‘Bir Oluruz Yolunda’dan ‘Siz Hepiniz Biz Türkiye’ye: Aslolan neşede ve kederde bir olmak değil miydi?

Punto Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
Yıl 2002. Türkiye ekonomisi, Cumhuriyet tarihinin en ağır finansal krizlerinden 2001 ekonomik krizinin yıkıcı artçı şoklarını yaşıyor. Bankacılık sektörü çökmüş. 20 bankanın faaliyetine son verilmiş. Gecelik faizler %760 seviyelerine ulaşmış. Yeni ekonomik programın ağır bedel ödeme dönemi yaşanıyor. Güzel günler ufukta görünmüyor.
- Üstüne üstlük Başbakan Bülent Ecevit hasta. DSP, MHP, ANAP koalisyonu çatırdıyor. Başbakan’ın önüne yazar kasa dahi atılmış. Toplumsal gerilim oldukça yüksek.
Bugün sıcak bir nostalji hissiyle hatırladığımız 2002 Dünya Kupası oynanırken Türkiye bu hâldeydi. O günlerde yüksek lisans öğrencisiydim. Eskişehir’de Porsuk Çayı’nın kıyısındaki çay bahçelerinden birinde çeyrek final maçını izlerken İlhan Mansız’ın altın golünün geldiğini, ellerdeki çay bardaklarının fırladığını ve üstümüz başımız çay içinde kendimizi sokaklara attığımızı hatırlıyorum.
Her yerde Tarkan çalıyordu ve insanlar eşlik ediyordu: “Bilirsin, zır deliyiz biz / hem yazında hem kışında nerde olsan seninleyiz!” Sonraki 24 yılda, birçok yazıda bıktırana kadar tekrarladım: “Galiba Türkiye’nin en son hep birlikte, eksiksiz olarak sevindiği an o andı!” diye.
Dünya Kupası iktidarlar için de bir fırsattır
Türkiye, 24 yıl sonra yine Dünya Kupası vizesi alınca, ben de tüm o yılları yaşayanlar gibi o günü hatırladım. Bugün içinde olduğumuz ortamı 2002 gibi uzun uzadıya anlatmanın gereği yok. Hangi tarafta olursak olalım yaşıyor ve görüyoruz. En apolitik takılanların bile Gibi dizisindeki Yılmaz karakteri misali “Her şey için çok uğraşıyoruz ya, valla bıktım ama ya” diyebildiği günler.
- Böyle bir ortamda, her şeye rağmen, futbol yine herkesi birleştirir mi? Bu sorunun cevabı bulunduğunuz pozisyona göre değişir. Kimi “birleştirir” der, kimi “birleştirmez” der, kimiyse “Bunca şeyden sonra ne birleşmesi kardeşim”...
Kim ne derse desin, iktidarların bunu fırsata çevirmek için her şeyi yapabileceği tahmin edilir. Toplumsal gerilimi azaltmak, var olan sıkıntıları unutturmak, klişe tabirle, "futbolu kitlelerin afyonu" kılmak için saha ve zemin şartları uygun gibidir çünkü.
Her mesaj kaynağıyla algılanır
Peki böyle bir anda, neden bir siyasi partinin Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından hazırlanmış bir marş piyasaya sürülür? Marşın ne söylediğine henüz gelmeden, iletişim fakültelerinde daha ilk derslerde öğretilen temel ilkelerden birini hatırlayalım: Mesaj sadece içeriğiyle değil, kaynağıyla birlikte algılanır.
Bir defa toplumunun büyük bölümünün hislerini hesaba katmadan böyle bir işe kalkışmak, amaçlanan algıyla uyumlu değil. Burada amaçlanan algının marşın sunum metnindeki “birlik, beraberlik, ortak heyecan, milyonlarca vatandaşı ay yıldızlı forma etrafında toplamak” olduğunu varsayıyorum. İletişimsel açıdan doğru olan bu çünkü.
- Baştan bir hata yapıldı, kaynak nedeniyle marşın ya da mesajın kapsayıcılığı azaldı diyelim. Yine de bir marşın titreşim yaratması mümkün mü? Yer yer solcu olmayanların bile "Ciao Bella" sevdiğine şahit olmuşluğum var. Müzik bu. Bazen nasıl etki yaratacağı tahmin edilemez.
Açıkçası bu konuda iyi bir fikir de var ortada. Çünkü marşın omurgası bir halk türküsünden alınmış. “Haydi gülüm yandan yandan yandan” kısmını duyup da içi kıpır kıpır olmayacak insan azdır bu coğrafyada. Ancak iş burada bitmiyor.
Klibe geliyoruz; savaş uçakları, savaş gemileri, otomobiller, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın görüntüleri derken iş, bir siyasi parti reklamına dönüşüveriyor. Böylece bu marşın etrafında birleşmek güçleşiyor.
“Böyle bir şey mümkün mü artık?” diye soracak olanlara da verecek cevabım yok açıkçası. Yine de futbol, voleybol genel olarak spor bazen böyle bir illüzyon yaratıyor ve hiç fena olmuyor.
Bu yaklaşım 2002’de de tartışma yaratırdı
Açıkçası 2002 yılında bir millî takım marşı yapılıp o günün cumhurbaşkanı ve sistem gereği başbakanı yer alsa yine benzer tartışmalar çıkardı diye düşünüyorum. Hatta o zamanın Türkiyesi’ndeki medya ortamı nedeniyle çok daha sert eleştiriler olabilir ve o günlerde kendiliğinden gelişen, büyük ölçüde aşağıdan yukarıya yükselen birlikte sevinme hâli sekteye uğrayabilirdi.
O günleri yaşayanlar onaylayacaktır. Siyaset neredeyse hiç karışmadı ve toplum kendi dinamikleriyle neşede birleşti. Her şeye rağmen. Üç-dört ay sonra bir erken seçim yapıldı. Öyle parçalı bir sonuç çıktı ki, siyasette bu kadar ayrı düşünen insanların neşede öyle biraraya gelmesi daha büyüleyici hâle geldi. Bugünün iktidarı da o seçimden ve demokrasi ortamından çıkmıştı hatırlarsanız.
Öne çıkan yeni bir marş yok
2026 Dünya Kupası’nın tek marşı elbette bu değil. Sanatçıların ayrı ayrı çıkardıkları pek çok millî takım şarkısı var. Hiçbiri çok öne çıkmış değil. Türkiye Futbol Federasyonu’nun desteklediği Sinan Akçıl’ın “Türkler Geliyor” marşı da yine askerî referanslar üzerinde yükseliyor ve çok benzer nedenlerle karşılık bulmuş değil.
Bunu sadece sosyal medyadaki olumsuz yorumlara dayanarak değil, 2002’de sosyal medyanın dahi olmadığı ortamda “Bir Oluruz Yolunda” şarkısının yarattığı etkiyi hatırlayarak yazıyorum. Oysa Tarkan’ın bugün bile dillerden düşmeyen “Bir Oluruz Yolunda” şarkısı, sıfırdan yapılmamış; albümündeki bir şarkının bir içecek markasının sponsorluğuyla turnuvaya uyarlanmış hâliydi.
Bugünden bakıldığında kimse bir reklam müziğiydi demiyor ama o günlerde de böyle bir algı yoktu. Tıpkı basketbol millî takımı için bir bankanın yaptırdığı “12 Dev Adam” şarkısı gibi.
Kapsayıcı bir 'biz' söylemi
Şunu hepimiz biliyoruz ki, marşlar ya da şarkılar, eğer doğru kodlarla yapılıp doğru şekilde aktarılıyorsa toplumun farklı kesimlerini ortak bir duygusal paydada birleştirebiliyor. Bunun tek önemli şartı var: Marşın gerçekten kapsayıcı bir “biz” söylemine dayanması ve kitleler tarafından yukarıdan aşağıya bir dayatmayla değil, aşağıdan yukarıya organik bir kabullenmeyle benimsenmesi.
Cumhuriyetimizin 100. Yılı için yapılan çok sayıda marşın arasından Norm Ender isimli bir rap şarkıcısının “Parla” isimli marşının sıyrılması da öyle olmuştu hatırlarsanız.
Muchacos ve 2022 Arjantin şampiyonluğu
Peki nedir bu kapsayıcı “biz” söylemi? Bana kalırsa bu söylem için dünyadan yakın tarihli iyi bir örnek var: 2022 Dünya Kupası’nda şampiyonluğu kucaklayan Messi’li Arjantin’in Muchachos şarkısı.
- Bu şarkı federasyonun ya da siyasi partinin siparişi değildi. 30 yaşındaki Fernando Romero isimli bir öğretmen, eski bir pop şarkısının sözlerini değiştirip tribünde söylemeye başladı ve olaylar gelişti.
Şarkı sokaklardan soyunma odasına, oradan bizzat Lionel Messi’nin diline dolandı. İçinde Falkland Savaşı’nın kahramanları da vardı, Maradona da. Halkın içinden doğdu, reklam endüstrisi ve diğer kurumlar onu takip etti.
- Editörün önerisi: Müzikli Dünya Kupası tarihi: Goller unutulabilir, hep bir ağızdan söylenen şarkılar asla | Ali Murat Hamarat, Punto
İspanya’nın sözsüz ulusal marşı
Günümüzde İspanya ulusal marşının sözsüz olması da yukarıdan aşağıya dayatmanın her zaman geçerli olmadığını gösteren bir örnek. Franco diktatörlüğünü hatırlattığı için 1978 yılında sözleri kaldırılan marşa, 2007 yılında yeni sözler yazılması için yarışma açılır. Yarışmayı işsiz bir mühendisin güftesi kazanır ama Franco dönemini hatırlatan “Viva Espana” sözlerini içerdiği için tepki görür ve geri çekilir.
Paulino Cubero isimli mühendisin basına yansıyan şu sözü ise marşların doğasını özetler nitelikte:
“Bu sözleri metroyla işe giden ve konut kredisi ödeyen sıradan insanların ortak vatanı için yazdım.”
Sadece bu cümle üzerinden düşününce iyi bir marşın ayak seslerini hissediyor insan. Ne var ki, çıkış amacı bu olsa da sonuç birleştirici olmamış. Bu da günümüzde bir ulusal marş ve onun sözleri üzerinde uzlaşmanın hiç kolay olmadığını gösteriyor.
Aslolan ortak bir duyguda birleşmek
Velhasıl şimdilik Tarkan’ın 2002 yılında yaptığı şarkıyı yeniden piyasaya süren çevrimiçi alışveriş platformu en doğru iletişim hamlesini yapmış gibi görünüyor. Peki Tarkan’ın sözlerinde ne vardı da, bu turnuvada bile onu aşan bir eser olmadı?
Bir defa askerî referanslar ve onlar üzerinden oluşturulmuş bir “öteki” yoktu. Zamanının ruhunu taşıyordu. Öfkeli değil, neşeliydi. Kavgaya değil, neşeli bir rekabete çağırıyordu. Gerçekçiydi de biraz: Futbolun bir delilik olduğunu hatırlatıyor ama bundan şikayet etmiyordu. Birliğe, beraberliğe vurgu yapıyor en sonunda da “o kupalar sana helal / al gel de buralar bayram olsun” diyerek işin sonunu bayram neşesine bağlıyordu.
- Yapılırken 24 yıl sonra bile bir dünya kupasında söylenir diye düşünüldü mü bilmiyorum ama tam da öyle oldu. Erken konuşmayalım tabii. Kim bilir, belki de kupa içinde şu an öne çıkmayan farklı marşlar da öne çıkabilir. Hatta bunlar yapay zekayla amatörce üretilmiş bile olabilir.
Çünkü kültür sipariş kabul etmez. Bazen sanatsal olarak bayağı görülenler bile öne çıkabilir. Soyunma odasında futbolcular, sokakta insanlar kendiliğinden hangi şarkıyı söylemeye başlarsa asıl marş odur. Çünkü aslolan ortak bir duyguda birleşmek, biz olmaktır. Hep birlikte neşelenip, hep birlikte üzülebilmektir.
Bana kalırsa millî takımımız için hazırlanan yeni marşlar bunu başaramıyor. Sağlık olsun, millî takımımız kupada başarılı olsun diyelim. O zaman belki, bir anlığına da olsa, tıpkı eski günlerdeki gibi… Kim bilir?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Punto Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Punto
Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Serena Williams’ın dört yıllık aranın ardından Wimbledon’la birlikte kortlara dönüşünü mümkün kılan fiziksel değişim, spor dünyasında yeni bir tartışmanın da kapısını açtı. Serena, profesyonel tenise dönmeye hazırlanırken yeni nesil zayıflama ilaçlarından yararlanarak yaklaşık 15 kilo verdi. Peki bir madde sizi doğrudan daha güçlü veya hızlı yapmıyorsa da ideal kabul edilen vücuda ulaşmanızı kolaylaştırıyorsa doping kapsamına alınmalı mı?

Dünya Kupası futbolcular kadar spor yazarları için de önemli bir kariyer noktasıdır. Futbolcuları takip etmek, maçları stadyumda izleyip yazmak veya anlatmak büyük anlam taşır. The Athletic yazarı Aslı Pelit için mesleki deneyim ve tatminin yanında bir önemi daha vardı 2026 Dünya Kupası’nın. Turnuvayı yeni anne olmuş bir muhabir olarak takip etti. Bir yandan maçlar hakkında yazarken ve basın toplantılarında soru sorarken diğer yandan da altı buçuk aylık kızı Milo’nun bakımını planlamakla meşguldü. Aslı’dan son bir ayın öyküsünü dinledik…

Dünya Kupası'nda Fransa-İspanya, Arjantin-İngiltere maçlarıyla finalistler belirleniyor. Fransa-İspanya eşleşmesi futbolun gördüğü en üst düzey takımlardan ikisini karşı karşıya getirirken Arjantin-İngiltere köklü bir rekabete yeni bir sayfa ekleyecek.

Arjantin'de Javier Milei hükümeti, nafaka borcu olan ebeveynleri tribünlerden uzaklaştırarak ilk bakışta alkışlanabilecek bir uygulamaya imza attı. Öte yandan aynı hükümet, kadınlara ve çocuklara yönelik sosyal destek mekanizmalarını da tasfiye etmeye devam ediyor. Arjantin'deki yeni uygulama, kadın ve çocuk haklarını gerçekten güçlendiren bir politika olabilir mi, yoksa sağ popülizmin yeni gösterilerinden biri mi?

Trump’ın FIFA Başkanı Infantino’yu arayarak Balogun’un kırmızı kart cezasını askıya aldırması futbol dünyasının tepkisini çekti. Ama aynı zamanda FIFA’nın bu tip liderler karşısında ne kadar zayıf bir karnesi olduğunu da yeniden hatırlattı.
07 Tem 2026




