Kitapların izinde Almanya’da misafirlikten söz sahipliğine: Neresi sıla bize, neresi gurbet?
1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

“Bavuldaki dil: Türkçeden Almancaya göç edebiyatı kuşaklar boyunca nasıl değişti?” yazımızda, Bekir Yıldız’dan Fatma Aydemir’e uzanan göçmen edebiyatının Almancayı nasıl değiştirdiğine bakmış ve bir sonraki yazıda işçilerden sonraki kuşaklara uzanan siyasi katılımı, vatandaşlık ve çifte vatandaşlık tartışmalarını, göç politikalarının bu talepler karşısında nasıl şekillendiğini ele alacağımızı söylemiştik.
Hatırlayalım. 30 Ekim 1961'de imzalanan işgücü anlaşması iki taraf için de geçici bir hesaptı. Almanya’nın fabrikaları işçi bekliyordu. Türkiye ise işsizliği hafifletecek, döviz getirecek bir kapı arıyordu. Gelenlerin birkaç yıl çalışıp döneceği varsayılıyordu. Almancadaki adları bile bunu söylüyordu: Gastarbeiter, misafir işçi.
Misafirlik uzadı. 1973'te işçi alımı durdurulunca ülkeden çıkanın bir daha giremeyeceği korkusu yayıldı, pek çok işçi dönmek yerine ailesini yanına aldı. 1975'te memlekette kalan çocuklar için ödenen çocuk parası (Kindergeld) düşürülünce bavullar daha da hızlı toplandı. 1971’de yaklaşık 653 bin olan Türkiye vatandaşı nüfusu on yıl sonra 1,5 milyonu aşmıştı.
Bu insanlar Almanya’da çalışıyor, vergi ödüyor, çocuklarını Alman okullarına gönderiyor ama Alman vatandaşı olmadıkları için ülkenin genel, eyalet ve yerel seçimlerinde oy kullanamıyordu. Türk kökenlilerin Almanya’daki siyaset tarihi biraz da bu eksikliğin içinde yazıldı.

Nermin Abadan-Unat, ilk kez 2002’de yayımlanan Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa kitabında bu yolculuğun haritasını çıkarır. Geçici işçilikten kalıcı yerleşime, oradan yeni yurttaşlık ve aidiyet biçimlerine. İlk kuşak gurbeti “askerlik hizmetine benzer şekilde geçici bir yaşam biçimi” olarak görmüş, kesin dönüş ise “günümüze dek devam eden bir düş” olarak kalmıştı.
Abadan-Unat, ikinci ve üçüncü kuşakların önündeki başlıca seçenekleri beş başlıkta toplar: Göç edilen ülkede deneyim kazanıp yalnızca yaz tatillerinden tanıdıkları anayurda yerleşmek, kök salmadan küçük bir işyeri açmak, dil öğrenmeden yerel ekonominin bir köşesinde geçimini sağlamak, eğitimle bir üst katmana çıkmak ya da vatandaşlığa geçip “bu toplumun bireylerine tanınan tüm hakları kullanabilmek”.
Bu yazı, Almanya örneğinde beşinci yolun hikayesi. Abadan-Unat’ın uyarısını da akılda tutarak:
“Bu seçeneklerin her biri beraberinde farklı bir kimliğin benimsenmesini getirir.”
İlk Türk kökenli milletvekilleri Bundestag’a 1994'te girdi. Ama hikayeyi oradan değil, yirmi yıl önce, bir montaj bandının başından başlatmak gerekiyor.
Montaj bandından Bundestag’a
Birinci kuşağın Alman kurumlarıyla ilk ciddi teması sendikalar üzerinden oldu. Ücretler, iş güvencesi ve ağır işlerin kime verileceği gibi meseleler ancak örgütlü bir mücadeleyle çözülebilirdi.
1972’de yürürlüğe giren yeni İşyeri Temsil Yasası (Betriebsverfassungsgesetz), yabancı işçilere işyeri konseylerine (Betriebsrat) seçilme hakkı tanıdı. Alman vatandaşı olmayan bir işçi artık çalışma hayatını ilgilendiren kararlarda temsilci olabiliyordu. Kağıt üzerindeki bu hak, karar masasında doğrudan eşitlik getirmedi. Sendikaların göçmenlere karşı tavrı ikircikliydi; bir yandan göçmenlerin koşullarını iyileştirmek isterken diğer yandan yerli işçilerin istihdam ve rekabet kaygılarını gözetiyorlardı. Bu yapısal gerilim, 1973 yazında büyük bir patlamayla sonuçlandı.
Ford grevi - Vahşi grev
24 Ağustos 1973’te Köln’deki Ford fabrikasında üretim bantları durdu. Kıvılcım, Türkiye’den izinden geç dönen yaklaşık 300 işçinin derhal işten çıkarılmasıydı. Otomobille yapılan zorlu Türkiye yolculuğu, dört haftalık iznin yaklaşık on gününü yolda tüketiyordu. Önceki yıllarda gecikmelerin ek vardiyalarla telafi edilmesine izin verilmişti; bu kez yönetim geri adım atmadı. Birkaç gün içinde eylem, işten çıkarmaların ötesine geçti. Ücret adaletsizliği, izin sürelerinin yetersizliği ve en ağır işlerin neden hep göçmenlere kaldığı yüksek sesle konuşulmaya başlandı.
Metal işçileri sendikası IG Metall, kendi çağrısı ve onayı dışında başlayan, bu nedenle “vahşi grev” (wildcat strike) olarak anılan eylemi desteklemedi ve işçileri işbaşı yapmaya çağırdı. İşyeri konseyi de grevin karşısında yer aldı. Başlangıçta eyleme katılan Alman işçilerin desteği zamanla zayıfladı. Basındaki ırkçı ve suçlayıcı haberler eşliğinde işçiler arasındaki ayrışma derinleşti, fabrikadaki gerilim tırmandı.
Grev, yaklaşık bir hafta sonra polis ve fabrika güvenliğinin müdahalesiyle bastırıldı. Grev komitesinin sözcüsü Baha Targün de daha sonra Türkiye’ye sınır dışı edildi. Almanya’daki göç tarihini belgeleyen DOMiD, bu eylemi göçmen işçilerin taleplerini ülke gündemine taşıyan bir dönüm noktası olarak ele alıyor. Grev kaybedildi ama çok önemli bir şeyi gösterdi: Genel, eyalet ve yerel seçimlerde oy kullanamayanlar da siyaset yapabiliyordu; hem de Alman kurumlarının çizdiği sınırların dışına taşarak. Bu nedenle birinci kuşağı, sandığa gidemediği için siyasetin dışında saymak eksik bir okuma olur.
Bu örgütlenmenin içeriden tanıklarından biri Ertekin Özcan’dır. 1946 Erzincan doğumlu Özcan, 1973’te doktora eğitimi için Berlin’e gitti ve ertesi yıl Kreuzberg’deki bir dernekte çalışmaya başladı. Sonraki yirmi yılda Türkiye Halkçı Devrimci Federasyonu-Avrupa’nın (HDF) kurucu genel başkanlığından Türkiye Evi (TEV) başkanlığına, oradan Almanya Türk Toplumu’nun (TGD) kuruluşuna uzanan bir sivil toplum mücadelesi yürüttü. Almanya’daki Türkiye: Göçün 60. Yılında Türkiye Kökenli Toplumun ve Örgütlerinin Gelişimi kitabında, farklı siyasi eğilimlerden göçmen örgütlerinin hikayesini bu deneyimin içinden anlatıyor.
Belediyeye yan kapıdan girmek
Fabrikanın dışında ilk kapı belediyelerde aralandı. Oy kullanamayan yabancılar için bazı kentler 1970'lerin başında danışma kurulları (Ausländerbeirat) kurdu. Yalnızca seçilmiş yabancı temsilcilerden oluşan ilk kurullar 1971-1972'de Wiesloch-Walldorf ve Troisdorf’ta toplandı. Wiesbaden’in 1972'de kurulan kurulu ise bugün hâlâ çalışan en eski örneklerden.
Bu kurullar barınma, eğitim, ayrımcılık gibi şikayetleri belediyeye taşıyabiliyor ama karar veremiyordu. Yine de temsilci seçmek, toplantıya katılmak, kent yönetiminin gündemine bir madde sokabilmek siyasete dışarıdan bakanlara içeriden bir deneyim kazandırdı.
1980’ler: Türkiye’nin kavgaları Almanya’da
1980’lerde Almanya’daki Türk kökenli topluluk artık yalnızca işçilerden ve ailelerinden oluşmuyordu. 12 Eylül darbesinden kaçan muhalifler sol örgütlere katıldı. Kürt meselesi sertleştikçe Kürt siyasi hareketleri ve mülteci örgütleri güçlendi. Muhafazakar, dinî ve Alevi örgütler de kendi kurumlarını kurdu. Almanya’daki haklar konusunda ortak talepler dile getirilebiliyordu ama Türkiye’deki bölünmeler buraya da taşınmıştı.
Türkiye siyasetine ilgi, Alman siyasetine ilgisizlik anlamına gelmiyordu. Bazen bu ilgi insanları Alman siyasetinin içine çekiyordu: Türkiye’deki bir gelişme Almanya’da bir gösteriye, bir kampanyaya, bir milletvekiliyle görüşmeye dönüşebiliyordu. Memleketin kavgası, yeni ülkenin kurumlarıyla tanışmanın yollarından biri olabiliyordu.

Duyuramadık değil duyurmadık
Aynı yıllarda Almanya’da doğan ya da çocukken gelen ikinci kuşak yetişkinliğe ulaştı. Anne babalarının siyaseti fabrikada ve dernekte başlamıştı. Onlarınki okulda başladı. Gündüz Vassaf'ın ilk kez 1983’te yayımlanan Daha Sesimizi Duyurmadık: Avrupa’da Türk İşçi Çocukları kitabı bu kuşağı henüz çocukken izler. Aileler ve çocuklarla yapılan görüşmelere ve okullardaki gözlemlere dayanan kitabın adı da sahadan gelir.
Vassaf, kendilerinden “kayıp kuşak” diye söz edildiğini söylediği bir işçi çocuğunun öfkeyle “kayıp falan olmadıklarını” ama “seslerini de duyurmadıklarını” söylediğini anlatır: “Duyuramadık” değil, “duyurmadık”. Bu söz bir yenilgiyi değil, henüz gelmemiş bir anı haber veriyor gibi. Kitap parti siyasetine odaklanmasa da on yıl sonra seçim pusulasında adı çıkacak kuşağın hangi koşullarda büyüdüğünü gösterir.
Ayhan Kaya’nın Sicher in Kreuzberg: Berlin’deki Küçük İstanbul - Diyasporada Kimliğin Oluşumu kitabı ise bizi 1990'ların Kreuzberg’ine götürür. Kitaptaki gençler kendilerini ne göçmen hissetmektedir ne de gurbetçi. Kaya’ya göre ikincil konumda, dışarıda kalmış olma duygusu bu gençlerde bir tepki olarak sertliği, çeteleri ve rap gruplarını doğurur. Gençler sokakta ve gençlik merkezlerinde “alternatif aile” kurar.
Adını semtin eski posta bölgesi SO 36'dan alan 36 Boys böyle bir oluşum olur. Kaya’nın “çağdaş ozanlar” ve topluluklarının “hikaye anlatıcıları” dediği rapçiler de aynı sokaklardan çıkar. Almanya’nın üç kentinden rapçilerin 1995'te biraraya gelerek kurduğu Cartel, Türkiye’de de albümleri çok satan, çok tanınan bir grup olur. Toplam satışı zamanla yarım milyonu aşar. Grup, kendi üyelerini bile şaşırtacak biçimde ülkücü çevrelerce sahiplenilir.
Kaya, Cartel’i “kültürel milliyetçi rap” başlığı altında inceler. Almanya’da dışlanan gençlerin “Türk” olduğunu haykıran şarkıları Türkiye’de bambaşka bir anlam kazanıyordu:
"(Almanyalı)
Sen Türksün!”
Meclise ilk adımlar
Sevim Çelebi-Gottschlich 1970’te, 17 yaşında Batı Berlin’e geldi. Kendi anlatımına göre Spandau’daki Siemens fabrikasında Almanca bilmeden, saati 2,35 marka çalıştı. 1987’de, Yeşillerin Berlin’deki karşılığı olan Alternative Liste’den (AL) Berlin Eyalet Meclisi’ne girdi ve bu meclise giren ilk göçmen oldu. Bant başından meclis kürsüsüne uzanan bu yolu, büyük partilerin kenarındaki yeni hareketler açmıştı. Göçmen haklarına ilk sahip çıkan çevreler de onlardı.
Hamburg’da ise Hakkı Keskin 1993’te SPD’den (Sozialdemokratische Partei Deutschlands- Almanya Sosyal Demokrat Partisi) eyalet meclisine seçildi. Keskin aynı yıllarda göçmen haklarının ve ırkçılık karşıtı mücadelenin de önde gelen isimlerindendi. 1990’ların başında Rostock, Mölln ve Solingen’de yaşanan ırkçı saldırılar, dağınık derneklerin ortak bir sese ne kadar ihtiyaç duyduğunu gösterdi. Farklı eyaletlerdeki örgütleri biraraya getiren TGD, Aralık 1995’te ilk olağan genel kurulunu yaptı. Daha önce fabrikalarda, mahallelerde ve derneklerde dile getirilen eşit hak talepleri, ülke çapında ortak bir çatı altında savunulmaya başlandı.
'Halk' kim?
Meclise girenler olsa da milyonlarca kişi hâlâ oy kullanamıyordu. 1989'da iki eyalet bunu yerel düzeyde değiştirmeye çalıştı. Schleswig-Holstein, karşılıklılık esasıyla altı Avrupa ülkesinin vatandaşlarına yerel seçimlerde oy hakkı tanıdı. Hamburg daha ileri gitti: Uzun süredir ülkede yasal olarak yaşayan bütün yabancılara ilçe meclisi seçimlerinde oy hakkı verdi. Federal Anayasa Mahkemesi 31 Ekim 1990'da ikisini de iptal etti. Gerekçe açıktı: Anayasadaki “halk”, Alman halkıydı. Yabancıların oy kullanabilmesi için ya anayasanın değişmesi ya da vatandaşlığa geçişin kolaylaşması gerekiyordu.
İlk yol iki yıl sonra açıldı ama başkaları için. 1992'de imzalanan Maastricht Antlaşması, AB vatandaşlarına yaşadıkları ülkede yerel seçimlerde oy hakkı tanıdı; Almanya da aynı yılın Aralık ayında anayasasını buna göre değiştirdi. Artık Almanya’da yirmi yıldır yaşayan bir Türkiye vatandaşı oy kullanamazken, birkaç ay önce gelmiş bir Portekizli kullanabiliyordu. Bu eşitsizlik vatandaşlık meselesini siyasetin merkezine taşıdı. SPD ile Yeşillerin vatandaşlık reformu vaadi, Türk kökenli seçmenleri ve aktivistleri bu partilere yakınlaştırdı.
Bu yakınlık, Türkiye’deki siyasi tercihlerle her zaman örtüşmüyordu. Vatandaşlık, eşit haklar ve ayrımcılık gibi meseleler, Türkiye’de sağa oy veren birini Almanya’da SPD’ye yaklaştırabiliyordu. Bu ikilik, yıllar sonra iki ülkenin sandık sonuçları yan yana konduğunda çok daha görünür olacaktı.
16 Ekim 1994 seçimlerinde Cem Özdemir Yeşiller'den, Leyla Onur SPD’den Bundestag’a giren Türk kökenli ilk isimler oldu. Onur, işçi göçü başlamadan çok önce, 1945'te Braunschweig’da doğmuştu ve daha önce Avrupa Parlamentosu’nda görev yapmış deneyimli bir siyasetçiydi. Özdemir ise 1965'te Bad Urach’ta, Almanya’ya çalışmaya gelmiş bir işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. 1998'de onlara Ekin Deligöz katıldı. 1971'de Tokat’ta doğan, 1979'da ailesiyle Almanya’ya gelen Deligöz, Şubat 1997'de Alman vatandaşı olmuştu; bir yıl sonra Bundestag’daydı.
Ama meclisteki birkaç isim, sandığa gidemeyen milyonların sorununu çözmüyordu.
Pasaportun sınırları
Anayasa Mahkemesi'nin gösterdiği öbür yol 1999'da açıldı ama kolay olmadı. SPD-Yeşiller hükümeti çifte vatandaşlığı da içeren bir reform hazırlarken en büyük direnç merkez sağdaki Hıristiyan Demokrat Birlik’ten (CDU) geldi. Parti, Hessen’de “Entegrasyona evet, çifte vatandaşlığa hayır” sloganıyla bir imza kampanyası başlattı ve Şubat 1999'daki eyalet seçimini kazandı. Hükümet Federal Konsey’deki çoğunluğunu kaybetti, reform daraltıldı.
1 Ocak 2000’de yürürlüğe giren yasa yine de bir kırılmaydı. Soy bağına dayanan Alman vatandaşlık hukukuna doğum yeri ilkesi eklendi. Ebeveynlerinden biri en az sekiz yıldır yasal olarak Almanya’da yaşayan ve yasada belirtilen kalıcı oturma statüsü koşullarını sağlayan çocuklar, Almanya’da doğduklarında Alman vatandaşlığını kazanabiliyordu. Yetişkinlerin vatandaşlığa geçişinde genel olarak aranan ikamet süresi de on beş yıldan sekiz yıla indi. Ancak yeni doğum yeri düzenlemesiyle Alman vatandaşlığını kazanırken ebeveynlerinden başka bir vatandaşlık da alan çocukların çoğu, yetişkinliğe ulaştıklarında iki vatandaşlıktan birini seçmek zorundaydı.
Reform, yeni doğan kuşaklar için seçmen olmanın önündeki en büyük engeli kaldırdı. Daha önce doğanlar ise küçük çocuklar için tanınan kısa bir geçiş süresi dışında vatandaşlığa yine başvurarak geçiyordu; yalnızca yol kısalmıştı. Vatandaşlık da tek başına temsil getirmedi. Partilerin aday listeleri, okuldaki ve iş piyasasındaki eşitsizlikler yerinde duruyordu. 2005'te yürürlüğe giren Göç Yasası (Zuwanderungsgesetz), Almanya’nın yıllarca kabul etmediği bir gerçeği ilk kez yasal bir çerçeveye oturttu: Burası bir göç ülkesiydi. Dil ve uyum kursları da ilk kez federal bir düzene kavuştu.
Almanya’da doğmak, belirli koşullar altında Alman vatandaşlığını kazanmanın yollarından biri olmuştu. Hukuki aidiyetin toplumsal kabule dönüşüp dönüşmediği ise başka bir soruydu. Vatandaşlığa sonradan başvuranlar için de 1 Eylül 2008’den itibaren yeni bir koşul getirildi: Demokrasi, tarih ve toplum yapısı üzerine 33 soruluk vatandaşlık testi. Altmış dakikada en az 17 doğru cevap gerektiren sınav, vatandaşlık için gerekli bilginin ölçülmesini amaçlıyordu. Ama tartışma, hangi bilgilerin bilinmesi gerektiğinin ötesinde, kimin Alman sayılacağı sorusu etrafında sürüyordu.
Aynı yılın Şubat ayında Ludwigshafen’de dokuz Türk kökenli kişinin hayatını kaybettiği yangından bir hafta sonra Başbakan Erdoğan’ın Köln’de yaklaşık 16 bin kişiye seslenerek, “Entegrasyona evet ama asimilasyona hayır. Asimilasyon bir insanlık suçudur” demesi, bu kurumsal test mantığı ile Berlin-Ankara hattındaki yaklaşım farkına işaret ediyordu.
Bu gerilim 2010 yılında farklı kulvarlarda eşzamanlı olarak sürdü. Yaz aylarında Almanya, Dünya Kupası’na göçmen kökenli oyuncuların öne çıktığı genç bir kadroyla gitti ve Mesut Özil bu ekibin yıldızlarından biri oldu. Ağustos sonunda ise Bundesbank yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in, Müslüman göçmenlerin uyum sağlamadığını ve ülkenin kimliğini yok ettiğini iddia eden Deutschland schafft sich ab (Almanya Kendini Yok Ediyor) kitabı yayımlandı. Kitap, Müslüman göçmenlere ilişkin genellemeleri ve istatistikleri kullanma biçimi nedeniyle yoğun eleştiri aldı; buna rağmen bir buçuk milyondan fazla sattı. Sarrazin tepkilerin ardından Bundesbank’taki görevinden ayrıldı. SPD’den ihracı ise yıllara yayılan girişimlerin ardından 2020’de yaşandı.
Kitabın yarattığı tartışmaların gölgesinde, iki Almanya'nın birleşmesinin 20. yıl dönümünde konuşan Cumhurbaşkanı Christian Wulff, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin yanında İslam’ın da artık Almanya’ya ait olduğunu ilan etti. Birkaç gün sonra Berlin’deki Almanya-Türkiye maçında Türk taraftarlar Özil’i ıslıkladı. Mesut Özil gol attı ama sevinmedi. Sekiz yıl sonra millî takımı bırakırken bu kez “öbür” tarafa seslenecekti:
“Kazanınca Alman, kaybedince göçmen oluyorum.”
Hukuki aidiyet ile toplumsal kabul arasındaki bu uyuşmazlık, Şubat 2011’de sinemaya da taşındı. Yasemin ve Nesrin Şamdereli kardeşlerin senaryosunu yazdığı, Yasemin Şamdereli’nin yönettiği Almanya’ya Hoş Geldiniz, Berlinale’de gösterildi ve aynı yıl Alman Film Ödülleri’nde en iyi senaryo ödülünü kazandı. Film, ilk kuşak göçmen Hüseyin’in ailesinin üç kuşağa yayılan hikayesini anlatırken Alman vatandaşlığına geçişi de mizahının parçası yapıyordu. Yeni pasaport, kimin nereye ait olduğu sorusuna tek başına cevap veremiyordu.

Aynı yılın Kasım'ında 11 yıllık bir cinayet dizisinin failleri ortaya çıktı. 4 Kasım 2011'de Eisenach’ta bir karavanda iki neo-nazi militanının cesedi bulundu; aynı gün Zwickau’da örgütün üçüncü üyesi Beate Zschäpe hücre evini ateşe verdi. Harabelerden çıkan propaganda videoları, 2000-2007 yılları arasında işlenen ve faili meçhul kalan bir cinayet serisinin arkasında Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) adlı terör örgütünün olduğunu gösterdi. Öldürülen on kişiden sekizi Türk kökenli, biri Yunan vatandaşı, biri de Alman polis memuruydu. Emniyet teşkilatının yıllarca ırkçı bir motifi tamamen göz ardı ederek şüpheyi kurbanların ailelerine ve organize suç iddialarına yöneltmesi, sonradan kurumsal bir yapısal körlük skandalı olarak nitelendirildi. Medyanın bu cinayet zinciri için kullandığı "döner cinayetleri" tabiri ise Almanya'da "yılın kötü sözü" (Unwort des Jahres) seçildi.
2014’te iki önemli değişiklik yaşandı. Almanya’da büyüyen gençler için iki vatandaşlıktan birini seçme zorunluluğu büyük ölçüde kaldırıldı. Aynı yaz, yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ilk kez Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı seçimi için bulundukları ülkelerde kurulan sandıklarda oy kullandı. Böylece Türkiye siyasetine katılmak için ülkeye gitme zorunluluğu ortadan kalktı. Her iki vatandaşlığı taşıyanlar açısından iki ülkenin seçimlerine katılmak da kolaylaştı.
Ertesi yıl göç, Alman siyasetinin merkezine başka bir kapıdan girdi. 2015'te Almanya’ya yaklaşık 890 bin sığınmacı geldi, en büyük grubu Suriye’deki savaştan kaçanlar oluşturuyordu. Merkel’in “Bunu başaracağız” sözü bir yanda dayanışmanın, öte yanda öfkenin sloganına dönüştü. İki yıl sonra Almanya için Alternatif (AfD) yüzde 12,6 oyla Bundestag’a girdi.
2015'in tartışması sonraki yıllarda kanlı bir hâl aldı. Haziran 2019'da, mültecilere kapı açılmasını savunan Kasselli CDU’lu politikacı Walter Lübcke evinin önünde bir neonazi tarafından öldürüldü. Sekiz ay sonra, 19 Şubat 2020'de Hanau’da bir ırkçı, göçmen kökenli dokuz kişiyi öldürdü. Kurban yakınları kayıpları için bir çağrı yaptı:
“İsimlerini söyleyin.”
Cem Özdemir 2021 yılında federal bakan olurken Bundestag’daki göçmen kökenli milletvekillerinin oranı yüzde 11,3'e çıktı. Bir montaj bandının başından başlayan yol, federal hükümetin masasına ulaşmıştı. Aynı yıllarda Türkiye’den Almanya’ya yeni bir göç başlıyordu. Bu kez gelenleri kimse çağırmamıştı.
Türk vatandaşlarının Almanya’da yaptığı ilk sığınma başvuruları, 2022’de yaklaşık 24 binken 2023’te 61 bini aştı. Türk vatandaşları, Almanya’daki toplam ilk başvuruların yüzde 18,6’sını oluşturuyor; Suriye vatandaşlarının ardından ikinci sırada yer alıyordu. Sığınma istatistiklerine girmeyen bir göç daha vardı: Çalışmak ya da eğitim görmek için gelen mühendisler, doktorlar, yazılımcılar ve öğrenciler.
Didem Danış’ın derlediği Gitmek ve Dönmek Arasında: Türkiye’de Yeni Nesil Beyin Göçü bu nitelikli göç dalgasının farklı boyutlarını ele alıyor. Türkiye’den ayrılma nedenlerinin yanı sıra gidilen ülkelerde iş bulma, mesleğini sürdürme, aidiyet kurma ve geri dönme ihtimali üzerine düşünme süreçlerine odaklanıyor. Yeni gelenlerle Almanya’daki yerleşik Türk kökenli toplulukları da tek bir göç hikayesinin içine yerleştirmek güç. Paylaşılan coğrafya aynı olsa da geliş koşulları, eğitim ve çalışma deneyimleri, Almanya’dan beklentiler birbirinden ayrılıyor.
Ocak 2024’te araştırmacı gazetecilik kuruluşu Correctiv, aralarında AfD siyasetçilerinin de bulunduğu kişilerin Kasım 2023’te Potsdam yakınlarında katıldığı bir toplantıyı haberleştirdi. Toplantıda aşırı sağcı Martin Sellner’in “remigrasyon” görüşlerini anlattığı haberi, ülke çapında kitlesel protestoları tetikledi. Haberin özellikle Alman vatandaşlarının sınır dışı edilmesi ve vatandaşlıktan çıkarılması iddialarını içeren bazı bölümleri daha sonra yargıya taşındı. Haziran 2024’te ise vatandaşlık hukukunda farklı bir yönde adım atıldı: Çoklu vatandaşlığa genel olarak izin verildi ve vatandaşlığa geçişte aranan olağan ikamet süresi sekiz yıldan beş yıla indirildi. 1999’daki Hessen seçim kampanyasının merkezine yerleşen çifte vatandaşlık tartışmasında, çeyrek asır sonra önemli bir eşik aşılmıştı.
Reform yürürlüğe girerken siyasetin kendisi ters yöne gidiyordu. Merkez partilerin AfD’yle koalisyon ve işbirliği yapmama ilkesi (Brandmauer) 29 Ocak 2025’te ilk gediğini verdi. Ana muhalefetteki CDU/CSU’nun, ülkeye yasa dışı girişlerin engellenmesini öngören göç önergesi, AfD ve FDP oylarıyla kabul edildi. Karar bağlayıcı değildi ama parlamento tarihinde ilk kez bir hamle AfD’nin oylarıyla çoğunluk bulmuş oldu. Bir ay sonra, 23 Şubat 2025’teki erken genel seçimde AfD oyların yüzde 20,8’ini alarak ülkenin ikinci büyük siyasi gücü hâline geldi. Seçimin ardından kurulan koalisyon hükümeti, bir önceki reformun getirdiği üç yıllık hızlandırılmış vatandaşlık yolunu kaldırdı; değişiklik 30 Ekim 2025’te yürürlüğe girdi. Beş yıllık olağan süre ve çoklu vatandaşlık imkanı ise korundu.
630 sandalyeli yeni Bundestag’da en az 73 milletvekilinin göç geçmişi bulunuyordu; bunların 18’i Türk kökenliydi. Göç geçmişi olan milletvekillerinin oranı, 2021’deki yüzde 11,3’ten yüzde 11,6’ya yükselmişti. Önceki dönemlerin artışı belirgin biçimde yavaşlamıştı.

Türkçesi 2025'te çıkan Göç ile İlgili Mitler ve Gerçekler kitabında Hollandalı sosyolog Hein de Haas, Avrupa’nın göç tartışmasını sağın da solun da mitleri üzerinden ele alıyor. De Haas’a göre küresel göç tarihî bir zirvede değil ve sınırları kapatmak çoğu zaman göçü azaltmıyor, yalnızca biçimini değiştiriyor. Buna karşın, yasal ve demografik gerçeklerden ziyade, kitlelerin güvenlik kaygıları ile siyasetçilerin bu algıyı mobilize etme becerisi seçim sonuçları üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor.
2026'daki iki eyalet seçiminin kazananları, bu yazının anlattığı hikayenin içinden çıktı. Mart’ta Baden-Württemberg’de Yeşiller birinci parti oldu ve Cem Özdemir Mayıs'ta eyalet başbakanı seçildi. Bad Urach’ta doğan işçi çocuğu, doğduğu eyaletin başına geçmişti. Aynı seçimde AfD oyunu yüzde 9,7'den 18,8'e çıkararak neredeyse ikiye katladı.

Eylülde Berlin’de seçimi yüzde 25,7 ile Sol Parti kazandı. Partinin başbakan adayı, ailesi 12 Eylül darbesinden sonra Almanya’ya sığınmış Elif Eralp’ti. Eralp, Friedrichshain-Kreuzberg 1 seçim çevresinde adaylar için kullanılan oyların yarısından fazlasını alarak doğrudan seçildi. Ayhan Kaya’nın 1990’larda gençlerini izlediği Kreuzberg, otuz yıl sonra kenti yönetmeye aday bir siyasetçinin seçim başarısına sahne oluyordu. Sol Parti, Yeşiller ve SPD’nin koalisyon görüşmeleri sonuçlanır ve Eralp eyalet meclisinde seçilirse Berlin’in Türk kökenli ilk hükümet başkanı olacak. Aynı seçimde AfD de oyunu önceki seçime göre 7,2 puan artırarak yüzde 16,3’e çıkardı.
AfD’nin yükselişi, partiye kimin ve neden oy verdiği sorusunu da gündeme getiriyor. Ekim 2025’te yapılan bir YouGov anketinde, AfD’ye oy vereceğini söyleyenlerin yüzde 70’i, tercih nedenleri arasında diğer partilerin politikalarından duydukları hoşnutsuzluğu ya da hayal kırıklığını gösterdi. Ancak katılımcılar birden fazla gerekçe seçebiliyordu. Bu sonuç, tepki oyunun önemini gösterse de AfD desteğini yalnızca öteki partilere duyulan öfkeyle açıklamaya yetmiyor.
Konrad Adenauer Vakfı’nın Ekim 2024-Ocak 2025 döneminde yürüttüğü araştırma, göç geçmişi olanların siyasi tercihlerinin de birbirinden ayrıldığını gösteriyor. Türk kökenli 194 katılımcıdan parti tercihi bildiren 106 kişinin yüzde 8’i AfD’yi seçiyor. Bu grupta Almanya’da oy hakkı bulunmayan, kendilerine varsayımsal tercihleri sorulan kişiler de var. Dolayısıyla bu oran, Türk kökenli seçmenlerin tamamına genellenemez. Aynı araştırmada AfD, Polonya kökenliler ile Doğu Avrupa ve eski Sovyet coğrafyasından gelen Alman kökenli göçmenler arasında birinci parti. Bulgular, göç geçmişinin tek başına ortak bir siyasi tercih yaratmadığını gösteriyor; bunun nedenlerini açıklamak içinse daha fazlasını bilmek gerekiyor.
2025, iki eğrinin aynı anda tırmandığı yıl oldu. Bir yanda AfD, anketlerde CDU/CSU ile başa baş giderken öbür yanda 332.500 kişi Alman pasaportu aldı. Bu, 2000'de tutulmaya başlanan istatistiğe göre en yüksek sayı. Alman vatandaşlığına geçen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı ise yüzde 51 artarak 34.100’e ulaştı. Pasaport almak kolaylaşmış olsa da kendini temsil edilmiş hissetmek aynı hızla yükselmiyor. KAS’ın araştırmasında Türk kökenlilerin neredeyse yarısı, göçmenlerin çıkarlarını hiçbir partinin savunmadığını düşünüyor.
Bavul bu kez başka ellerde
Türkiye’den Almanya’ya gelenlerin artık tek bir yüzü yok. Bir yanda, 2023’te 61 bini aşan ilk sığınma başvuruları var. Öte yanda çalışmak, araştırma yapmak ve eğitim görmek için gelenler. Nitelikli çalışanlara yönelik Mavi Kart da bu göçün yollarından biri. Mesleki yeterlilik, iş teklifi ve belirli bir ücret düzeyi gibi koşullara bağlı olan bu izin, altmışların işçi alımından farklı bir göç politikasının parçası.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ülkede artan siyasi baskı ve güvenlik kaygılarını gerekçe göstererek Türkiye’den ayrılan Ece Temelkuran da bugün Berlin’de yaşıyor. Batı basınının ona yakıştırdığı “sürgündeki yazar” etiketini, kavramın romantize edildiğini ve kendisini zulüm mağduru bir aydın rolüne sokmak istemediğini belirterek reddediyor; ancak kendi ülkesinde yabancılaştığını da saklamıyor. Şubat 2026’da yayımlanan ve henüz Türkçeye çevrilmeyen mektup kitabı Nation of Strangers (Yabancılar Ulusu), okuru bu duyguyla karşılıyor:
“Sevgili yabancı. Evde misin?”
Temelkuran’a göre yabancılık artık yalnızca mültecilere özgü değil; kendi ülkesinde bile evinde hissetmeyenlerin paylaştığı bir deneyim. Nation of Strangers’ta bir yabancıdan diğerine yazılan mektuplar, kaybedilen yurdun ardından yeni bir aidiyetin nerede kurulabileceğini araştırıyor. Kitap, bu arayışta insanların birbirleriyle kurduğu bağlara, dayanışmaya ve ortak bir hayatı yeniden kurma ihtimaline yöneliyor:
"Benim evim insanlar, dostlarım, birbirimize verdiğimiz sözler… Ev artık bir yer değil.”
Yaklaşık on yıldır İngilizce yazan yazar bu dönüşümü hem bir kayıp hem de yeni bir ses edinme süreci olarak görüyor. Yazarın bu dilsel sığınışı, Türkçeden Almancaya göç edebiyatını ele aldığımız ilk yazımızda bahsettiğimiz ‘Emine’ Sevgi Özdamar ı hatırlatıyor. İnsanın anadilini kendi ülkesinde de yitirebileceğini söyleyen Özdamar, kendi ifadesiyle, Türkçe kelimeleri hastalanınca Almancaya “göç etmişti”.
Peki, kim Alman?
Yazı boyunca bu sorunun cevabını çoğu zaman başkaları verdi: Kazanınca alkışlayan tribünler, üç kuşak sonra hâlâ “remigrasyon” diyen partiler. Ama kuralları içeriden değiştirenler de oldu.
Elif Eralp’in anne babası sosyalist ve sendikacıydı. 12 Eylül darbesinin ardından Türkiye’den kaçıp Almanya’ya sığındılar; annesi o sırada Elif’e hamileydi. Eralp 1981'de, ailesinin sığınma başvurusu sürerken Münih’te doğdu. 20 Eylül 2026'da Sol Parti’yi yüzde 25,7 ile Berlin’de ilk kez birinci parti yaptı. İlk sonuçlar açıklandığında destekçilerine Türkçe seslendi:
“Tarih yazdık arkadaşlar!”

Yine de tek bir seçim, onlarca yıllık huzursuzluğu silmiyor. Bu huzursuzluğun en sert ifadelerinden biri yedi yıl önce gelmişti. 2018'de İçişleri Bakanlığı’nın adına “Heimat” (yurt, memleket) kelimesi eklendiğinde, Fatma Aydemir ve Hengameh Yaghoobifarah buna bir kitapla karşılık verdi: Eure Heimat ist unser Albtraum (Sizin Yurdunuz Bizim Kâbusumuz). Şubat 2019'da çıkan kitapta on dört yazar, Almanya’da “öteki” sayılmanın gündelik hâllerini anlattı. Aydemir kendi denemesinde, haftanın yedi günü bir çelik fabrikasında çalışan dedesini yazdı.
Aydemir’in dedesi Almanya’ya çalışmak için gelmişti, Eralp’in ailesi canını kurtarmak için. İlk yazıyı “Misafir artık kapının içinde” diye bitirmiştik. Ama içeride olmak söz sahibi olmaya yetmiyordu. Fabrikadan sendikaya, dernekten meclise, altmış beş yıl bunun mücadelesiyle geçti.
Almanya onlara önce misafir dedi, sonra yabancı, sonra göçmen. Eralp seçim gecesi başka bir kelime kullandı:
"Arkadaşlar."