SİNEMA VE TV

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

ÖMER ŞENTÜRK
DUENDE · 2 KASIM 2026
3 DK OKUMA
READ IN ENGLISH →

Judd Apatow’un Netflix’te yayımlanan Norm: The Tale of Norm Macdonald belgeselini izlerken karşınızdaki adamın neden bu kadar sevildiğini anlamak için birkaç dakika yeterli olabilir. Bir televizyon programında koltuğuna yayılmış, bir şaka anlatıyor; hikaye uzadıkça uzuyor, karşısındaki sunucu gülmeye başlıyor, seyirci onunla birlikte gülüyor ve Norm yüzündeki o hafif muzip ifadeyle sanki kendisi de bütün bunların nereye varacağını merak ediyormuş gibi konuşmaya devam ediyor.

Norm şakanın sonuna geldiğinde, biraz önce yaşadığınız şeyin yalnızca iyi anlatılmış bir hikaye olmadığını hissediyorsunuz. Bu adamın dünyaya bakışında bir tuhaflık var ve o bakış bir kez dikkatinizi çektiğinde sizi başka videolara, başka şakalara, başka hikayelere götürüyor.

Norm: The Tale of Norm Macdonald - Netflix

Türkiye’de adı Amerika’daki kadar geniş bir seyirciye ulaşmamış olsa da Norm Macdonald; komedyenlerin hayranlıkla söz ettiği, televizyon programlarına konuk olduğunda birkaç dakikayı unutulmaz bir gösteriye dönüştürebilen, ölümünden sonra da internetteki görüntüleriyle yeni seyirciler bulmaya devam eden bir isimdi.

  • 1959’da Kanada’da doğmuş, stand-up sahnelerinde çalıştıktan sonra Saturday Night Live’a katılmış, programın sahte haber bülteni Weekend Update’in sunucusu olarak tanınmıştı. Oyunculuk yaptı, kendi dizisini ve podcast’ini hazırladı, turnelere çıktı. Ama onu birkaç kariyer durağıyla anlatmaya çalıştığınızda bütün bunların arasında kolayca tarif edilemeyen bir şey eksik kalıyor. Norm bulunduğu her yerde kendisine özgü bir dünya kuruyordu.

Apatow’un belgeseli de o dünyanın kapısını, Norm’u tanıyan insanları bugün kameranın karşısına oturtarak değil, geride bıraktığı görüntüleri ve sesleri biraraya getirerek açıyor. Sahnede, haber masasının arkasında, David Letterman’ın ya da Conan O’Brien’ın karşısında, evinde ve annesinin yanında Norm’u izliyoruz. Zaman zaman kendi sesinden, 2016’da yayımlanan Based on a True Story kitabından parçalar dinliyoruz. Bir hayat hikâyesini, o hayatı yaşamış kişinin ağzından dinlemek iyi bir fikir gibi görünüyor. Norm söz konusu olduğunda anlatılanların ne kadarına inanacağınız sorusu da filmin eğlencesinin bir parçası hâline geliyor.

Çünkü kendisi hakkında konuşurken bile gerçeği uslu uslu yerinde bırakmayı pek sevmiyordu. Yaşı, eğitimi ve çocukluğu hakkında farklı zamanlarda farklı şeyler söylemişti. Adı “Gerçek Bir Hikayeden Uyarlandı” anlamına gelen kitabı da bir hatıratın içine epeyce kurmaca yerleştiriyordu. Norm’un ne zaman bir şey itiraf ettiğini, ne zaman sizinle oynadığını anlamaya çalışırken, bir süre sonra ikisi arasındaki çizgiye gösterdiğiniz özen de azalıyor. Hikayeyi dinlemeye devam etmek istiyorsunuz.

Norm, Quebec ve Ontario’da büyüdü. Ottawa’daki Carleton Üniversitesi’nde bir süre matematik ve felsefe okuduğu fakat eğitimini tamamlamadığı aktarılıyor. Kendi anlattığına göre Fransızca konuşulan Quebec’te, okulda Fransızca yerine Latince öğrenmişti. Bu tercihin tuhaflığını sonradan bir şakaya dönüştürdü: Etrafında Fransızca konuşan çok sayıda insan vardı ama pek fazla Antik Romalıyla karşılaşmıyordu. Ciddi bir okurdu; Tolstoy’u, Çehov’u, Rus romanlarını seviyordu. 2016’da The New Yorker yazarı Ian Parker’la New York’ta buluştuğunda Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini okumaya başlamış, ilk cildin yarısına geldiğinde yanlış İngilizce çeviriyi seçmiş olabileceğinden endişelenmeye başlamıştı.

Aynı gün Çehov’un kasvetli hikayelerinden birini anlattı Parker’a. Uzun bir deniz yolculuğunda ölmek üzere olan adam son nefesini verdikten sonra bile hikaye devam ediyor, bedeni bir çuvala konup denize atılıyor ve Norm’un hatırladığı kadarıyla balıklar adamdan parçalar koparmaya başlıyordu. Anlatırken gülüyordu; adam ölmüştü ama başına gelenler bitmemişti. Parker, Norm’un aktardığı ayrıntıların hepsinin hikayenin asıl metninde bulunmadığını not etmişti. Sevdiği bir yazardan söz ederken bile öyküyü biraz kendisine ait kılmaktan geri durmuyordu.

Onun komedisinde de tanıdık olanın, yeterince uzun bakıldığında nasıl tuhaflaşabildiğini görürüz. En meşhur örneklerinden birinde, bir güve ayak hastalıkları uzmanının muayenehanesine giriyor ve hayatından söz etmeye başlıyor. İşinden, karısıyla arasındaki sevgisizlikten, çocuklarından ve mutsuzluğundan konuştukça, birkaç dakika önce bir böcek olduğunu bildiğimiz güve, bir Rus romanının yorgun kahramanına dönüşüyor. Doktor, güveyi dinledikten sonra bütün bunlar için bir psikiyatriste gitmesi gerektiğini söyleyip neden kendisine geldiğini soruyor. Güve cevap veriyor: “Işığınız yanıyordu.”

Norm’un şakayı anlatırken kurduğu dünya, o basit cevap kadar önemli. Seyirciyi hikayenin içine alıyor, onu bir süre orada tutuyor ve tam nereye geldiğimizi unuttuğumuz anda başlangıca geri döndürüyor. Bu rahatlığın ardında dikkatli bir işçilik vardı. The New Yorker yazarı Nathan Heller’ın tanıklık ettiği bir gün Norm, genç bir komedyenin şakasını cümle cümle dinlemiş, hangi bilginin ne zaman verilmesi gerektiğini düşünmüş, kelimelerin yerini değiştirmiş, son cümlenin daha iyi anlaşılması için hikayeyi yeniden düzenlemişti. Sahnede aklına geleni söylüyormuş gibi görünen adam, birkaç kelimenin sırasıyla uzun uzun uğraşabiliyordu.

Norm’un hayatındaki daha ağır meselelerden biri kumardı. Poker oynuyor, spor karşılaşmalarına bahis oynuyor, kumar masalarında zaman geçiriyordu ve kendi anlattığına göre birikimlerini birkaç kez kaybetmişti. Gazeteci Michael Kaplan, onunla geçirdiği bir Las Vegas hafta sonunda Norm’un büyük miktarda para kaybettikten sonra yeniden oynayabilmek için borç istediğini, aldığı parayı da kısa süre içinde kaybettiğini anlatır.

  • Kumarın büyüsünü tarif ederken sonucun belli olmadığı âna dönüyordu hep. Bahis yapılmış, zarlar atılmış ama henüz masaya düşmemişti ve o birkaç saniye boyunca kazanmak hâlâ mümkündü. Based on a True Story’de umudun, bağımlı olmak için harika bir şey olduğunu yazmıştı. Bir başka konuşmasında, bir futbol maçında para kaybetme ihtimalini düşünmenin, bütün gece yaklaşan hastalığı ve ölümü düşünmekten daha katlanılır olabileceğini söylemişti.

2021’de hayatını kaybettiğinde yıllardır kanserle yaşadığını öğrendi seyircisi. Hastalığını ailesi ve çok az sayıdaki yakını dışında kimseyle paylaşmamıştı. Belgeselde onu izlerken, hayatının ne kadarını kendisine sakladığını düşünüyorsunuz. Karşımızda sürekli konuşan, hikayeler anlatan, insanları güldüren bir adam var ve onun hakkında bilmediğimiz şeyler, bildiklerimizin arasında sessizce duruyor.

Norm: The Tale of Norm Macdonald bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor. Annesinin yanındaki hâlini, başka bir komedyeni dinlerken yüzünde beliren gülümsemeyi, bir hikâyenin ortasında durup karşısındakine bakışını görüyoruz. Çehov’dan söz ederken gülen, Proust’un çevirisini dert eden, bir güveye uzun ve hüzünlü bir hayat uyduran adamı tanımaya başlıyoruz.

Filmin sonunda, Norm’un hayatındaki her şeyi anladığımızı söylemek zor. Zaten onun anlattığı hikâyelerden sonra da çoğu zaman elimizde kesin bir cevap kalmazdı. Ama o hikâyeler sürerken, kendisinin biraz daha konuşmasını isterdik. Belgeselin bıraktığı his de bu: Bir kez daha sesini duyma ve onunla biraz daha vakit geçirme isteği.

Zarif, sade ve seçkin
bir yaşam rehberi.

Aposto Magazine haftada 3 gün e-posta kutunda.

Zevk, zanaat ve ritüel üzerine satırbaşları, keşifler ve incelemeler.