aposto-logo
TR
TREN
Bu hafta nelerimiz var
20'lik Olmayan 20'likler
20'lerde 20'lik
devr-i alem
Çerezlik Hikayeler

Mekânlı Bülten

Mangal, İsveç ve Vedat Milor!
Serra Utkum İkiz

Serra Utkum İkiz

Selam 20’likler!

Nasılsınız? Bu hafta hepinizi evinizden çıkarıp farklı mekânlara götürüyoruz. Şu tam kendi evimizin kapısını kapatmadan bir kere daha anahtarlarımızı kontrol ettikten sonra karşılaştığımız dünya; sokaklar, kafeler, sofralar, parklar, sahiller, misafir evleri, dağlar, çayırlar, müzeler. Bir yeri yer yapan, bize nefes aldıran, öğreten, bazen çok yediğimiz için pantolon düğmemizi açtıran, güldüren, ağlatan o mekânlar. 

New York kapanış turnemi yaparken ( detaylar bir başka zaman) şehrin binaları ve kaosu arasında serap sanabileceğiniz Elizabeth Street Garden’da biraz oturdum. Evime yakın bu topluluk bahçesine adım attığınız an kuş sesleri dışında tüm seslerin kısıldığını hissediyorsunuz. Çimlerin üstünde oturup kitaplarını okuyanlar, güneşin altında köpekleri ile birazcık kestirmeye gelen mahalleliler, çiçeklere narin bir şekilde dokunan bahçenin bakımından sorumlu gönüllüler, heykeller, rüzgar çanları, bu bahçe de şehirden bir kaçamak yapmak için alan sağlıyor. Devlet bu bahçeyi yıkmaya çalışıyor — mahalleliler ve bahçe-severler ise bunun olmaması için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Şehirlerin yeşilliğe ihtiyacı var. Böyle mekânların değerinin anlaşılmaması beni çok sinirlendiriyor. 

Gelelim Türkiye’ye. Geçtiğimiz yılın orman yangınlarının yarası daha kabuk tutmamışken, Salı günü Marmaris’te çıkan yangınların haberini aldık.  Bu yangınların tekrarlanmaması lazım, yeşili ve maviyi koruyabilmemiz lazım. Etkisini giderek daha çok hissetmeye başladığımız iklim krizini durdurmak bizim elimizde —  aynı zamanda getirdikleri ile de seri ve etkili bir şekilde mücadele etmek. 

Mekân dedik. Aklıma gelen başka bir tanesi de Beyoğlu. Aktivizmin, direnişin, birlikteliğin mekânı Beyoğlu. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası etkinliklerinin "huzur, güvenlik ve esenliğin korunması"  amacı ile kaymakamlık tarafından yasaklansa da geri adım atılmayacağı ve tüm renklerin bir araya geleceği güzel Beyoğlu. Mekânlar bizi ülkenin ve dünyanın karanlığına rağmen bir araya getiren yerler. Önemliler. Onları korumak, onları temiz ve güzel tutmak bizim elimizde. Hepimizin sorumluluğu. İyisiyle, kötüsüyle mekânlar bizim. 

Harika bir bülten ile sizlerleyiz. Bu arada +1 Gezgin Salon Festivali’nde bilet bulabilenlere iyi eğlenceler. Artık hepinizin Instagram hikayelerinden izleyeceğim. 

Hepinize bol kucak!

Yasmin

Bu hafta nelerimiz var

20'lik Olmayan 20'likler'in on birinci konuğu Vedat Milor. Alara'nın kanalına bu sefer ben de dahil oldum, çok keyif aldığımız bir yazı ve röportaj ortaya çıktı! 

 20’lerde 20’lik için Ezgi, "Mekanlara Saygı Duymak Üzerine" bir yazı yazdı. 

devr-i alem kanalında harika çizimleri ile tanıdığımız Serra Utkum İkiz, İtalya, Macaristan, Ermenistan, Rusya (Sibirya) ve Hindistan’dan insanlara Türk mutfağı ile ilgili sorular sordu. Tüm bu yazının ilham kaynağı ise İsveç kültüründen bir anekdot. 

• Son olarak Çerezlik Hikayelerde sizlerden sofra anılarınızı paylaşmanızı rica ettik! Hikayeler sizden, görseller ise Serra'dan!

İyi okumalar! 

20'lik Olmayan 20'likler

On Bir: Vedat Milor

20’lik Alara ve Yasmin’den 20’lik olmayan Vedat Milor’a 6 soru: “Yaşlanan çoğunlukla vücut oluyor. Zihnen buna paralel bir yaşlanmadan söz etmek zor.”

On Bir: Vedat Milor

Yazı: Alara Demirel & Yasmin Güleç

Görseller: Irmak Hacımusağolu

Vedat Milor’la nasıl tanıştığımı anlatırken şahane bir hikâyem olsun isterdim; gelin görün ki yok. Soğanlı veya soğansız menemen tartışmasına da girmeyeceğim. Twitter’da yaşçı olmayan bir noktadan belli kapitallere sahip insanlara hayran olduğumu söyledikten sonra, Yasmin’le bu röportajı nasıl “kaptığımız” üzerine birkaç kelam edeyim: İnanç, arkadaşlığımız ve yaydığımız enerji. Eh, bir de alçak gönüllülük sanırım. Şimdi sözü Yasmin'e bırakacağım çünkü bu heyecanı keyifle onun hak ettiğini düşünüyorum. 

Vedat Milor’la, tahmin ediyorum ki, çoğunuz gibi 2007 yılında başlayan Tadı Damağımda programıyla tanıştım. Onu Twitter’dan takip edip, Hesap Lütfen adlı kitabını okuduktan sonra bir kere daha tanıştığımı hissettim. İlk karşılaşmamız sanki uzun bir masanın iki ucundaydı, sadece bir kere selamlaşabilmiştik. Bu ikinci sefer, birkaç şey sipariş verdikten sonra dolan küçük yuvarlak bir masada teke tek konuşuyormuş hissiyatını vermişti. Hesap Lütfen, bir açıdan, Milor’un tüm birikimlerinin ürünü; toplum sosyolojisi, politika, felsefe, ekonomi, kültür, sanat gibi konuları içinde barındıran ve Milor’un çok yönlülüğünü gösteren bir kitap. Bu kadar anlatmışken, ekleyeyim, okumanızı tavsiye ediyorum; hem Milor’u biraz daha tanımak hem de kendinizden bir parça bulmak için.  

Yeme, içme sevdasından iş mi olur?” diyenlere cevabımdır Vedat Milor. Akademik birikiminin etkileyeciliğinden bahsetmiyorum bile. Lisansüstü eğitimi için University of California, Berkeley’e gitmiş; tezini tamamlamak için 9 ay Paris’te yaşamış. Akademik hayatı o dönemlerde daha sosyoloji ve ekonomi taraflarına kaysa da geri kalanında şarap ve yemek ilgisiyle dolup taşmış. Yemek ve şarap eleştirmeni kimliği oturmadan önce Dünya Bankası’nda çalışmış, araştırma yapmış, öğretim görevlisi olarak dersler vermiş. Kısaca birçok farklı hayat yaşamış, hayatının farklı noktalarında bırakın mesleğini, tamamen alanını değiştirmiş. Bu kişisel terroir da Milor’u 20’lik olmayan bir 20’lik yapıyor — o, deneyen ve durmayan biri. 

Gurme değilim. Ancak ürettiğim hemen her şey yemekle ilgili,” diyen Milor’u Alara’yla şarabını yudumlarken yakaladık, iki sandalye çekip birkaç soru sormadan duramadık. Şu an bu cümleleri yazdığıma inanamıyorum ama bu haftanın 20’lik Olmayan 20’lik’i, Vedat Milor. İyi okumalar ve bu sefer cidden, şerefe! 

Yaşlanan çoğunlukla vücut oluyor. Zihnen buna paralel bir yaşlanmadan söz etmek zor. Hayal gücü ve gönül açısından kendimi çok uzun zamandır aynı hissediyorum diyebilirim.

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu


Kaç yaşındasınız? Kaç yaşında hissediyorsunuz?

1955 doğumluyum. Yani şu anda 66 yaşındayım. Yaşlanan çoğunlukla vücut oluyor. Zihnen buna paralel bir yaşlanmadan söz etmek zor. Hayal gücü ve gönül açısından kendimi çok uzun zamandır aynı hissediyorum diyebilirim. 

Belki şunu da vurgulamam gerekir: Okuyarak, yeni şeyler keşfederek tek düzeliğin önüne geçmek lazım. Zihnen bunu başardığımızda, yaşlanmanın da bir anlamda önüne geçmiş oluyoruz. 

Bi’ 20’lik açsak ve sorsak: Hangisini açsak ve yanına ne yesek? 20’lerine yaklaşan insanlara öneriniz nedir?

20'lik yerine bir şarap açmayı öneririm! Böylece yaş almayı, yıllanmayı olumlu bir bağlamda ele almış oluruz. Hemen ekleyeyim. Son dönemde şarap dışındaki içkilerle yemek eşleşmeleri furyası başladı. Ben bunu biraz sakıncalı buluyorum. Tabii ki neden keyif alıyorsanız onu yapmak gayet normal ama gastronomik açıdan gerçek şu: Çoğunlukla hiçbir içki yemekle şarap kadar iyi eşleşmiyor. Şarapla yemek birleşince 1 + 1 = 3 oluyor. 

20'lere yaklaşan arkadaşlara kendilerine yatırım yapmalarını tavsiye edebilirim. Tipik Amerikan rüyasında olduğu gibi iyi ev, iş, araba peşinde koşmak yerine kendilerini iyi yetiştirmeye çalışmalılar. Çok ülkeyi tanımak, çok insan tanımak, çok okumak... Öğrenmeye “aç” olmak mühim. Ekonomi bozuldukça zorlaşan şeyler bunlar, farkındayım. Ama imkânlar ölçüsünde gayret etmeli.

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu


20’lerinize yaklaştığınız dönemlere dair bir “Menemeni soğansız yemiştim,” dışında bir “keşke” ve bir “iyi ki” nedir? 

Masa tenisine erken yaşta başladım ve çok iyiydim. Tenise 20 yaşında başladım. Keşke ona daha erken başlasaydım. 

Paris'te Galatasaray Lisesi'nden bir arkadaşımla yemeğe gitmiştik. Kendisi kavgalarda kafa atardı. İstiridye tabağı geldiğinde, o dönemlerde her şeyi yemeyen biri olarak, onu yemeyi reddetmiştim. Arkadaşım da yemezsem kafa atacağını söylemişti. Yedikten sonra hayli beğenmiş ve yemekte daha maceracı olmaya karar vermiştim. İyi ki “Sana kafa atarım bak,” demiş ve yine iyi ki o kafayı atmasına gerek kalmamış! 

20’li yaşlarında Türkiye’nin nasıl bir yer olacağını öngörüyordunuz? 20’lik Vedat, tweet’lerini okusa ne derdi?

O yaşlarda Türkiye'nin sosyal ve kültürel anlamda bu kadar geriye gideceğini düşünmüyordum açıkçası. Türkiye'nin giderek daha eşitlikçi ve demokratik bir yer olacağını zannediyordum. Zaten o dönemlerde hep kafamda Türkiye'ye dönme niyeti vardı. O açıdan çok geriye gittik. Demek ki öngörülerim Bitcoin ve NFT'de olduğu kadar iyi değilmiş o zamanlar! 

Peki 20'lik Vedat Bey tivitlerimi okusa ne derdi? Belki de yabancı gelebilirdi çünkü hayatının büyük bir kısmını ABD’de geçiren biri olarak atıyorum onları. İçinde ciddi oranda, yabancı dildeki deyişiyle, ironi ve sarkazm var. Bu bazen çok komik sonuçlar veriyor. Tivitlerimin çoğunun gayriciddi olduğunu anlamayanların cevapları okumaktan en çok keyif aldığım tivitler. Belki de 20 yaşındaki Vedat da benzer bir cevap yazardı! 

İllüstrasyon: Irmak Hacımusaoğlu


Son birkaç haftadır İsveç kültürünün misafiri sofraya davet etmemesi üzerinden sofra etrafında bir araya gelmenin birleştirici bir güç olmasıyla ilgili meme’ler görüyoruz — bu birleştirici güç bağlamına katılıyor musunuz? 20'lik Vedat’ın deneyimi bu konuda değişti mi? Yeni nesillerin bu yemek kültürünü benimsemesinin önemli olduğunu düşünüyor musunuz?

İsveç'le ilgili husus tabii bağlam olarak biraz farklıydı. Ben sofrayla ilgili şuna değinmek istiyorum: Sofrada birlikte yemek yemenin azalması nesiller arası uçurum farkını da artıyor. Nesillerin birbirini tanıması açısından bu önemli. Biz bu şekilde yetiştiğimiz için belki de büyükler tarafından takdir edildikçe özgüven kazandık. Belli hayat derslerini öğrendik. 

Beni en rahatsız eden kamplaşmalardan bir tanesi nesiller arası kamplaşmalar. Bunu artık reklamlarda falan da görüyoruz. Bunun üzerine odaklanılıyor. Postmodern kapitalizmin de işine gelen bir şey olduğunu söyleyebiliriz belki de. Amaç nesillere göre farklılaşmayı keskinleştirmek ve tercihleri çeşitlendirmek. O açıdan bence sofra kültürünün bahsettiğim açılardan etkisi mühim.

Gençliğinizde durmadan yediğiniz ve hâlâ yediğinizde sizi gençliğinize götüren bir yemek var mı? Hangisi?

Babamın evinde çalışan Arzu Hanım’ın yaptığı keşkekleri unutmak mümkün değil. Aynı seviyede keşkeğe denk gelmedim. Ama ne zaman keşkek yesem Proust'un madlenleri gibi beni geçmişe götürdüğünü söyleyebilirim.  

Hikâyeyi paylaşmak için:
20'lerde 20'lik

Mekânlara Saygı Duymak Üzerine

“Yani mekân daima iyisiyle kötüsüyle hayatımızın odağı konumunda.”

Mekânlara Saygı Duymak Üzerine

Yazı: Ezgi Zora

Şu an belki gün doğumuna tanıklık ediyorsun, belki dolunayda muazzam keyifli bir konserdesin, belki bir öğle vakti sıcak havaların şerefine karpuzunu soğuk soğuk yiyorsun...

Karpuz demişken çocukluğum gözümde canlandı. Deniz kenarında büyüdüğümüz için deniz programımız daima hazırdır; gidilecekler, götürülecekler, yenilecekler… Güneş doğar doğmaz uyandırılır, bir gözümüz açık bir gözümüz kapalı, üstümüze ne bulursak giyip hoop sahile ineriz! Henüz uyku güzeli insanlarımız derin uykusundayken biz mavinin tadını, el değmemişliğini o vakit yaşardık. Ta ki annemiz: “Çocuklaaar kahvaltı hazır, haydi ‘masayaaa’!” diyene kadar. 

Hayatımızdaki Ruhsal Dinamizmi Sağlayan Mekânlar

Hayal ettiğiniz gibi mekân on numara beş yıldız, denizin serinliğinin verdiği dinamizmle yenilen simit, peynir, karpuz üçlüsü… Keyfimize diyecek yok fakat bir yere kadar! Yavaş yavaş “mekânlar” kavramına doğru yürümek istiyorum. 

Günlük hengamenin içinde kaybolurken, kendimizi unuttuğumuz, çıkmazlardan çıkamadığımız anlar hep vardır. Kimi dönem bu durumu daha yoğun yaşarız. Veya farz edelim ki çooook  mutlu bir haber aldık içimiz kıpır kıpır. Kendimizi bir mekâna atarız. Bu mekân deniz kıyısında bir restoran, bir kafe, bir çay bahçesi, bir alışveriş merkezi olabilir. Yani mekân daima iyisiyle kötüsüyle hayatımızın odağı konumunda. Benim son zamanlardaki favori mekanım tahmin edilmesi zor olmayacağı gibi deniz kenarında ufak bir masa iki sandalye…

Geçtiğimiz hafta sonu, haftanın  yorgunluğunu bir nebze olsa atmak adına kıyıda kahvaltı yapma fikrini uygulamaya koyduk. Yine sabahın en erken vakitlerinde gerekli eşyaları alarak uzaktan yemyeşil bize bakan gösterişli ve gölgesi bol bir çamı gözümüze kestirip yanına iliştik. Keyfini sürmek istediğimiz ortamı kurmaya yeltenirken kıyısına iliştiğimiz koca çamın altının ve etrafının adeta çöplük olduğunu görmek o an ağzıma gelebilecek tüm nefret kusucu tabirleri kullanmama yetti! Bu nasıl bir vahşettir! Bu; ormana, denize nasıl bir kıyımdır? Daha geçen yaz bu vakitlerde Akdeniz’den başlayan yangın harekâtı tüm Türkiye’yi ve dünyayı vurmadı mı? Telef olan hayvanlar, yanan evler cabası … Ve bizler bu durumu burnumuzun dibinde soluya soluya iliklerimize kadar yaşamışken bu insan dışılık neden? Görüntünün trajikomik yanı çoğunlukla öbek öbek bir kenarda duran çeşitli plastik ve cam atıkları bir çöp poşetine koymanın zahmeti ve süresinin ne kadar olabileceği! Kahvaltı diye geldiğimiz mekanda  mıntıka temizliği yapma şerefine nail olduk. 

Okyanuslar, plastikler

İnsanlarımızın bilinçsizce ya da bilinçli (!) şekilde yeryüzünü, güzelim mekanı yok sayması kabul edilebilir bir durum asla değildir. Artan nüfusla birlikte yok edilen yeşilin, mavinin kıymeti henüz anlaşılamamış (!)  Özellikle plastik atıklar, dünya yüzeyini %70 kaplayan okyanuslardaki 1 milyon canlının her yıl ölümüne neden oluyor. Bununla beraber önümüzdeki 30 yıl içinde denizlerdeki, okyanuslardaki balıkların yerini plastiklerin alacağı öngörülüyor

Bireysel sorumluluk, duyarlılık, farkındalık

Söz ettiğim orman yangınları, denizlerin kirliliği (müsilaj sorununun patlak verişi), elektrik kesintileri, düzensiz yağışlar, depremler, tsunami ve dahası… Dünya bir denge merkezi; insan da dengeleyici unsur. Burada herkese birbirinden farklı sorumluklar yüklenmiş. Bunun yanında da toplumsal sorumluluklar dediğimiz ortaklıklarla dengeyi kurmaya çalışmalı.

Hani o mangal yakıp, masanı donattığın, yeşilin her tonunun hakim olduğu güzelim ağaçlara bakıp derin nefes aldığın; fonda anılarına döndüren, geleceği hayal ettiren müziklerin çaldığı, buna denizin ve bir masa, sandalyenin eşlikçi olduğu bu yerleri sen korumazsan ne miras kalabilecek ne de ruhunu okşayabilecek. 

Benim gördüğüm manzara; benim hayalimdeki mekanla uyuşmadı, uyuşmuyor. Hayatta keyif alınabilecek ortamların tertemiz kalabilmesi dileğiyle…

Hikâyeyi paylaşmak için:
devr-i alem

Dünya yemekleri, Türk mutfağı ve mangal

Biz sorduk siz cevapladınız!

Dünya yemekleri, Türk mutfağı ve mangal

Yazı: Serra Utkum İkiz

Dünyanın neyi, nasıl yediğine olan merakımızı alıp geldik. Merakımız başlatan olay, muhtemelen herkesin duyduğu, İsveç’te misafirlere ikram verilmemesi (ya da yemeğe çağrılmamaları). Biz de Türkiye’de misafirlik ve yemek kültürüyle bunu kıyaslamadan duramadık; anneannenin 'yavrum doymamışsındır sen'leri, restoranda gelen sonsuz ikramlar ve yeşil alan görünce istemsiz oluşan mangal yapma dürtüsü üzerine düşünmeye başladık.

Buna girişmeden önce sizi Reddit’e ve kültürel farklar üzerine sorulmuş bir soru ile bütün bu sürecin başlangıcına götürüyorum. Soruya bir kişi İsveç kültüründen bir anekdot ile cevap verdi: Misafirlikteyken, ev sahibi arkadaşını ailesinin yemeye çağırdığını ve ona başka bir odada beklemesinin söylendiğini, yemekten sonra da arkadaşının normal bir şekilde geri geldiğinini paylaştı.  Cevaba birçok kişi buna benzer anıları ile destek verdi. Olayı başlatan soru.

Bunun üstüne, bizde Türkiye’deki mangal ve yemek kültürünün diğer yerler ile ne gibi farkları olabilir diye düşünmeye başladık. Bir grup yabancıya yemek kültürleri, Türk yemekleri hakkında düşünceleri ve mangal yapmak gibi bir şeyin onların kültüründe olup olmadığı ile ilgili sorular sorduk. Bazı sonuçlara varmaya çalıştık.

İtalya, Macaristan, Ermenistan, Rusya (Sibirya) ve Hindistan’da yaşayan kişilerden cevaplar aldık!

***

Janka, 21, Macaristan

Macaristan’ın geniş bir yemek kültürü var. Tarifler nesiller boyunca aktarılıyor, her ailenin yemekleri yapmak için tercih ettiği yöntemler birbirinden farklı, bu da yemekleri benzersiz kılıyor. Her zaman büyükanne, büyükbaba ve ebeveynler bu yemekleri en iyi yapar! Mangala benzer bir şey burada da var. Farklı türdeki etleri, sosisleri ve sebzeleri açık ateşte şişte kızartıyoruz, mangal gibi. Taze ekmek ve salata ile yiyoruz. En yaygın olanı domuz pastırması kızartmak ve yağı bir ekmeğin üzerine koymak — bu aile ve arkadaşlar ile yaptığımız bir etkinlik. Ben ve arkadaşlarımın çoğu vejetaryen ve vegan olduğumuz için tofu, bitki bazlı sosis ve her türlü sebzeyi kızartıyoruz. Buna bayılıyorum. Ek olarak, Türk yemekleri ve kültürü hakkında fazla bir şey bilmiyorum ama bu konuda daha fazla şey öğrenmeyi çok isterim.

Alessia, 23, İtalya

İtalya'da yemek bir sanat biçimi ve en çok sevdiğiniz insanlarla vakit geçirmenin bir yolu olarak görülür. İtalya'da çok sayıda barbekü yapma türü var, birlikte vakit geçirmek için bir fırsat olduğunu söyleyebilirim. Maalesef hiç gerçek Türk yemeği yeme fırsatım olmadı, sadece döneri denedim.

Nikita, 31, Hindistan

Bölgeler arası yemek çeşitlerinin çok farklı olduğunu söyleyebilirim. Sebze ve baharatlara çok önem veriyoruz. Çoğu aile, evde en az 2-3 tabaktan oluşan yemek düzenlerine sahiptir. Hindistan'da geleneksel olarak birkaç yöresel yemek dışında mangal gibi bir şey yok ama Bihar'daki Litti Chokha buna benzer. Türk ekmeği, Shwarma, çorbaları ve kebap çeşitlerini denedim. Lezzetli ve Asya-Avrupa paleti arasında buluyorum.

Anastasia, 32, Rusya

Rusya çok uluslu bir ülke ve bu sayede birçok farklı yemek var. Sibirya'da hem geleneksel Rus yemekleri var: pancar çorbası, Melmeni, balık çorbası ve ayrıca yerel yemekler de bulunuyor. Örneğin, Moğol yemeklerinden etkilenen Buryat yemekleri: Buusi, Khushuurs, Khuitsa. Avrupa ve Asya mutfağına sahip birçok restoran da bulunmakta. Suşi hemen hemen her restoranda servis ediliyor.

Tatillerde aile bir araya geldiğinde büyükler  yemek yapmayı çok sever. Örneğin, özel yemekler var: Yeni yıl içi zeytin yağlı salata ve yaz aylarında soğuk Okroshka çorbası. Rusya'da mangal yapmak çok yaygındır (biz ona Shashlik adını veriyoruz). Sadece doğada ve güzel havalarda yapmıyoruz, bu bizim için özel bir ritüel. Birçok insanın bu etkinlik için doğaya çıkıp ardında bir çöp yığını bırakarak gitmesine üzülüyorum. İnsanların zihnindeki yemek kültürünün daha çevre dostu olmasını dilerim. Doğa ve dinlendikleri yerler bu kadar kirli olmaması gerektiğini düşünüyorum. En sevdiğim Türk yemeği: balık-ekmek ve dondurma. İstanbul'u ziyaret ettiğimde beni en çok bu yemekler etkilemişti. Baharat çeşitliliği açısından Türk yemek kültürünü çok seviyorum. Yemeklere inanılmaz bir katkısı olduğunu düşünüyorum.  Türkiye'deki baharatların kalitesi (maalesef Rusya'da böyle bir şey yok) çok iyi ve sumak en sevdiğim.

Margarita, 27, Ermenistan

Ağırlıklı olarak tuzlu ve baharatlı yiyecekleri tercih ediyoruz. Ayrıca et yemeyi çok severiz. Mangal yapmak, bizim kültürümüzde de çok yaygın bir şey. Çocukluğumda aile büyüklerimizle bunu çok fazla yapardık, şu anda da arkadaşlarımla böyle etkinlikler yapıyoruz. Böyle anılarım çok fazla diyebilirim. Türk yemeklerinden baklavayı çok seviyorum. Türk yemeklerini bildiğim kadarıyla kültürel olarak kuzeniz denebilir.

***

Gelen cevaplara baktığımızda aslında ne kadar farklı coğrafyalardan insanlar olsak bile birçok ortak noktamız olduğunu görmek mümkün. İtalya'dan Sibirya'ya kadar sevdiğimiz insanlar ile bir arada vakit geçirmek için mangal yapmak gibi bir eylemde bulunuyoruz. Farklı kültürlerin benzer şekilde bir araya geldiği yer aslında sofralar, belki de sevdiklerimizi görmemizin bir bahanesi bile diyebiliriz.

En yakın zamanda bol eğlenceli bir sofrada sevdiklerinizle buluşmanız dileğiyle!

Hikâyeyi paylaşmak için:
Çerezlik Hikayeler

Çerezlik Hikayeler: Sofralar

Hikayeler sizden, çizimler Serra Utkum İkiz’den!

Çerezlik Hikayeler: Sofralar

Görsel: Serra Utkum İkiz

Çerezlik Hikayeler’de bu hafta konumuz bana göre bizi en keyifli (ve lezzetli) şekilde birleştiren yerlerden biri: sofralar! Ne olursa olsun, bir sandalye çekip her şeyi birkaç saatliğine görmezden gelebileceğin, lezzetli şeyler yediğin, kültür, politika, sanat, aşk konularının bir bir açıldığı o güzel sofralar. 

Pandemi döneminde ailemle her akşam sofrada bir araya geldik. Küçük bahçemizde hasır amerikan servislerimizi masaya yerleştirdik, yemekleri yerken şarap açtık ve saatlerce konuştuk. Köpeklerimiz Simba ve Rico, eksik olmadılar, sandalyede oturup kafalarını masaya yasladılar. Yalvaran gözlerle bizden yemek istediler — çoğu zaman dayanamadık, bir şeyler verdik. O yüzden biraz şımardılar. O sofrada bazı günler ağladım, bazı günler de güldüm. Sonra da gülmekten ağladım. Arkadaşlarımla doğum günleri kutladım, ailemle yeni yılı kucakladık. O masanın etrafında çok hikaye topladık. Toplarken de bir güzel yedik. 

Bu sefer aldığımız hikayeler beni şaşırttı; bazıları mutlu, bazıları çok üzücü hikayeler paylaştılar. Aslında çoğu hikaye birçok duyguyu içinde barındırdı. Eee zaten burası 20’lik, her duyguya alan açıyoruz. 

Çerezlik hikayeler duyurularını 20’liğin Instagram, Twitter ve Linkedin sayfalarından yapıyorum. Takip etmenizi şiddetle öneriyorum. Gelin, çok eğleniyoruz. 

Esra Ece K., 28

Kardeşim Burcu'nun doğum gününü ilk kez kutlayacaktık. Tam olarak kaç yaşına giriyordu aklımda değil ama pastaya masada ayakta durarak üfleyebildiği bir yaştaydı. Pastanın üstündeki bir mum da yaşını gösteriyor olabilir. Annemle sabah erkenden uyanmış kekinden sosuna kadar çikolatalı ev yapımı bir pasta yapmıştık. Kimler gelebilecek emin değildik o yüzden sadece bir pasta yapmıştık. Bir de annemin peynirli küçük poğaçalarını. Hava karardığında dayımlar elinde pastaneden alınmış bir pasta ile gelmişlerdi. Doğum günü çocuğu kardeşim olsa bile o masanın etrafındaki her çocuk böyle bir kalabalığı bulmuşken pastayı üflemek istiyordu, buna ben de dahildim. Aklımda en belirgin kalan şey o gün kimsenin ülkenin herhangi bir durumuna dair tartışmamış olması. Konuşulanlar yeni yaş, Burcu'nun git gide kime benzediği, genç kuzenlerimin lise hayatlarıydı bizim ise ilkokul durumlarımızdı. Kare bir masanın etrafında toplanmış, flaşlı bir makineye bakarak gülerek babama poz vermiştik. Pastanın herkese yetmemesinden korktuğumu ama ikinci dilimi yeme şansımın olup olmadığını kafamda tarttığımı hatırlıyorum.

Görsel: Serra Utkum İkiz


Gökçe T., 23

8 yaşındaydım. Turuncu duvarları olan minik mutfağımızda ailecek akşam yemeği yiyorduk. Babam çoğu zamanki gibi gergindi. Annemle tartışmaya başladılar. O kadar hararetli tartışıyorlardı ki korkudan kardeşimle kaskatı kesilmiştik. Ağzımdaki minik ekmek parçasını çeviremiyorum çünkü kendimi ağlamamak için tutuyordum. Babam birden iyice sinirlenip yemek tabağını masaya vurdu ve tabak ikiye ayrıldı. Masaya dağılan yemeğin yere nasıl pıt pıt damlamasını izliyordum. O günden sonra ne oldu biliyor musunuz? Ailecek yemek yemekten nefret ettim, yemek yemekten nefret ettim.

Ben en çok yaramı, sınavımı o yemek masalarında yaşadım. İlerde kuracağım aileyle hayatımızın en güzel anılarını biriktirip sohbetlerini ettiğimiz akşam sofraları kuracağım. Ben çok ağladım başkaları ağlamasın. Ağlarsa da gülmekten olsun...

Görsel: Serra Utkum İkiz


Mert M., 22

Babam kalp rahatsızlığı geçirdiğinde yedi yaşındaydım. Öğrenci tıraşı diye inandırdıkları üç numara saçlarım, pazardan alınan sandaletler, bej rengi kaprim. Yüzümde o korkutan floresan ışıkları. Babam hastanede yatarken beni odasına fazla sokmadılar. Kısa bi süre gördükten sonra beni kırmızı bir arabaya bindirdiler.

Gittiğimiz ev, evdeki küçük çocuk, sesi kapalı olsa da çalışan televizyon ve köşedeki masa. Yarım saat kadar etrafı inceledim. Aç olmasam da beni masaya oturttular. Ev sahiplerinin renkli tencereleri ve yaldızlı tabaklarını hatırlıyorum. Ben o zamana kadar hep annemin az tuzlu tereyağlı yemeklerini yedim. Akdenizli birinin zeytinyağlı bol yeşillikli sofrasında her yer tabak olsa da yiyecek bir şey bulamadım. Utangaç ellerle salatadan aldığım birkaç lokmadan sonra yukarda bir gölge belirdi.

Kısa saçlı, gülümsediğinde dudakları incecik bir çizgiyi andıran ve daha korkutucu olan kadın, Tabağıma dört beş kaşık pilav koydu. Sofra biraz daha anlamlı gelmeye başladı. Ben, abim, kadın ve eşi. Masada neye dokunsam ne yapsam gözleri bana kayıyor gibi geliyordu. Sanki gizlice kızacak bir şey arıyorlardı. Şimdi düşündüğümde bana ne kadar özenli davrandıklarını fark etmemişim. Pilavda önce kahverengi şehriye tanelerini göremedim. Havuç ve bezelye tanelerini hatırlıyorum, annem olsa “Oğlum bunları yemez.” derdi. Ama o yoktu. Babamla kalıyordu. Döndüğüm yerde onları bulmak istediğim için hiçbir şey söylemedim.

O beyaz masa örtüsünün rengi değişti. Herkes yerken ben onlara baktım. Hiçbiri anlamadı. O tabak bitecekti. Ama o gün ne kadar üzgün olduğumu hâlâ unutamadım. Bana bakıp bu pilavın da lezzetli olduğunu, bezelyelerin tatlarını anlattıklarını hatırlıyorum. Abimin bana ara sıra bakıp “Bizi daha fazla zora sokma.” der gibi bakıyordu. Elimden geleni yapsam da barbunyayı, kuru fasulyeyi, bezelyeyi, sevemedim. Biber dolmasına halamlarda mecburen yiyip alıştım. Nohuta da kyk yurdunda. 

Görsel: Serra Utkum İkiz


Mina, 25

Uzayda, şekil değiştiren bir kamilyonun güneşle tanışıp onu tanrılar dünyasına takip etmesiyle ilgili bir dünya vardı kafamda. Bu dünyayı gerçekleştirebilmek için tanrılara bir sofra kurdum. Sonra onlar da geldiler, soframa oturdular.. Güldüler, pasta yediler ve dans ettiler. Tanrılar için çay partisi gibi bir şeydi yani. 

Görsel: Serra Utkum İkiz


Gökçe, 25

2019 yazına ışınlanıyoruz hep birlikte.

Babam iş için Özbekistan'a taşındığından beri yılda bir belki denk gelebiliyoruz. Türkiye’de buluşarak hasret gideriyoruz. O sıralar Amsterdam’da kaldığımız öğrenci yurdundan tanışmış olduğum bir de erkek arkadaşım var. Yaklaşık 1,5 yıldır beraberiz o sıralarda, benimle İstanbul’a geldi. Babamın geldiği döneme denk getirdim seyahatimizi tanışabilmeleri için. Gün içerisinde babam ben çocuk, turlayıp durduk. Akşamında, Taksim Çiçek Pasajında  rakı-balık yapacaktık, annemi ve teyzemi de çağırdık. Amaç mezuniyet kutlaması. 

2016'dan beri Amsterdam’da kolaylıklarıyla, zorluklarıyla, evsiz kalmasıyla, sınavlardan kalmasıyla, üç yılı geride bırakmayı ve yeni maceralara yelken açmayı kutluyorum. Kutluyoruz. Annemin, teyzemin, babamin katkılarını, desteklerini kutluyoruz. Benim için çok duygusal, çok özel bir gün.

Çocuk rakıyı sevmedi, bira içiyordu. Şerefeler havada uçuşuyordu. Annemle babam ben çocukken boşanmış olsa da, hala arkadaşlar. Onları gülerken, sohbet ederken ve ortak başarılarını kutlarken görmek beni çok duygulandırdı. 

Sofrada çeşitli mezeler var; ben en çok deniz börülcesi, midye dolma ve kalamar severim. Keyifler yerindeydi soframızda. Müziğe eşlik etmeler başladı,  kemancılar masamıza uğradı.

Tam meyve tabakları gelmeye başlarken, can dostum, bu bültenin annesi Yasmin’le mesajlaşıyordum. 'Aaa ben de Galata’dayım, geleyim' demesin mi! Çok sevindim, çok heyecanlandım. Babam ve Yasmin de ilk defa tanışacaktı. Yasmin'le babamın tanışıp kaynaşması yaklaşık beş dakika aldı sanırım. Babam Yasmin’e cüzdanında taşıdığı bebekken çekildiğim vesikalıklardan birini hediye etti. Sağ tarafımda o zamanki sevgilim, sol tarafımda en yakın dostum, karşımda canımdan çok sevdiğim annem babam teyzem…

En mutlu anılarımdan biri oldugunu hatırlıyorum, fakat çok uzun süre bu anıyı bastırdım.

Ertesi gün babam başka şehire geçecekti, onu bir sonraki yaza kadar göremeyecektim. Ertesi sabah, çocuk yaptığımız planı çöpe atıp ülkesine erken dönme kararı aldı. Beni çok üzdü, hissizleştiğimi hatırlıyorum. Soluğu babamın yanında aldım. Şu an geriye dönüp baktığımda iyi ki de oldu diyorum, güzeliyle çirkiniyle benim için en unutulmaz sofralardan biri oldu. 

Görsel: Serra Utkum İkiz



Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

20'lik

20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

20'likler

Vedat Milor

devr-i alem

Ermenistan

felsefe

sosyoloji

öğretim görevlisi

Alara Demirel

+21 more

İLGİLİ OKUMALAR

0%

;