Türkiye’de çıplak arama: Hukukçular ne diyor?

Türkiye'de cezaevlerinde ve karakollarda çıplak arama yapıldığı iddiaları, İBB davasında tutuklu yargılanan Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in 9 Haziran'da mahkemede verdiği ifadeyle yeniden gündeme geldi. Aposto’ya konuşan Avukat Selin Nakıpoğlu ve İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi'nden Avukat Gülyeter Aktepe, çıplak arama uygulamasının hukuk devleti, ölçülülük ve insan onuru ilkeleri açısından yarattığı tartışmaları anlattı.
Türkiye’de çıplak arama: Hukukçular ne diyor?

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Türkiye'de cezaevlerinde ve karakollarda çıplak arama yapıldığı iddiaları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İBB) yönelik soruşturma kapsamında tutuklu yargılanan Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in 9 Haziran'da mahkemede verdiği ifadeyle yeniden gündeme geldi. Türker, savunması sırasında gözaltı sürecinde kendisine “çıplak arama” yapıldığını ve savcının kendisini çocuklarıyla tehdit ettiğini anlattı.

19 Mart'ta evinde gözaltına alınan Türker, Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğünü ve mahkemedeki ifadesinde günler sonra yapılan aramada "arşiv odası gibi" bir yere alındığını söyledi:

“Bir kadın memur geldi. ‘Arama yapacağız’ dedi. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı beni. ‘Soyun’ dedi. Eldiven taktı eline. Çok küçük bir oda. O memuru da nerede görsem asla unutmam. Odayı da nerede görsem asla unutmam. ‘Üstünü çıkar’ dedi. Üstümü çıkardım. Zaten çıplağım, ne kontrolü yapacaksın? Yine de kontrol yaptı. ‘Tamam, üstünü giyebilirsin’ dedi. ‘Peki, gidebilir miyim?’ dedim. ‘Hayır’ dedi.

‘Eşofmanını da indir.’ İndirdim. ‘Çamaşırını da.’ ‘Nasıl yani?’ dedim. ‘İndireceksin’ dedi. İkisini de ayak bileklerime kadar indirdim. ‘Şimdi yere çömel’ dedi. ‘Burada utanan varsa çıkabilir’ dedi. Ben utanmıyorum. Ama insanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın. ‘Cinsel organını aç’ dedi. ‘Bacaklarını aç, arkanı dön, eğil…”

İçişleri Bakanlığı, Türker'in gözaltında çıplak arama iddiasıyla ilgili günler sonra soruşturma başlattı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı iddiaları yalanlamıştı.

  • Kurumlardan gelen "çıplak arama yapılmadığı" yönündeki yalanlamalar, AK Partili Özlem Zengin’in “Ben Türkiye'de çıplak arama olduğuna asla inanmıyorum, yok böyle bir şey” sözlerini akıllara getirdi. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da 10 Haziran’da yaptığı açıklamada "Dün, adalet ve hukuk sistemi adına utanç verici bir gündü" dedi.

Ancak konu yalnızca Türker'in iddialarıyla sınırlı değil. İnsan hakları örgütleri, barolar ve çeşitli sivil toplum kuruluşları uzun yıllardır çıplak arama uygulamalarına ilişkin şikayetleri gündeme taşıyor. Uygulamanın hukuki dayanağı, hangi koşullarda yapılabileceği, temel hak ve özgürlüklerle ne ölçüde bağdaştığı ve insan onuruna aykırı muamele sınırının nerede başladığı ise tartışılmaya devam ediyor.

Peki, çıplak arama uygulamasının mevcut hukuki dayanağı nedir? Bu uygulama hangi mevzuata dayanıyor, mevcut düzenlemeler yeterli mi ve ulusal ile uluslararası hukuk standartları bu konuda ne söylüyor? Bu kadar ağır bir müdahalenin kanunla değil de büyük ölçüde yönetmelik düzeyinde düzenlenmesi ne anlama geliyor? Hak ihlali yaşayan kişilerin izlemesi gereken hukuki yol nedir?

‘Çıplak arama cinsel işkence biçimidir ve hukuken hiçbir dayanağı yok’

Aposto'nun sorularını yanıtlayan İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi'nden Avukat Gülyeter Aktepe'ye göre, çıplak aramanın hukuki meşruiyetini tartışmadan önce bunun bir "cinsel işkence biçimi" olduğunun altını çizmek gerekiyor. 

Mevzuatta kapsamı, sınırları ve uygulanma koşulları yasayla belirlenmiş bir "çıplak arama" düzenlemesinin bulunmadığını belirten Aktepe, uygulamanın kolluk veya cezaevi idareleri tarafından genel arama yetkilerine ve çeşitli yönetmelik hükümlerine dayandırılmaya çalışıldığını söylüyor.

Ancak Aktepe'ye göre, Anayasa'daki kanunilik ilkesi uyarınca böylesine ağır bir müdahalenin yönetmeliklerle düzenlenmesi mümkün değil:

“Anayasa ile güvence altına alınan kişi dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği ve ölçülülük ilkeleri bağlamında kişinin soyunmaya ve genital bölgelerini göstermeye zorlanması, çömelme, öksürme veya benzeri hareketleri yapmasının istenmesi gibi insan onuruna aykırı uygulamalar açıkça işkence yasağı kapsamındadır.”

Aktepe'ye göre çıplak arama tartışmalarının merkezindeki sorunlardan biri de uygulamanın kanuni dayanağı meselesi. Yönetmeliklerin dayanak gösterilmesinin temel hak ve özgürlükler açısından başlı başına sorunlu olduğunu belirten Aktepe, yasal düzenlemenin bulunmadığı alanlarda muğlak yönetmelik hükümlerinin keyfilik ve öngörülemezlik riskini beraberinde getirdiğini söylüyor.

Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlandırılabilir. “Ancak mevcut durumda bahsi geçen yönetmeliklerle bir tür hukuki meşruiyet zemini kurulduğunu ifade etmek hiçbir biçimde mümkün değil” diyor Aktepe.

Çıplak arama uygulamalarında sıklıkla dayanak gösterilen Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi Hakkında Yönetmelik ile Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği'nde de bilinen anlamıyla bir "çıplak arama" düzenlemesinin yer almadığını belirten Aktepe'ye göre, bir müdahalenin meşru sayılabilmesi için yasal, öngörülebilir, gerekli ve ölçülü olması gerekiyor:

"Kolluğun ve idarenin keyfî uygulamaları bu ölçütlerin tümünden yoksundur."

Avukat Selin Nakıpoğlu da Türkiye’de “çıplak arama” kavramının doğrudan bir yasada tanımlanmadığını, uygulamanın ağırlıkla yönetmelikler ve idarenin güvenlik yorumları üzerinden yürütüldüğünü söylüyor. Nakıpoğlu, bu uygulamayı insan hakları açısından en temel yerden tanımlıyor:

“Çıplak arama, kişinin beden bütünlüğüne, mahremiyetine ve insan onuruna en ağır müdahalelerden biridir.”

Güvenlik gerekçesinin tek başına yeterli olamayacağını vurgulayan Nakıpoğlu, sınırı net çiziyor:

“Bu kadar ağır bir müdahale yalnızca güvenlik amacıyla meşrulaştırılamaz. Zorunlu, istisnai ve ölçülü olması gerekir.”

İnsan hakları hukukundaki temel sorunun da burada başladığını belirtiyor:

“Asıl soru ‘çıplak arama yapılabilir mi?’ değil; kişinin onuru zedelenmeden, gerçekten zorunlu olduğu kanıtlanarak mı yapılmıştır?”

‘İnsanlık onuruna aykırı’

Aktepe, Türk hukukunda “çıplak arama” ile “beden muayenesi”nin birbirinden tamamen farklı iki uygulama olduğunu belirtiyor:

"Çıplak arama açıkça işkence yasağı kapsamında değerlendirilmeli ve mevzuatta bağımsız bir düzenleme olarak yer almıyor."

Aktepe, Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) göre beden muayenesinin suç delili elde etmeye yönelik bir koruma tedbiri olduğunu hatırlatıyor:

“İdarenin yasak eşya, silah, uyuşturucu veya benzeri maddeleri tespit etmeye yönelik arama eylemleri ile beden muayenesi ise farklı uygulamalar. Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca beden muayenesi suç delili elde etmeye yönelik bir koruma tedbiridir.”

Aktepe’ye göre çıplak arama sırasında kişiye genital bölgesini göstermesinin istenmesi, çömelme veya öksürme gibi talimatlar verilmesi ya da vücut boşluklarının görünür hâle getirilmesine yönelik uygulamalar insan onuruna aykırı:

“Sağlık personeli güvenlik amacıyla arama yapamaz, yalnızca tıbbi muayene yapabilir. Bu farkların ortadan kalkması ciddi ihlal riskleri barındırır.”

Nakıpoğlu, çıplak aramanın idarenin "güvenlik" gerekçesiyle uyguladığını belirttiği bir işlem olduğunu, beden muayenesinin ise CMK'da düzenlenen adli bir koruma tedbiri niteliği taşıdığını ifade ediyor.

CMK’nın 75. maddesini hatırlatan Nakıpoğlu, iç beden muayenesi ve vücuttan örnek alınmasının ancak hâkim kararıyla, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde savcı kararıyla ve yalnızca sağlık personeli tarafından yapılabileceğini söylüyor. Bu nedenle cinsel organ ve vücut boşluklarına yönelik müdahalelerin artık sıradan bir arama olarak değerlendirilemeyeceğini belirtiyor:

"Mesele yalnızca 'arama yapıldı mı yapılmadı mı' meselesi değildir. Hukuki soru şudur: Yapılan işlem güvenlik amaçlı bir arama sınırında mı kaldı, yoksa kişinin beden bütünlüğüne ve mahremiyetine müdahale eden bir muayeneye mi dönüştü?"

Türk Ceza Kanunu (TCK) açısından da önemli bir sınır bulunduğunu belirten Nakıpoğlu, kamu görevlilerinin insan onuruyla bağdaşmayan uygulamalarına dikkat çekiyor:

"Bir kamu görevlisinin, kişiyi insan onuruyla bağdaşmayan, bedensel veya ruhsal yönden acı verici ya da aşağılayıcı işlemlere maruz bırakması halinde TCY’nin 94. maddesinde düzenlenen işkence suçu gündeme gelebilir."

Anayasa ne diyor?

Anayasa’nın 17. maddesi işkenceyi, eziyeti ve insan onuruyla bağdaşmayan her tür muameleyi yasaklıyor.

  • Bu doğrultuda somut güvenlik gerekçesine dayanmayan, rutin hale gelmiş, kişinin cinsel mahremiyetini gereksiz biçimde açığa çıkaran, aşağılayıcı ifadeler eşliğinde gerçekleştirilen veya kişinin iradesini kırmaya yönelik fiiller insan onuruna aykırı muamele kapsamında değerlendiriliyor.

Nakıpoğlu, çıplak arama gibi ağır bir müdahalenin kanun yerine büyük ölçüde yönetmelik ve idari uygulamalarla düzenlenmesinin ciddi bir anayasal sorun yarattığını söylüyor:

“Bir insanın soyunmaya zorlanması, bedeninin incelenmesi ve mahremiyetinin ortadan kaldırılması söz konusuysa, hukuk devletinin görevi devlete daha fazla yetki vermek değil, bireyi korumaktır. Bu nedenle çıplak arama gibi ağır bir müdahalenin yönetmelik düzeyinde düzenlenmesi, Anayasa’nın 13., 17. ve 20. maddeleri ışığında ciddi tartışmalar doğuruyor.”

Aktepe, ihlal kararlarında belirleyici ölçütün, müdahalenin kişide aşağılanma, küçük düşürülme, korku, utanç veya değersizlik hissi yaratıp yaratmadığı olduğunu söylüyor:

“Anayasa Mahkemesi içtihatlarında arama işleminin insan onuruna aykırı muamele niteliği kazanıp kazanmadığına ilişkin değerlendirmelerde işlemin amacı, zorunluluğu, uygulanış biçimi ve yarattığı etki gibi kriterler söz konusudur. Yalnızca beden dokunulmazlığının ihlali değil, özel hayatın gizliliği, maddi ve manevi varlığın korunması hakkı ve ölçülülük ilkesi de dikkate alınır.”

Nakıpoğlu da çıplak aramanın insan onuruna aykırı muamelenin sınırının Anayasa’nın 17. maddesindeki “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağı” ile belirlendiğini söylüyor.

  • Nakıpoğlu’na göre bir arama işlemini hukuka aykırı yapan şey yalnızca yetkili makam tarafından yapılıp yapılmadığı değil, nasıl uygulandığı ve kişi üzerinde yarattığı etki.

AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarında da zorunluluk, ölçülülük ve uygulanış biçiminin belirleyici olduğunu hatırlatan Nakıpoğlu, somut güvenlik gerekçesi olmadan yapılan ağır müdahalelerin sorunlu olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor:

"Bir arama işlemi kişiyi yalnızca denetlenen bir nesneye dönüştürüyor, onu aşağılıyor, utandırıyor, korkutuyor veya kişiliğini zedeliyorsa, artık anayasal olarak korunan alanın dışına çıkılmış demektir. Bu denge kaybolduğunda mesele artık bir güvenlik tedbiri değil, bir hak ihlali meselesi hâline gelir."

Türkiye'de çıplak arama şikayetlerine ilişkin elimizde nasıl bir tablo var?

Avukat Aktepe ve Nakıpoğlu da Türkiye’de çıplak aramaya ilişkin sağlıklı ve düzenli yayımlanan istatistiklerin bulunmadığını belirtiyor.

Aktepe’ye göre Türkiye’de çıplak arama iddialarına ilişkin en temel sorunlardan biri, devletin merkezi ve güvenilir istatistikleri kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşmaması.

  • Buna karşın, Nakıpoğlu kadın örgütleri, insan hakları kuruluşları, barolar ve mahpus yakınları tarafından çok sayıda ihlal iddiasının yıllardır kamuoyuna taşındığını belirtiyor. 

Şikayetlerin çoğu zaman sonuçsuz kalacağına dair yaygın bir inanç bulunduğunu, bunun da başvuru oranlarını düşürdüğünü söyleyen Aktepe, bu durumun nedenlerini şöyle sıralıyor:

"Savcılık soruşturmalarının sürüncemede kalması, iddiaların etkin biçimde soruşturulmaması ve kolluk personeli hakkında idarenin soruşturma izni vermemesi."

Açılan disiplin ve ceza soruşturmalarının önemli bir bölümü cezasızlıkla sonuçlanıyor, birçok dosyanın delil yetersizliği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararlarıyla kapanıyor:

“AYM’nin ve AİHM’in ihlal kararları uygulanmıyor, bu durum başvuru mekanizmalarına duyulan güvensizliğin en ciddi nedenlerinden. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında çıplak arama ciddi hak ihlali riski taşıyan uygulamalar arasında sayılıyor ve müdahalenin somut güvenlik gerekçesine dayanması, istisnai olması, aşağılayıcı nitelik taşımaması ve sıkı güvencelere bağlı olması gerektiği vurgulanıyor.”

AİHM içtihadına da değinen Nakıpoğlu, çıplak aramanın otomatik ve rutin uygulanamayacağını, her olayda somut güvenlik gerekçesi ve zorunluluk aranması gerektiğini hatırlatıyor. 

Aksi durumda, uygulamanın aşağılayıcı nitelik taşıması hâlinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kapsamında kötü muamele yasağının ihlal edilebileceğini belirtiyor.

‘Çıplak arama yoktur’ açıklamaları ve mağdur beyanları 

Aktepe, devlet gözetiminde bulunduğu süre içinde çıplak aramaya maruz kaldığını söyleyen kişilerin beyanları ile idarelerin “çıplak arama yapılmamıştır” yönündeki açıklamaları arasındaki çelişkinin sık karşılaşılan bir durum olduğunu belirtiyor.

  • Aktepe’ye göre, işkence ve kötü muamele iddiaları gibi ağır insan hakları ihlallerinde yapılması gereken, doğrudan inkar yerine etkili bir soruşturma sürecinin işletilmesi.

Bu kapsamda ilgili kamu görevlileri hakkında soruşturma açılması, olay anına ilişkin tüm delillerin eksiksiz biçimde toplanması, kayıtların incelenmesi ve ancak bu süreçten sonra bir sonuca varılması gerekiyor:

“Kurumların görevi iddiaların üzerini hızla kapatmak değil, devlet gözetimindeki kişilere karşı işlenen işkence suçunu önlemek, iddiaları etkin soruşturmak, gerekli yaptırımları uygulamak ve toplumu şeffaf biçimde bilgilendirmektir.”

Nakıpoğlu, “çıplak arama yoktur” açıklamaları ile mağdur anlatımları arasındaki çelişkinin insan hakları hukukunda “kime inanılacağı” sorusuyla değil, iddiaların nasıl soruşturulduğu meselesiyle ele alınması gerektiğini söylüyor:

"İnsan hakları hukuku açısından bu açıklamalar tek başına meselenin kapanması anlamına gelmez. Aynı şekilde bir kişinin ihlal iddiasında bulunması da otomatik olarak ihlalin gerçekleştiğini kanıtlamaz.

Hukuk devletinin görevi, tam da bu iki anlatım arasındaki gerçeği ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle insan hakları perspektifinden bakıldığında mesele 'kime inanacağız?' sorusu değil, 'gerçeği ortaya çıkaracak mekanizmalar çalışıyor mu?' sorusudur.  

Hak ihlali yaşayan kişilerin izlemesi gereken hukuki yol nedir?

Avukat Nakıpoğlu ve Aktepe de bu tür olaylarda delil toplanmasının son derece güç olduğunun altını çiziyor. Nakıpoğlu, "Kişiler korku, baskı veya misilleme endişesiyle hemen şikayette bulunamayabilir. Mesele yalnızca bir arama prosedürü değildir. Temel soru şudur: Devlet güvenliği sağlarken bireyin onurunu koruyabiliyor mu? Bir uygulama kişiyi aşağılıyor, utandırıyor veya insan onurunu zedeliyorsa artık güvenlik değil, insan hakları ihlali tartışılır" diyor.

Çıplak aramanın çoğunlukla kapalı alanlarda meydana geldiğini, bağımsız tanık bulunmadığını ve mahremiyet gerekçesiyle görüntü kaydı alınmadığını belirten Aktepe, dosyaların büyük ölçüde “iddia ile inkar” arasına sıkıştığını söylüyor:

“Hak ihlali iddiasında bulunan kişinin mümkün olan en erken aşamada olayın tarihini, saatini ve koşullarını kayıt altına alması, avukatına haber vermesi, sağlık raporu talep etmesi, kurum kayıtlarının korunmasını istemesi ve savcılık ile ilgili idari mercilere başvurması gerekiyor.

Çıplak aramanın istisnai kalması yeterli değil, tamamen işkence yasağı kapsamında değerlendirilmeli. Doktrinde önerilen temel güvenceler ise yazılı ve bireyselleştirilmiş gerekçe, bağımsız denetim ve kayıt sistemi, etkin şikayet mekanizmaları, sağlık hizmetlerinin kolluktan bağımsız yürütülmesi ve kadınlar ile LGBTİ+lar için özel koruma önlemleridir.”

Onur Yaser Can davası: ‘Dört polise 6 yıl hapis cezası’

Türkiye'de çıplak arama tartışmalarının en çok hatırlanan örneklerinden biri, 2010 yılında yaşadıklarından sonra yaşamına son veren Onur Yaser Can'ın davası oldu.

  • Dosya, yalnızca bir intihar vakası olarak değil, gözaltı uygulamaları, yapılan kötü muameleler, delil toplama güçlüğü ve cezasızlık tartışmaları açısından da insan hakları savunucularının sıklıkla atıf yaptığı davalardan biri hâline geldi.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can, 2010 yılının Haziran ayında gözaltına alındı. 28 yaşındaki Can, iki gün sonra tutanaklarda eksiklik olduğu gerekçesiyle tekrar karakola çağrıldı. Kardeşi Ezgi Can polisin, ağabeyi ve başkaları aleyhine değiştirdiği tutanakları imzalamaya zorladığını söyledi.

23 Haziran’da bir kez daha karakola çağrıldı. Ve o gün, yani 23 Haziran 2010’da, odasından çırılçıplak atlayarak intihar etti. Anne Hatice Can, oğlunun intiharından sonra kot pantolonun arka cebinde bir not buldu. Notta, “Narkotik Şube’de çırılçıplak soyulup yere çöktürülüp öksürtüldüm. Onurumla oynadılar. Korkuyordum” yazıyordu.

Oğulları Onur’un ölümünün ardından Can ailesi hukuk mücadelesine başladı. İki polis memuru hakkında "resmî belgede sahtecilik" suçundan dava açıldı. Polisler dava sırasında çıplak aramayı itiraf etti ama 2011 yılında işkence ve kötü muameleyle ilgili polisler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

Anne Hatice Can, mahkeme kararını Yargıtay’a taşıdı ama sürecin adaletsizliğine dayanamadı. 2014 yılının Mart ayında oğlu gibi pencereden atladı. İntihar ettiğinde 56 yaşındaydı. Bu süreçte sağlığı bozulan baba Mevlüt Can da 2019’da hayatını kaybetti.

Nisan 2026’da ise Onur Yaser Can ölümüne ilişkin davada karar açıklandı. Can’ın davasında belgeleri yok ettikleri suçlamasıyla yargılanan dört polis hakkında 6 yıl hapis cezası verildi.

Gezi’de çıplak arama davası: Mücella Yapıcı’nın şikayetçi olduğu iki polise hapis cezası

Gezi Direnişi sırasında polisin çıplak arama yaptığı Taksim Dayanışması sözcülerinden mimar Mücella Yapıcı ve kızı Cansu Yapıcı’nın açtığı davada, 17 Ekim 2024’te, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “işkence ve eziyet” suçundan yargılanan üç polisten biri beraat etti, ikisi 5’er ay hapis cezasına çarptırıldı.

  • Bir adım geriden: Gezi Direnişi sırasında aralarında Mücella Yapıcı ve kızının da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alınmış, 4 gün boyunca nezarethanede tutulmuştu. Aramayı yapan iki polis ve bir nezarethane amiri hakkında ise çıplak arama yapıldığı iddiasıyla olaydan 7 yıl sonra 'işkence' suçundan dava açılmıştı.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Melisa Gülbaş

Aposto editörü

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Karar almak ya da alamamak: Mutlak butlanla afetler birbirine nasıl bağlanıyor?

Demokrasi krizleri ilk bakışta afetlerle ilgisiz görünebilir. Oysa afet yönetimi literatürü tam tersini söylüyor. Türkiye'de de mutlak butlan kararıyla birlikte, belediye başkanlarının tutuklanmasıyla derinleşen siyasi gerilim sürecine bir kurumsal belirsizlik daha eklendi. Türkiye’nin deprem gerçeği ise durduğu yerde duruyor.

Gizem Kıygı

·

23 Tem 2026

Karar almak ya da alamamak: Mutlak butlanla afetler birbirine nasıl bağlanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Yeni parti gündemi: CHP'den istifa eden üyeler partiden neden ayrıldıklarını anlatıyor

CHP Genel Başkanlığı'ndan uzaklaştırılan Özgür Özel'in 83 milletvekilinin katıldığı son grup toplantısında yeni parti hazırlıklarını duyurmasının ardından partide art arda istifalar yaşandı. CHP'den istifa eden üyeler, neden istifa ettiklerini ve bundan sonra nasıl bir yol izleyeceklerini Aposto'ya anlattı.

Melisa Gülbaş

·

22 Tem 2026

Yeni parti gündemi: CHP'den istifa eden üyeler partiden neden ayrıldıklarını anlatıyor
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Britanya siyasetinin yeni perdesi: Andy Burnham dönemi ne getirecek?

Westminster siyasetinin geleneksel işleyişine karşı halk arasında biriken öfke, kendini Londra merkezli sistemin dışından geliyormuş gibi konumlandıran eski Manchester Belediye Başkanı, yeni Başbakan Andy Burnham için ilk aşamada bir avantaj sağlıyor şüphesiz. Ancak şimdilik adeta “İngiliz siyasetini kurtaracak bir halk kahramanı olarak selamlanan ve yüceltilen” karizmatik lider Andy Burnham için en büyük sınav, göreve geldikten sonra rüzgar tersten estiğinde ülkesi için anlattığı hikayeye tutunup tutunamayacağı olacak.

Batur Ozan Togay

·

21 Tem 2026

Britanya siyasetinin yeni perdesi: Andy Burnham dönemi ne getirecek?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

KKTC Doğalgaz Boru Hattı: Başarıya giden yol mu?

Türkiye ile KKTC arasında imzalanan mutabakat zaptıyla iki ülkeyi denizin altından bağlayacak doğalgaz boru hattı için çalışmalar resmen başladı. Doğu Akdeniz gaz havzası sadece Kıbrıs (Rum ve Türk kesimi olması bağlamından bağımsız) için değil, Mısır ve İsrail’de dahil olmak üzere son dönemde öne çıkan, doğalgaz rezervleri açısından da oldukça önemli bir havza. Peki bu adımın getirileri ne olabilir?

Birol Oğuz

·

20 Tem 2026

KKTC Doğalgaz Boru Hattı: Başarıya giden yol mu?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Güven ve şeffaflık: Derneklere bağış yapmadan önce nelere dikkat edilmeli?

Ahbap Derneği soruşturması, Türkiye'de milyonlarca kişinin bağış yaptığı dernek ile vakıflara ilişkin güven ve şeffaflık tartışmalarını gündeme getirdi. Peki bir derneğe bağış yapmadan önce nelere dikkat edilmeli? Bir derneğin güvenilir olduğu nasıl anlaşılır?

Melisa Gülbaş

·

20 Tem 2026

Güven ve şeffaflık: Derneklere bağış yapmadan önce nelere dikkat edilmeli?