. Hayatının bir noktasında lahmacun tadan herkes şu anda hangi diyete uyuyor olursa olsun onu arzulamaktan vazgeçmiyor. Peki bu denli sevilen lahmacun Türkiye'nin ulusal yemeği olabilir mi?
Bu tartışmaya girmeyeceğim çünkü birbirine yakın coğrafyalardaki farklı ülkelerde, özellikle komşu Ermenistan'da da aynı derecede popüler bir yemek lahmacun. Üstelik "etli hamur" manasına gelen kelimenin etimolojik kökeni de tamamen Arapça.
İdeali odun fırında pişirilen bir lahmacunda şahsen ben hoşlanılmayacak hiçbir yan göremiyorum: Hafif ama aynı zamanda doyurucu, baharatlı kıymadan gelen lezzet ve taze maydanoz dalları, ince dilimlenmiş domates ve hâlâ çıtır çıtırken dürüm hâline getirilen ve ilk ısırıktan hemen önce mutlaka sıkılan limon suyuyla da oldukça sağlıklı.
Doğu Anadolu'dan işçi sınıfı göçmenlerin mütevazı ana yemeği olan lahmacun, artık İstanbul'un en şık restoranlarının menülerine girerek de yerini sağlamlaştırdı. Gerek memleketinden gerekse geleneğin İstanbul'daki en iyi temsilcilerinden bir kısmında lahmacunun sayısız bölgesel çeşidini yedim. Urfa’da soğanla ama sarımsaksız hazırlanırken Gaziantep’teki karşılığı sarımsaklı ama soğan içermiyor. Diyarbakır usulü lahmacun ise her iki seçeneği de sunuyor. Vampirler dışında sarımsağı kim sevmez ki zaten?
Bir de Tarsus fındık lahmacunu var. Bunlar da bira kutusu kadar bir çevreye sahip küçük yuvarlaklar hâlinde ve diğerle kıyasla daha kalın hamurla hazırlanıyor. Fındık lahmacunda et hem ön planda hem de lezzetin merkezinde. Aynı zamanda, Çukurova bölgesinde hemen her noktada bulunan bol acılı yeşil biber turşusuyla birlikte bir düzine veya daha fazla fındık lahmacun içeren porsiyonlar hâlinde servis ediliyor.
Lahmacunla kişisel olarak en sevdiğim karşılaşmam şaşırtıcı bir şekilde Adana Kozan'da yaşandı. Adana’da da kabul edilen lahmacun Tarsus usulünden nispeten daha büyük ama standart lahmacundan da daha küçük porsiyonlar hâlinde servis ediliyor.
Tek kişilik bir masa
Tek başına yemek yemek, bir dışlanmışlık göstergesi mi, bireysel bir tercih mi yoksa toplumsal normlara karşı bir meydan okuma mı? Tarih boyunca bu deneyim bazen bir papa için devrim, bazen de kadınlar için bir özgürlük mücadelesi oldu. Peki bireysellik ile toplumsallık, özgürlük ile yalnızlık arasındaki bu denge bugün nasıl şekilleniyor?
Yazı: Reyhan Ülker
Yorgos Lanthimos'un 2015 yapımı filmi The Lobster'da bekar insanlar 45 gün içinde kendilerine romantik partner bulabilebilecekleri bir merkeze gönderiliyor ve verilen sürede partner bulamadıkları takdirde tercih ettikleri bir hayvana dönüştürülüyorlardı. Eş bulmanın hayata insan olarak devam edebilmek için tek yol olduğu bu dünyanın ilerleyen sahnelerinde tek başına yemek yemenin dehşet verici hüznü de perdeye yansıyordu. Bekar insanlar bir otelin balo salonunda toplanıp ilişkilerin avantajları üzerine propagandaları izlemeye zorlanıyordu.
İlk kısa filmin adı Adam Tek Başına Yiyor. Adamın boğazına bir lokma takılıyor ve boğulup ölüyor. İkinci film ise Adam Kadınla Yiyor. Adamın boğazına yine lokması takılıyor ancak bu sefer masanın karşısında Heimlich manevrası yaparak hayatını kurtaran bir kadın oturuyor. Son sahne izleyenlerden alkışlar topluyor.
Tek başına yemek yemek, çoğumuzun zihninde hüzün ve yalnızlıkla ilişkilendiriliyor. "Mutlu olmak için bir başkasına ihtiyacım yok" cümlesini kurduğumuzda birçok insan sırtımızı sıvazlayıp bizimle hemfikir olsa da toplumsal tabular halen halka açık bir yerde yemeğin tadını çıkarmak için başkalarına ihtiyaç duyduğumuzu fısıldıyor.
1984 yapımı The Lonely Guy filmindeki Steve Martin'i hatırlayın. Martin, kalabalık bir restorana giriyor. Akşam yemeğinde tek başına olacağını söylediğinde garson "Yalnız mısınız?" diye soruyor ve müzik, çatal-bıçak tıkırtıları, neşeli sohbetler, yani restoranın bütün sesleri aniden durup bütün başlar Martin'e çevriliyor. Uzun bir sessizlikten sonra garson sonunda "Beni takip edin efendim" diyor. Martin'in üzerinde beliren beyaz bir spot ışığı kalabalığın ortasındaki masasına varana dek onu takip ediyor, aynı esnada kalabalık da ona bakmaya devam ediyor.
Başkalarının bizi nasıl algıladığına dair kaygı görünüşe göre o kadar büyük ki bir grup araştırmacı Martin’in tek kişilik masa hüznünden esinlenerek The Lonely Guy: The Spotlight Effect adını verdikleri bir kitap yayımlamışlar. Cornell Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Thomas D. Gilovich ve meslektaşları ise Journal of Personality and Social Psychology'de bir dizi çalışmanın ardından, insanların eylemlerinin ve nasıl göründüklerinin başkaları tarafından ne kadar fark edildiğini abarttıklarını yazıyorlar.
Anthony Bourdain'in izinde
Lüks restoranlardan çok sokak tezgahlarında, konforlu cevaplardan çok zor sorularda aradı gerçeği. Anthony Bourdain yemek aracılığıyla dünyaya bakan, hikayeleri iştahla anlatan ve bazen can yakıcı gerçekleri sofraya taşıyan bir anlatıcıydı. Ölümünün 7. yılında onu sadece bir şef değil, politik bir tanık ve kültürel bir gezgin olarak anıyoruz.
Yazı: Reyhan Ülker
Anthony Bourdain, bundan tam 7 yıl önce, hayatı yaşamaya değermiş gibi gösteren, hem kişisel hem kariyer hayatının zirvesi gibi görünen bir noktada yaşamını sonlandırdı. O gün 61 yaşındaydı. Ölümünün ardından geçen yıllar onu sadece bir şef ya da televizyon yüzü olarak değil; kültürel bir fenomen, bir anlatıcı, bir yol arkadaşı olarak hatırlayanların sayısını artırdı. Ölçülebilir başarıların ötesinde izleyicileriyle kurduğu duygusal yakınlık da klasik şöhret kategorilerine sığmayan türdendi. Bourdain, izleyicisiyle bir ekran figürü gibi değil çok sevilen bir arkadaş, hayranlık duyulan, içten içe yerinde olmak istenen o "havalı kişi" gibi ilişki kuruyordu.
Bourdain’in şöhreti, ışıltılı bir yaşam tarzı vaadiyle parlatılmamıştı. Daha çok, bir yere kadar hayatın kenarında kalmış ama tam da merkezinde yaşanmış bir gerçeklikten süzülüyordu. Kirli tabakların arasında geçen yıllar, başarısızlıklar, madde bağımlılığı, uyumsuzluk ve ardından gelen geç şöhret... Birçokları onu "usta şef" olarak tanımlasa da Bourdain’in asıl ustalığı kalemindeydi. Kendi deyimiyle vasat bir şefti belki ama iyi bir hikaye anlatıcısıydı. Kimi zaman sert, kimi zaman melankolik, çoğu zaman derinlikli anlatılarıyla mutfaktan edebiyata, habercilikten aktivizme uzanan bir yol çizdi. Şeflerin film yıldızlarından daha ilgi çekici sayılmaya başladığı çağın hem tanığı hem de mimarıydı.
Budapeşte, Tiflis, Dakar, Buenos Aires, Nashville, Roma, Gazze... Her yere gitti. Her şeyi tattı. Herkesle konuştu. Gittiği her yer onda iz bıraktı. Bourdain, yemeği yalnızca damak zevkinin değil insan hikayelerinin, politikanın ve kültürel temasın bir aracı olarak görüyordu. 2017’de verdiği bir röportajda "Dünyanın en iyi işine sahibim, buna şüphe yok" demişti. Fakat bundan tam bir yıl sonra Parts Unknown’un Fransa’daki bölümünün çekimi sırasında bu hayatı terk etmeye karar verdi. Geride onu anlamaya çalışan milyonlar, özleyen dostlar, ilham aldığı sokaklar ve renkli ekranda hâlâ yankılanan sesi kaldı. Bir de hepimizi dünyaya daha açık, birbirimize daha yakın olmaya çağıran şu sözleri:
"Eğer bir şeyin savunucusuysam bu hareket etmektir. Mümkün olduğunca uzağa, mümkün olduğunca çok. Okyanusun diğer yanına veya sadece nehrin ötesine. Başkasının ayakkabılarını giy veya en azından onun yemeğini ye. Bu herkes için bir artıdır."
Haftanın kelimesi
🔠 Mutlak butlan. Hukukçu Hüseyin Koyuncuoğlu, MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız'ın daha sonra silinen bir paylaşımında dikkat çektiği, ardından Bülent Arınç'ın da değindiği "yetki karmaşası" tartışmasından hareketle mutlak butlan tartışmasının hukuki arka planını ve bu tartışmayı yalnızca hukuk üzerinden ele almanın yetersizliğini politika yayınımız Spektrum'da ele aldı.
🗣️ Haftanın tartışması: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin’in başkenti Pekin’de mevkidaşı Şi Cinping ile 20 Mayıs 2026 tarihindeki buluşmasının Trump-Şi zirvesinin hemen ardından gelmesi ve bu ziyaretten önce İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile Pakistanlı yetkililerin farklı tarihlerde Çinli yetkililerle görüşmeleri "Pekin nasıl "dünya diplomasisinin hac merkezi"ne dönüştü?" sorusunu da gündeme getirdi. Çin'in değişen profilini, Faik Bulut Spektrum'da değerlendirdi.
💬 Haftanın söyleşisi: Küresel Sumud Filosu'nda İsrail'in alıkoyduğu aktivistler arasında yer alan Görkem Duru, yaşadıklarını Melisa Gülbaş'a anlattı. Duru, kendilerini kaçıran İsraillilerin fiziksel ve cinsel şiddetine, çıplak aramalarına, köpeklere ısırtılma gibi işkencelere maruz kaldıklarını açıkladı.
❓ Haftanın sorusu: Yeni mezunların yapay zekaya öfkesi neden büyüyor? ABD üniversitelerinin mezuniyet törenlerinde konuşma yapmak üzere kürsüye çıkan liderler ve iş insanları öğrencilerin protestolarıyla karşılaşıyor. Peki yeni mezun öğrencileri nasıl bir dünya bekliyor? Cem Arıdağ, iş dünyası yayınımız Pareto için yazdı.
Gürültüden uzak marka hikayelerinizi birlikte anlatalım: E-posta bülten rezervasyonları ve işbirliği çalışmalarımız için bu formu doldurabilir; ayrıntılı bilgi için bize [email protected] üzerinden yazabilirsiniz.
Türkiye, Schengen başvurularında ikinci sırada
Avrupa Birliği'nin yayımladığı Schengen vizesi istatistiklerine göre 2025'te Türkiye'den yapılan başvuru sayısı 1 milyon 268 bin 376 ile Çin'in ardından ikinci sırada yer aldı.
- Ayrıca: Türkiye'den yapılan Schengen vizesi başvurularının reddedilme oranı da %14.6 olduğunu gösteriyor. Bu oran, 2024'e göre %0,1'lik bir artışa işaret ediyor.
Efsane bir akşam

- Nedir? Konser. Efsane maestro Andrea Bocelli, "Romanza 30th Anniversary World Tour" kapsamında İstanbul'a geliyor. Bocelli, "Con Te Partirò", "Vivo per Lei" ve "Time to Say Goodbye" gibi eserlerin yanı sıra Romanza albümünden seçilen parçalardan oluşan özel bir repertuvar seslendirecek.
- Nerede? Beşiktaş Tüpraş Stadyumu
- Ne zaman? 30 Mayıs
Umutsuzluğun iletişimi
Bugünlerde umudun iletişimini yapmak imkansıza yakın. Kitlelere umutsuzluk vermek de iş değil ama her şeyin öyle kendiliğinden çok güzel olmayacağını da hissettirmek şart. ABD’li insan hakları aktivisti Mariame Kaba’nın o meşhur “Umut bir duygu değildir, umut bir disiplindir” yaklaşımını tam burada hatırlamak gerekiyor belki de.
Yazı: Ümit Alan
Her şey, “Her şey çok güzel olacak” sloganıyla başlamıştı. Katıksız bir iyimserlik. 2019 yerel seçimlerinde, İstanbul seçiminin tekrarlanmasına karar verildiğinde, otobüsün yanında koşan bir çocuğun ağzından çıkmıştı. Hem o dönem bir kez kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yeniden yarışan Ekrem İmamoğlu hem de kitleler, bu sloganı ve ardındaki iyimserliği hemen sahiplenmişti. Nitekim liderlik en çok kitlelere umut vermek ve buna inandırmak demekti.
- Yedi yıl içinde olanları da şimdi içinde bulunulan açmazı da uzun uzun anlatmaya gerek yok. Şimdi elde var umutsuzluk ve umutsuzluk zamanlarında umudun iletişimini yapmak kadar zor ve belki de yanlış bir şey yok.
Bu konuyu aslında iki taraflı düşünmek gerek. Hem mevcut iktidar için hem de muhalefet bileşenleri için bugünlerde umudun iletişimini yapmak imkansıza yakın. O yüzden soruyu belki siyasi iletişimden yalıtarak yeniden sormak gerek: Verilecek bir umut kalmadığında insan aslında neye dönüşür?
İyimserlikle umudu ayırmak
Her şeyden önce iyimserlikle umudu birbirinden ayırmak gerek. Bu ayrımdan söz edildiğinde elbette akla gelen ilk isim Marksist edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton. Eagleton, İyimser Olmayan Umut (Türkçede: Ayrıntı Yayınları, 2020, Çev: Emine Ayhan) kitabında bu ayrımı işlemişti.
- Eagleton’a göre iyimserlik, rasyonel temeli olmayan bir dogmatik inanç. Dahası egemen sınıfların statükoyu sürdürmek için kullandığı muhafazakar bir kitle ideolojisi. Gerçek umudu iyimserlikten ayırmayı önerir bu yüzden Eagleton.
Çünkü gerçek umut, başarısızlığı ve yenilgiyi inkar etmeyen, onları tanıyıp yine de teslim olmayan bir tutumdur. Bu yönüyle sabır, cesaret, dayanıklılık gibi erdemlerle akrabadır ve ilerleme ideolojisinin kör iyimserliğinden kesin olarak ayrılır.
Dört otomobilden biri İstanbul'da
TÜİK verilerine göre İstanbul'da 2020’de 2 milyon 904 bin olan otomobil sayısı 2026’da 4 milyon 125 bine yükselirken, kente 6 yılda 1 milyon 221 bin yeni otomobil eklendi; motosiklet sayısı ise aynı dönemde %174 artarak 931 bini aştı.
İsrail, cinsel şiddetle ilgili kara listeye eklendi
İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Danny Dannon, BM'nin çatışma bölgelerinde tecavüz ve cinsel şiddet uyguladığı gerekçesiyle İsrail'i "kara listeye" eklediğini açıkladı.
- Geniş açı: İsrail merkezli İnsan Hakları İçin Doktorlar Örgütü'nden (PHRI) Kasım 2025'te yayımlanan verilere göre, Ekim 2023-Kasım 2025 arasında en az 98 Filistinli İsrail hapishanelerinde sistematik işkence, tıbbi ihmal, cinsel şiddet ve kötü muamele sebebiyle yaşamını yitirdi. BM'nin raporunda İsrail'in cinsel suçları önlemeye yönelik çaba gösterdiğine dair "en küçük" bir kanıt bile sunmadığını bildirdi.
- Editörün önerisi: Küresel Sumud Filosu aktivisti Görkem Duru: ‘Maruz kaldığımız şiddeti Filistin halkı yıllardır yaşıyor’ | Melisa Gülbaş, Spektrum
ABD'den İran ordusuna petrol yaptırımı
ABD Hazine Bakanlığı, İran'ın silahlı kuvvetlerini yeniden inşa etmesini ve ABD ile bölgedeki ortaklarına yönelik tehditlerini engellemek amacıyla İran ordusunun petrol satışlarına yönelik yeni yaptırımları duyurdu.
- Ayrıntılar: Bu kapsamda İran Genelkurmay Başkanlığı'nın petrol satış kolu olan Sepehr Energy Jahan firmasının ihracat faaliyetlerine aracılık eden çeşitli şirketler yaptırım listesine eklendi.
CHP'de iki ayrı bayramlaşma
Mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı görevine dönen Kemal Kılıçdaroğlu saat 14.00'te CHP Genel Merkezi'nde, görevine tedbiren son verilen Özgür Özel de aynı saatte Ankara İl Başkanlığı önünde vatandaşlarla bayramlaşacak.
- Ayrıntılar: Kılıçdaroğlu, ilk kez geleceği genel merkez bahçesindeki merdivenlerden halka hitap edecek ve kendisi için hazırlanan "Gül ki Güller Açsın" şarkısıyla karşılanacak. Eşzamanlı olarak CHP Grup Başkanı Özgür Özel de Güvenpark’taki Ankara İl Başkanlığı önünde bir otobüs üzerinden vatandaşlara seslenecek.
Özel'den PM toplantısı açıklaması
CHP'nin 38. Olağan Kurultayı hakkında mutlak butlan kararı alınması ardından Genel Başkanlık görevinden tedbiren uzaklaştırılan Özgür Özel, Salı günü geniş katılımlı bir grup toplantısı yapacaklarını açıklarken "PM toplantısını erteledik diyorlar. Oysa PM’yi biz de toplayabiliriz. PM’nin toplanması için 12 üyenin imzası yeterli" ifadelerini kullandı.
Fransa'dan kilo verme ilaçlarına geri ödeme kararı
Fransa, sağlık bakanının açıklamasına göre, 15 Haziran'dan itibaren kilo verme ilaçlarının maliyetini karşılayacak.
- Ayrıntılar: Fransa Sağlık Bakanı Stephanie Rist, Wegovy ve Mounjaro gibi kilo verme ilaçlarının maliyetini karşılayarak Avrupa Birliği'nde bu ilaçlara kalıcı geri ödeme sağlayan ilk ülke olacaklarını açıkladı. Resmi olarak yüzde 65 seviyesinde belirlenen geri ödeme oranı, hastaların çoğunda hipertansiyon veya diyabet gibi eşlik eden hastalıklar bulunması sebebiyle yüzde 100 olarak uygulanacak.
Portekiz'de sıcaklık rekoru
Portekiz, ülkenin orta kesimlerindeki Mora kasabasında hava sıcaklığının 40,3°C'ye ulaşmasıyla Mayıs ayına ait yeni bir sıcaklık rekoru kırdı.
- Bununla birlikte: Fransa'da bakanlar, ülkenin sıcak hava dalgalarına hazırlığını değerlendirmek üzere biraraya gelirken İtalya'da yetkililer, 28 Mayıs'ta günü sıcaklığın 32°C'ye ulaştığı başkent Roma için kırmızı uyarı yayımladı.
Polonya ve İngiltere'den savunma anlaşması
Polonya ve İngiltere, Rusya’yı “en büyük ve doğrudan tehdit” olarak tanımlayan ve olası bir saldırıda Varşova’ya anında askerî destek sağlamayı amaçlayan yeni bir savunma ve güvenlik anlaşması imzalama kararı aldı.
- Ayrıntılar: Polonya Başbakanı Donald Tusk, Fransa'dan sonraki bu en önemli ikinci savunma sözleşmesinin, NATO'nun 5. maddesi devreye girene kadar geçecek sürede Paris ve Londra'nın Varşova'ya hızlı yardım ulaştırmasını öngördüğünü açıkladı.
Trump'tan İran anlaşması mesajı
ABD Başkanı Donald Trump, İran'la anlaşmaya ilişkin "Şimdi nihai karar vermek için durum odasına geçiyoruz" dedi.
- Ayrıntılar: Beyaz Saray’daki Durum Odası’nda danışmanlarıyla biraraya geleceğini açıklayan Trump, "Hürmüz Boğazı derhal açılmalı, geçiş ücretleri olmadan her iki yönde sınırsız deniz trafiğine izin verilmeli. İran, hiçbir zaman nükleer silaha veya bombaya sahip olamayacağını kabul etmelidir. Donanmamızın olağanüstü ve eşi görülmemiş ablukası nedeniyle boğazda mahsur kalan artık eve dönüş sürecine başlayabilir" dedi.
- Ayrıca: ABD Merkez Komutanlığı, Hürmüz Boğazı'ndaki askerî operasyonun bir parçası olarak "meşru müdafaa" kapsamında mayın döşeyen gemileri hedef alacağı uyarısında bulundu.
- Öte yandan: New York Times gazetesi, iki saat süren toplantının ardından nihai bir karar çıkmadığını yazdı.
OKUMAYA DEVAM EDİN
Yılın merakla beklenen korku filmlerinden, genç yönetmeni Kane Parsons’ın aynı adlı kısa filmi ve YouTube serisinden uyarlanan "Backrooms", liminal alanların doğasındaki tekinsizlikten besleniyor.

Ege Maltepe’nin "Shakespeare Shakspere mi?" oyunu, bir yandan edebiyat tarihinin en hararetli tartışmalarından birini yeniden açıyor, bir yandan da yapay zeka ve simülasyon çağında insani olan üzerine düşünmeye çağırıyor. 29 Mayıs'taki Londra temsilinden önce Ege Maltepe ile gerçeklik duygumuzdan sanatın endüstrileşmesine ve yapay zeka çağında “bilgi” kavramının ne anlama geldiğine uzanan bir sohbete oturduk.

Bugünlerde umudun iletişimini yapmak imkansıza yakın. Kitlelere umutsuzluk vermek de iş değil ama her şeyin öyle kendiliğinden çok güzel olmayacağını da hissettirmek şart. ABD’li insan hakları aktivisti Mariame Kaba’nın o meşhur “Umut bir duygu değildir, umut bir disiplindir” yaklaşımını tam burada hatırlamak gerekiyor belki de.

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.












