aposto-logo
TR
TREN
Duende Podcast
Odak
Haftanın Dizisi
Bugünkü Destekçimiz
Haftanın Albümü

🌘 Eşsiz ruh Ryuichi Sakamoto, arı kovanına çomak sokan Swarm

Dünyaya bedel eşsiz ruh Ryuichi Sakamoto, arı kovanına çomak sokan Swarm dizisi, Altın Gün'ün formüllere sığınan son albümü.
7 Nisan - İBB Kültür AŞ - Duende
İBB Kültür AŞ ile birlikte

Filmleştirilen kitaplar İstanbul Kitapçısı ’nda Kitabı Filminden Daha İyiydi! Şehrin birçok ilçesinde kitap-kafe ve kitap-dergi konseptli şubeleriyle hizmet veren İstanbul Kitapçısı , şube sayısını artırarak ve çeşitli kampanyalar sunarak daha fazla İstanbulluya ulaşmak üzere yola çıkıyor. Nasıl? Kitapseverleri İstanbul Kitapçısı’nın Kadıköy , Karaköy , Eminönü , Müze Gazhane ve Mecidiyeköy şubelerinde bekleyen Kitabı Filminden Daha İyiydi! kampanyası, filme uyarlanmış ünlü kitaplardan oluşan bir seçkiyi %20 indirimli olarak İstanbullularla buluşturuyor. Neler var? Türkiye ve dünya edebiyatının birbirinden değerli eserlerin yer aldığı Kitabı Filminden Daha İyiydi! seçkisinde Tolstoy’dan Hüseyin Rahmi Gürpınar’a, Peyami Safa’dan Ernest Hemingway’e uzanan onlarca yazar ve eser okurları bekliyor.

Daha fazlasını öğren

Fotoğraf: Nathan Bajar

Fotoğraf: Nathan Bajar

İzleme Listesi | 42. İstanbul Film Festivali, Vortex, Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves

Duende

İzleme Listesi | 42. İstanbul Film Festivali, Vortex, Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves

Merhaba. Ofimizin önündeki ağaç, baharı müjdelercesine tomurcuklanmaya başladı. Doğanın şaşmayan döngüsünü takip etmek, ona sığınmak paha biçilemez. 

Ruhum, tüm renkleri yamacına toplayan Ryuichi Sakamoto’nun 1996 albümünü yanına alarak kabuğuna yerleşmek için istekli. Onun zamansızlığı hep içimi açtı. Geçtiğimiz hafta vefat haberini aldıktan sonra ona bir veda yazısı hazırlamak istedik. Birazdan Sakamoto’nun kırılgan ses motiflerinin sindiği bir yazı seni karşılayacak. Keyifli okumalar.

🌌 Hoşça kal Tolga Akyıldız: Müzik; insanlığın hesabını tutan bir defter, aksaklığın ritme, hataların öznelliğe dönüştüğü bir oyun alanıdır. Hayalî toprakların gösterişli bir temsili, her dinleyicinin kendi duygularını yanaştırabildiği bir liman ve raflara sığmayan gündelik birikimlerin ortak bir hafızasıdır. Tolga Akyıldız, yaşamının büyük bölümünde o ortak hafızanın oluşması, birlikteliğin korunması ve daha da önemlisi kutlanması için çalıştı. O, ülkemizde kuraklaştırılan müzik ikliminin çağlayan kaynaklarından biriydi. Tıpkı bir diğer çağlayan Çağlan Tekil gibi o da aramızdan çok erken ayrıldı. Müziğin gölgesinde, benzer tutkularla birbirine görünmez iplerle bağlı tüm insanlara selam olsun.

Neler var bu sayıda? 
🎧 İzleme Listesi: Gaspar Noé’nin ikiye böldüğü ekrandan Disney+’ın Güzin Abla’sına
🎹 Odak: Dünyaya bedel eşsiz bir ruh Ryuichi Sakamoto
💿 Haftanın albümü: Altın Gün, Aşk
🎬 Haftanın dizisi: Swarm (Yaratıcılar: Donald Glover ve Janine Nabers)

Çağlayanlara,
Taner

Duende

Duende

Her hafta sinema ve müzik evreninden söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Duende Podcast

Podcast: İzleme Listesi | 42. İstanbul Film Festivali, Vortex, Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves

Sinemalarda, evde ya da İstanbul’daki film gösterim programları kapsamında izleyebileceklerinden seçtiğimiz 10 yapım

Podcast: İzleme Listesi | 42. İstanbul Film Festivali, Vortex, Dungeons & Dragons: Honor Among Thieves

İzleme Listesi podcast'inde; sinemalarda, evde ya da İstanbul’daki film gösterim programları kapsamında izleyebileceklerinden seçtiğimiz 10 yapım hakkında kısa bilgiler var.

Şehre baharı getiren festivalden beyaz perdeye taşınan rol yapma oyununa, Gaspar Noé’nin ikiye böldüğü ekrandan Disney+’ın Güzin Abla’sına; bu hafta sinemalarda, evde ve şehirde izleyebileceğin birçok seçenek var.

Dinle

🎧 Duende Podcast: Duende’nin bir podcast kanalı var. Şimdiye kadar Aposto Radyo üzerinden yayınlanan sesli içeriklerimizi Duende Podcast kanalına taşıdık. İzleme Listesi, Keşif Sineması ve Keşif Sahnesi podcast’lerini buradaki bağlantıya tıklayıp dilediğin platform üzerinden kanala abone olarak takip edebilirsin.

Hikâyeyi paylaşmak için:
Odak

Dünyaya bedel eşsiz bir ruh: Ryuichi Sakamoto

Ryuichi Sakamoto; hayatının sonuna kadar müzikle yaşayan "profesör", maestro ve her şeyden öte bir dünya vatandaşı.

Dünyaya bedel eşsiz bir ruh: Ryuichi Sakamoto

Geçtiğimiz ve bu yüzyılın müzik dünyasının sayısız bölgelerinde izini ve mirasını bulabileceğimiz müzisyen, besteci ve piyanist Ryuichi Sakamoto, 28 Mart’ta hayata gözlerini yumdu. Sakamoto’nun 2 Nisan’da tüm dünyayla paylaşılan vefatı; birçoklarının ihtimalinin farkında olduğu, ancak açıkça konuşmadığı ya da konuşamadığı muhtemel bir durumdu. “Artık kanser hep yanımda olacak sanırım” diyerek son yedi yılını hastalıkların gölgesinde geçiren müzisyen; yaşama, olağan sona dair derin ve soyut tefekkürleriyle kendini çepeçevre saran ölüm mefhumunun etrafında dolaştı durdu o son zamanlarında.

2017’nin Async’i, rüyalar, reenkarnasyon ve insanlığın mücadelesi temaları etrafında kurguladığı müzik tiyatrosu/ses yerleştirmesi Time, bitap düşmüş ruhu ve bedeni için şifa olabileceğine inanarak kendini seslerin arındırıcılığına teslim ettiği münzevi albüm 12, Sakamoto’nun hepimizi şahidi yaptığı faniliğe içkin yüzleşmeleriydi.

Ryuichi Sakamoto New York'taki stüdyosunda. | Fotoğraf: Erik Tanner

Ryuichi Sakamoto aramızdan ayrıldığında 71 yaşındaydı. Hayatının yarısından fazlasını adadığı müzik ve sese ilişkin sayısız deneyleri, sadece yedi on yıla sıkaşamayacak bir etki alanına ulaştı. İşbirlikleriyle ve solo yarattığı; onu film soundtrack’lerinden Nokia 8800 zil seslerine, teknodan ambient’a, Tokyo’dan New York City ve ötesine seyahat ettiren üretimlerinin yansımalarını ve esinlerini gezegenin nice beklenmedik köşesinde bulmak mümkün.

Öyle ki üstünde müzisyenin doğum ve ölüm tarihlerini yazan o sosyal medya gönderisi bizimle paylaşıldığında, onu ve mirasını yâd eden; yaş, yaşam ve yaratıcılık bağlamlarında birbirinden keskince ayrılan isimleri bir araya getirebilecek nadide insanlardan birinin Ryuichi Sakamoto olduğunu tüm açıklığıyla gördüm: Flying Lotus, Massive Attack, The Cure’dan Lol Tolhurst, William Basinski, Apichatpong W. ve dahası... Kimisinin sessizliği, kimisinin elektronik müziği, kimisinin de yalnız bir sahilde izlediği denizin dalgası, herkesin Sakamoto-san’ı. Ryuichi Sakamoto’nun ölümüyle son bulmayacak hikâyesine hoş geldin.

Ryuichi Sakamoto, Roma, İtalya, 1996. | Fotoğraf: Luciano Viti

Adı Ryuichi Sakamoto, doğum yeri dünya 

Bu ara başlığı kullanmamın arkasında Ryuichi Sakamoto’nun bir demeci yer alıyor: Ryuichi, 1990’lı yılların başıyla daimî olarak New York City’de yaşamaya başlamadan önce verdiği bir röportajda “Ne olduğumu bilmiyorum. Japonya’da doğdum ancak Japon olduğumu sanmıyorum. Yabancı olma hâlini seviyorum, milletleri ve sınırları değil.” demişti. 

Onun janrlar arası müzikal kariyerini düşününce Sakamoto’nun bu yabancı, arafta ve gezgin kişiselliğinin müziğine ne kadar da içkin olduğu ayyuka çıkıyor. Tüm bunları, yani müziğini ve benliğini, zihnini ve yaratıcılığını şekillendiren hayatının erken döneminde kazandığını görüyorum.

Zira Sakamoto; II. Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış, külliyen bir yeniden inşa ve sanayileşme sürecine girerken yüzünü yerel ve gelenekselden Batı’ya çevirip geleceğe dönen Japonya’da doğdu. Ülkenin bu yeni yol haritası; şahsi favorilerimden olan Yosijurō Ozu’nun kült filmi An Autumn Afternoon’da (1962) tüm şeffaflığıyla öyküleştirilen, savaş öncesi ve sonrası nesli birbirinden radikal bir şekilde ayıran sosyo-kültürel bir kırılımın sonucuydu. Sakamoto’yu Japonya’nın geçmişinden soyutlayan, belki de onu bir Japon gibi hissetmekten alıkoyarak bugünle güncel olduran ve geleceği hayal ettirebilen bir fenomendi bu. 

Ryuichi Sakamoto’nun 1868’e kadar geri götürdüğü ve “…Japon hükûmeti yalnızca Batı kültürü ve müziğinin iyi olduğunu düşündü. Bir dolu geleneksel müziğimizi yitirdik, o zamandan beri de müzikal anlamda kökleri olmayan çiçekler gibiyiz.diyerek kabaca tarif ettiği şartlar, onun bir müzisyen ve dünya vatandaşı olarak serpilişinde de karşılıklar buldu.

 Sakamoto Roma'da bir sahnede, 2009. | Fotoğraf: Domenico Stinellis

Ryuichi Sakamoto, henüz 6 yaşındayken piyanoya başladı. J.S. Bach ve “20. yüzyılın tüm müziğine bir kapı” diye tanımladığı empresyonist piyanist Claude Debussy, Japonya’nın ötesinden zihnine ve ruhuna kazınan ilk isimler oldu. 1940’lı yıllar esnasında bebop’la başlayan ve caz müziğini swing’le big band’in tekdüzeliğinden free, avant-garde ve third stream gibi janrları metod benimseyerek bağımsızlaştıran caz devrimin en parıltı dönemi olan ‘60’larda caz müziğiyle tanıştı. İlhan Mimaroğlu’yla işbirlikleri de olan, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren enstrümantal ve elektronik müziğin çağdaş formlarına yeni perspektifler kazandıran John Cage’in işlerine aşina oldu.

Ryuichi Sakamoto, 1970 yılında Tokyo Üniversitesi’nde kompozisyon ve etnomüzikoloji okumaya başladığında 18 yıllık hayatına sığdırdığı devasa bir müzik birikimi ve ilham kaynağı vardı. Bir ayağı klasikte, diğeri çağdaş ve fütüristikte çıktığı üniversite hayatında Buchla ve Moog gibi synthesizer’ların baş döndürücü imkânlarını keşfetti. Henüz yeni yeni filizlenmekte olan ve ABD’de Silver Apples’ın, Almanya’da Kraftwerk’ün, Birleşik Krallık’ta ise kosmische şemsiyesi altında Brian Eno’un ilk popüler örneklerini verdiği elektronik müzik; Sakamoto’nun yeni odağı oldu. Ve bu odak, Yellow Magic Orchestra’nın kapılarını onun için sonuna kadar açtı. 

 Yellow Magic Orchestra Londra'nın Hammersmith Odeon sahnesinde, Ekim 1980. | Fotoğraf: Fin Costello/Redferns

Yellow Magic Orchestra’lı yıllar 

Ryuichi Sakamoto’yu Japonya’nın ötesine taşıyan, adını uluslararası müzik sahnesinde zikredilen biri olmaya götüren grubu Yellow Magic Orchestra; Ryuichi’nin köklü müzik geçmişinin derinlerinde kalan bir proje. Ancak en çok bir klasik müzisyen, film bestecisi ya da piyanist olarak şöhret kazanmış Sakamoto’nun geleceği aydınlatan, müzik yaratımında ve prodüksiyonunda ileriyi gören yenilikçi müzikal karakteri; en safi hâliyle YMO’da kristalize oldu.

Geçtiğimiz ocak ayında hayatını kaybeden Haruomi Hosono’nun kuruluşuna öncülük ettiği grubun yolu, Sakamoto’nun elektronik müziğin popüler formlarını kuluçkaya yatırdığı solo kariyeriyle kesişti. Thousand Knives of Ryuichi Sakamoto (1978) albümü, bir ikili olarak yola çıkan YMO’yu adları birbirine bitişik bir üçlüye dönüştürdü. 

Her ne kadar Sakamoto; YMO için “Bir Japon Kraftwerk yapmak istedik” dese de grubun kozmopolit bir dekora konumlanan, teknolojiyle iç içe olan ve hâlihazırda elektronik müzikle deneyler yapan hiçbir müzisyen ve grupla birebir eşleşmeyen özgün üretimleri bunun aksini işaret etti. 

Teknonun, elektro-diskonun ve chiptune gibi janrların tarihinde gezintiye çıkmak; envaiçeşit synthesizer’ların ve drum machine’lerin yaygın kullanımın ilk örneklerini aramak demek Yellow Magic Orchestra’yla, YMO içinde profesör alan çağırılan Sakamoto’yla karşılaşmak demek. YMO, synth britannia’dan Daft Punk’a, Afrika Bambaataa’dan LCD Soundsystem’e uzanan eşsiz bir ilham mirası; Ryuichi’nin müzik kariyeri için de istisnai bir sıçrama tahtası. 

Tokyo, New York ve sonsuzluk

Ryuichi Sakamoto; Yellow Magic Orchestra sıçrama tahtası üzerinden onu sayısız isimle ve projeyle buluşturan, Tokyo’dan New York City’e uzanan bir yolculuğa çıktı. 1980’li yıllarda, YMO’un de facto dağılmasından sonra devam ettirdiği ve janrlar arasında salındığı solo kariyerinin yanına yeni formatlarda üretimler ekledi. Sakamoto’nun belki de en ünlü parçası olan ve kariyeri boyunca farklı yorumlarla hayat verdiği Merry Christmas, Mr. Lawrence, ilk film müziği denemesi olan aynı adlı albümde ortaya çıktı. 

Soldan sağa aktör Jack Thompson, Ryuichi Sakamoto, David Bowie ve yönetmen Nagisa Oshima. | Fotoğraf: Jacques Langevin/Associated Press

1983 yılında onu David Bowie’yle bir film setinde buluşturan ve Ryuichi için bir dizi başka film müziği albümlerinin kapısı aralayan Merry Christmas, Mr. Lawrence (1983); Sakamoto’nun bir elektronik müzik dâhisi, sıra dışı bir klavyeci ve perküsyonist personasını maestro bir besteci kimliğiyle genişlettiği yılların başlangıcı oldu. The Last Emperor (1987) filmi için David Byrne ve Cong Su ortaklığında bestelediği soundtrack albümü, YMO’dan grup arkadaşlarının deyimiyle profesör Ryuichi’nin konservatuvar birikimiyle görkemli yapıtlar yaratma maharetini taçlandırdı; ona hayatının ilk ve tek Oscar ödülünü getirdi. 

Ryuichi Sakamoto, artık uluslararası sahnede de parıldayan isminin rüzgârını arkasına aldı. Hayatı boyunca kendisini herhangi bir ülke ya da milliyetle özdeşleştiremeyen; doğduğu, büyüdüğü ve yetiştiği her an sınırların ötesine taşan Ryuichi, 1990’lı yılların başıyla dünyanın bir buluşma noktası olan New York City’ye yerleşti. Onu kategorilerden, etiketlemelerden ve sınıflandırmalardan azade kılan ve dünyanın her köşesinden ilham devşiren zihni; aidiyetsiz Sakamoto’yu sığınabileceği, kısa süreli de olsa barınabileceği müzikten ve müzikle yaptığı evlere taşıdı.

Ryuichi Sakamoto. | Fotoğraf: Nathan Bajar

Popülaritesi yeni yeni pişen trip-hop’u benimseyen ilklerden oldu, Alva Noto’yla inşa ettiği dingin ses motiflerinde elektronik müziğin çağdaş malzemesi glitch’i kullandı, Fennesz’le müziği en salt hâline, sese indirgeyerek dinleyicisini çepeçevre kuşatan ve zaman-mekânın konvansiyonel yapısından soyutlayan ambient manzaraları yarattı

Ryuichi Sakamoto; hayatının son demlerinde ensesinden hiç ayrılmayan ölüme, onun gittikçe artan amansız ağırlığına inat çalışmaya devam etti. Hayatın geçiciliğinin farkındalığı, minimal sesli yaslara dönüştü. İnsan olmaya ve öyle yaşamaya dair felsefi sorgulamaları son iki albümü boyunca sessiz sessiz yankılandı. 

Ryuichi Sakamoto, profesör, maestro ve her şeyden öte bir dünya vatandaşı; “...bedenim başka canlılar için bir besin kaynağına dönüşebilsin diye her daim toprak altına gömülmek istedimdedi ve hayatının sonuna kadar müzikle yaşadı. Geriye sayısız zihnin ve ruhun sonsuzluğa değin beslenebileceği tüketilemez bir müzik mirası, dipsiz bir ses kaynağı bıraktı.

Hikâyeyi paylaşmak için:
Haftanın Dizisi

Arı kovanına çomak sokmak: Swarm

Donald Glover ve Janine Nabers'ın yaratıcıları olduğu mini-dizi Swarm, popüler kültür ve hayranlık kültürünün etkilerini inceliyor.

Arı kovanına çomak sokmak: Swarm

Dizi: Swarm

Yaratıcılar: Donald Glover ve Janine Nabers

Süre: 7 bölüm, toplam 245 dakika

Yapım yılı: 2023

Komedi dizisi Community ile yıldızı parlayan, Magic Mike XXL, The Martian ve Solo: A Star Wars Story gibi filmlerle beyaz perdede de oyuncu olarak izlediğimiz Donald Glover’ın çok yönlülüğünü bilirsin. Müzik dünyasında Childish Gambino olarak tanınan Glover, sinema ve müzik dünyasındaki varlığının bir harmanı denilebilecek televizyon dizisi Atlanta ile kariyerini daha da ilerilere taşıdı. 2016-2022 yılları arasında dört sezon olarak yayınlanan dizi, ABD’de siyah olmaya ve siyahların müzik endüstrisindeki varlığına dair absürt bir taşlamaydı. Dizinin toplamda 25 Primetime Emmy adaylığının dokuzu Donald Glover’a aitti: Yapımcı, yönetmen senarist ya da oyuncu olarak… Glover, Atlanta’da da birlikte çalıştığı Janine Nabers’le imza attıkları yeni projesi Swarm ile bu kez sadece kamera arkasında. 

Geçtiğimiz haftalarda Prime Video’da yayınlanan mini-dizi, dünyaca ünlü pop müzik yıldızı Ni’Jah’ya saplantılı bir hayranlık besleyen siyah genç kadın Dre’nin hayranlığının karanlık bir yöne evrilmesini konu alıyor.

Swarm | Fotoğraf: Warrick Page

Swarm'un tüm okları "Kraliçe'yi" işaret ediyor

Donald Glover’ın Atlanta’nın ardından bir kez daha müzik dünyasıyla yakından ilişkili bir diziye imza atması şaşırtıcı değil. İşbirliğini sürdürdüğü Janine Nabers’in Houstonlı oluşu da diziyle ilgili bir ipucu veriyor aslında. Houstonlı ünlüler arasında Lizzo, Megan Thee Stallion ve pek tabii ki Beyoncé var: Hani şu dünyanın en ünlü kadınlarından biri olan Beyoncé. Üstelik Beyoncé’nin hayran kitlesinin kendilerini “Bey Hive” (Bey(oncé) kovanı) olarak adlandırdığı düşünülürse Swarm (arı kümesi) adlı bir dizinin tüm okları henüz izlemeye başlamayanlar için bile “Kraliçe”yi işaret ediyor. Dizinin odağındaki Dre; yıllardır takip ettiği, dinlediği ve konserlerine gittiği Ni’Jah’ya saplantılı bir hayranlık, çekim ve adanmışlıkla bağlı. Kirasını ödeyememeyi bir Ni’Jah konserini kaçırmaya tercih etmesiyle henüz mini-dizinin ilk bölümünde izleyici için görünür olmaya başlayan saplantısı, dizi ilerledikçe Ni’Jah’nın agresif Twitter savunuculuğundan Ni’Jah için cinayetler işlemeye kadar evriliyor.

Dominique Fishback’in karakter dönüşümünü fiziğine de yansıttığı Dre çok iyi yazılmış bir karakter. Karakter dönüşümüyle, geçmişle hesaplaşmak ve geçmişi reddetmek arasında gidip gelişleriyle, sürekli başkalaşmalarıyla bu kana bulanmış yol hikâyesinin her durağında farklı bir yönünü gösteriyor bize. Birçoğuna henüz ilk karşılaştığın andan itibaren potansiyel bir kurban gözüyle bakacağın yan karakterler -ki aralarında Chlöe, Billie Eilish ve Kiersey Clemons da var- kendilerine ayrılan süreyi çok iyi kullanıyorlar. Sevdiğim yönetmenlerden Trey Edward Shults’un filmlerinden beri radarımda olan görüntü yönetmeni Drew Daniels’ın işçiliği diziyi yükseltenlerden. Keza özellikle saplantı kaynaklı bir cinayete işaret eden arı seslerini gerilimi arttıran bir enstrüman olarak kullanan ses tasarımı da öyle.

Swarm | Fotoğraf: Amazon Prime Video

"Sanrılı taşlama"


Ortalama 35 dakikadan oluşan yedi bölümlük Swarm’un benim için öne çıkan bölümleri; Donald Glover’ın yazıp yönettiği pilot bölüm Stung, tuhaf bir tarikat hikâyesine dönüşen dördüncü bölüm Running Scared ve gerçek-suç-belgeseli biçiminde kurgulanmış altıncı bölüm Fallin’ Through the Cracks. Özellikle ters köşeye yatıran, tek başına ayakta durabilen bir sahte-belgesel denilebilecek Falling Through the Cracks dizinin tümü ve finali arasında köprü oluşturuyor, gözünden kaçmış olabilecek ipuçlarını ve yeni bilgileri önüne seriyor ve bütünlüğü sağlamaya yeterli fakat finalin ucunu açık bırakacak kadar yetersiz (yani tam kararında) bir malzeme sunuyor.

Donald Glover’ın Atlanta’da ya da Bill Hader’ın Barry’de yaptığı şeyin ne olduğunu adlandırmak zor. Her ikisi de olay örgüsünün fanteziye kaçan bölümlerle sekteye uğradığı, karakterlerin en derin ve karanlık duygularının tüm çıplaklığıyla ekrana yansıdığı, biçimsel dönüşümlerle şaşırtmayı seven diziler(di). Geçtiğimiz hafta Swarm’u neredeyse bir solukta izleyip aynı tadı alınca bu alt-türe kendimce bir isim buldum: sanrılı taşlama.

Swarm | Kaynak: IMDb

Saplantılı hayran topluluklarının sorumluluğu yıldızlarda mı?


Swarm müzik endüstrisinin kendisini değil; hayranlık müessesesini absürt bir şekilde ele alıyor, eleştiriyor. Beyoncé’yi hedef tahtasına yerleştirse de onun nezdinde başka isimleri de suçluyor, sorguluyor belki de. (Twitter’da Lady Gaga’ya ya da Taylor Swift’e dair olumsuz bir görüş bildirmeyi hiç denedin mi?) Saplantılı hayran topluluklarının, “liderleri” ya da “kraliçe arıları” için her şeyi göze alan kitlelerin var olmasında ve ileri gitmesinde sorumluluğu onlara yüklüyor. Öte yandan ABD’de siyah olmakla ilgili derdi de sürüyor ister istemez Glover’ın (ve Nabers’in): Swarm, Beyoncé’nin (ya da diğer siyah ikonların) beyazların da kendisini erişilebilir ve hayran olunabilir bulmalarını sağlamak için beyazlaştığını, bunun absürtlüğünü ve yanlışlığını ima ediyor.

Film ve televizyon veri tabanlarına göre bir komedi bu. Oysa dizide kan ve vahşet, psikolojik ve fiziksel şiddet kol geziyor. Yaratıcıların Ni’Jah’nın fiziksel ve sanatsal yanlarıyla kimi temsil ettiğini saklamaya çalışmadıkları dizide Dre gibi gözü dönmüş, her şeyi yapmaya hazır bir hayran portresi çizmeleri aklıma tek bir soru getiriyor: Donald Glover’ın Beyoncé ile ne derdi var?

Nerede izleyebilirsin? Swarm, tüm bölümleriyle Prime Video'da yayında.

Benzer işler:

  • Atlanta (2016-2022, Donald Glover)
  • Barry (2018-2023, Alec Berg ve Bill Hader)
Hikâyeyi paylaşmak için:
Bugünkü Destekçimiz

Filmleştirilen kitaplar İstanbul Kitapçısı’nda

Kitabı Filminden Daha İyiydi!

Şehrin birçok ilçesinde kitap-kafe ve kitap-dergi konseptli şubeleriyle hizmet veren İstanbul Kitapçısı, şube sayısını artırarak ve çeşitli kampanyalar sunarak daha fazla İstanbulluya ulaşmak üzere yola çıkıyor.

Nasıl? Kitapseverleri İstanbul Kitapçısı’nın Kadıköy, Karaköy, Eminönü, Müze Gazhane ve Mecidiyeköy şubelerinde bekleyen Kitabı Filminden Daha İyiydi! kampanyası, filme uyarlanmış ünlü kitaplardan oluşan bir seçkiyi %20 indirimli olarak İstanbullularla buluşturuyor.

Neler var? Türkiye ve dünya edebiyatının birbirinden değerli eserlerin yer aldığı Kitabı Filminden Daha İyiydi! seçkisinde Tolstoy’dan Hüseyin Rahmi Gürpınar’a, Peyami Safa’dan Ernest Hemingway’e uzanan onlarca yazar ve eser okurları bekliyor.

Haftanın Albümü

Altın Gün’ün tutan formülü

Psikedelik Anadolu folk-rock müziğinin sansasyon grubu Altın Gün, On ve Gece albümlerinin müzikal formülünü geri çağırdıkları yeni uzunçalarlarında “artık” yavanlaşmış janr bileşimlerinin kurbanı oldu.

Altın Gün’ün tutan formülü

Albüm: Altın Gün, Aşk

Süre: 40 dakika

Plak şirketi: Glitterbeat Records

Yayın tarihi: 31 Mart 2023

Gece (2019) albümüyle Grammy adaylığı kazanan, yerel ve yabancı müzik çemberinde geniş çaplı yankılar uyandıran ve -belki de- dünyanın en tanınır “Türkçe” rock grubu Altın Gün, 5. stüdyo albümünü yayımladı.

Bir plak koleksiyoneri olan ve dünyanın dört bir tarafından gelen birçok müziğin peşinde koşan Jasper Verhulst’un 2016-2017 yılları arasında başlattığı proje, On’la (2018) hayat bulmuştu. Vokallerde ve klavyede Merve Daşdemir; saz, synthesizer, klavye ve (yine) vokallerde Yıldız Ecevit’le ikisi Türkiye kökenli toplam 6 üyeden oluşan Altın Gün, Türkiye’nin farklı coğrafyalarından geleneksel folk şarkılarını Anadolu rock’ın esiniyle yeniden yorumladı. 

On ve Gece albümüyle daha çok Barış Manço & Kurtalan Ekspres, Erkin Koray ve Cem Karaca gibi Anadolu rock ikonlarının izinden giden Altın Gün, Türk folk müziğiyle rock ‘n’ roll ve funk’ı bir araya getirdi. 2021 yılında birkaç ay arayla yayınlanan Yol ve Âlem albümleri, COVID-19 izolasyonunda yazılmış; grup üyelerinin evlerinde aldıkları demo kayıtları aralarında çevrimiçi paslaştıkları bir süreç sonunda dünyayla buluşmuştu. 

Yol ve Âlem’de ilk iki albümünün folk-rock ses manzaralarını space elektronik, disko, synth funk ve synthpop gibi janrlarla genişleten Altın Gün; ‘70’lerin Anadolu rock’ını Nur Yoldaş’ın pop’uyla değiştirdi. İki yıllık bir aranın ardından birlikte stüdyoya dönen grup, Japer Geluk’la kaydettikleri yeni albümleri Aşk’la ise bir öze dönüş gerçekleştirdi.  

Altın Gün, Aşk

Altın Gün’ü Grammy adaylığına getiren süreç; King Gizzard & The Lizzard Wizzard’da da yansımalarını bulan, Gaye Su Akyol’u Iggy Pop’un BBC 6’teki radyo programında dahi birden fazla kez dinlememize vesile olan Anadolu rock janrı için tazelenen ilgiyle yakından ilgili. 

Batılı kulakların uzağında kalan ve Jasper Verhulst gibi müzik geek’leri için bir hazine niteliği taşıyan ‘70’lerin Anadolu rock’ını sıra dışı bir ses olarak küresel sahneye taşıyan Altın Gün, Türkiye’nin folk müzik geleneğini günümüzde de karşılık bulacak yorumlamalarla buluşturdu. 

Grup birçok dinleyicisi için Türkçe sözleriyle aşılamayacak bir dil bariyerinin arkasında yaşanabilecek bir deneyim vadetse de Altın Gün’ün psikedelik folk-rock adaptasyonlarının ayakları yerden kesen enerjisi bunu telafi etti. Zira grup kimilerine göre “bir Türk düğününde dans edilebilecek bir müzik yapıyordu”. Verhulst’un melodik bas gitarının Yıldız Ecevit’in elektro bağlamasıyla etkileşimi ve Ecevit’le Daşdemir arasında mekik dokuyan retro titreşimli vokalleri bir tarafa,  grubun demode kayıt metotlarıyla cömert synthesizer kullanımına borçlu olan buğulu funk ses manzaları diğer tarafa; şenlikli Altın Gün müzik dünyasının bir alametifarikası bu düğün havası. Ayrıca, grubun âdeta bir kutlama havasında geçen ve seyirciyle bire bir iletişim hâlinde olan konserlerini de bunun bir şahidi olarak görmek mümkün. 

Öte yandan tüm bunlar, Altın Gün’ü kültürler ve on yıllar arası bir elçi olarak konumlayan haklı algılanışları ötesinde, yaratıcı müzik üretimiyle öne çıkan ve antika müzik meraklarını heyecan verici yeni boyutlara taşıyan bir grup olarak tarif etmemize yeter mi emin değilim. Grup, onlarla özdeşleşen psikedelik Anadolu folk-rock ses bilinçaltlarına 2021’deki çifte albümleriyle elektronik müziğin synth’e bulanmış, drum machine’li hülyalarını getirmiş olabilir. Ancak bunun Altın Gün’ün özgün üretimlerden ziyade ödünç alınan müzikal miraslarla hareket eden bir grup olduğu gerçeğini değiştirdiğini düşünmüyorum. 

Tüm bunlar Altın Gün’ün düpedüz taklitçi ve dinlemeye değer olmayan üretimler yaptığı anlamına gelmiyor tabii ki. Günümüzün janrlar arası hibrit müzik dünyasında rock ‘n’ roll’un istisnai bir devrini pop’la, bir erken ‘80’ler New York mirası disko müziğini Mustafa Özkent’in funk’ıyla bir araya getirerek bir çekim merkezi yaratmak şapka çıkartılacak bir iş. Ancak bu iş nefesleri kesen, ufuk açıcı fikirler taşıyan bir yenilikçiliği hiçbir zaman taşımadı.

Grubun son albümü Aşk da bundan nasibini aldı. Altın Gün’ü altılı olarak yeniden stüdyoda bir araya getiren albüm süreci, 2021’in synthpop rüzgârından sonra grubun folk rock köklerine banal bir ziyaretle sonuçlandı. Drum machine vuruşlarıyla dolu, synthesizer’la yıkanmış ve sisli bir atmosferi öne çıkaran şarkılarını rafa kaldıran grup; psikedelik uzamlara yerleştirdikleri bangırtılı Anadolu rock’ı canlandırdıkları yeni albümlerinde temellendikleri ‘70’li yıllara bir aşk mektubu daha yazdı. 

Aşk’ın retro stüdyo ve kayıt ekipmanlarına (albüm kasetlere kaydedildi) sıkışan, Altın Gün aracılığıyla dirilen Anadolu folk şarkıları; grubun On ve Gece albümlerinde çalıştığını gördüğü formüllerin bir başka eseri: Dans ve şenlikle, alışılagelmedik müzikal bir bileşimin kutlama havasıyla dolu. Ancak yolculuklarının başında taze olduğunu tartışabileceğimiz o bileşim, maalesef Aşk albümünde yavanlaşmış bir paket üretimden fazlasını sunamadı. 

Alternatif işler:

  • Grazia - Grazia
  • El Michels Affair - Yeti Season
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta sinema ve müzik evreninden söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta sinema ve müzik evreninden söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

İstanbul

Gaspar Noé

Disney

Güzin Abla

müzisyen

reenkarnasyon

Async

New York

+45 more

İLGİLİ OKUMALAR

0%

;