Bir Envanter Çıkarma Denemesi

Perec'in yazma arzusu

Notos Dergi

Notos Dergi

Uzun ömürlü ve bilinirliği yüksek, dinamik, günü yakalayan edebiyat dergisi Notos'tan özel seçilmiş makaleler iki haftada bir salı günü 17.00'de Aposto'da yayımda.

Yazı: Harry Mathews

Yazar olarak adlandırılmayı hak eden her yazarın özgün nitelikleri olduğunu genellikle söyleyebiliriz; ancak bir de özgünlükleriyle öne çıkan yazarların oluşturduğu bir aile vardır, işte bu ailenin bireylerini yaşayan ya da ölmüş bir başka yazarla ilişkilendirmek mümkün değildir. Georges Perec 20. yüzyıldaki tanınmış üyeleri arasında Franz Kafka ile Raymond Roussel’in bulunduğu bu ailenin bir üyesidir. Italo Calvino onu şöyle tanımlar: “Dünyada eşi olmayan edebi kişiliklerden biridir, öyle ki bir başkasına hiç benzemez.” Calvino’nun bu gözlemi, Perec’in yazarlık etkinliklerinin tüm boyutları için geçerlidir. Perec’in hayranlık duyduğu yazarlar (aralarında Kafka ile Roussel de vardı) yapıtlarında çok sayıda iz bırakmıştır, göndermeler vardır onlara, hatta doğrudan alıntıların olduğu paragraflar bile vardır; ancak yapıtlarında tam olarak “Kafkaesk” ya da “Rousselyen” bölümler bulamayız kesinlikle. Onu büyük bir saygı beslediği Leiris’in ya da Nabokov’un, Melville’in ya da Lowry’nin, hatta Queneau’nun tilmizi olarak görmemize neden olacak öğeler de göremeyiz yapıtlarında. İlk romanı Şeyler’in biçimi ve üslubunda Flaubert’in varlığı belirleyici olmuştur ama bu durum sadece görünüşte bir istisnadır; çünkü burada söz konusu olan bir etkilenmeden çok bilinçli bir taklittir ve bu taklit eyleminin sonuçları da tamamen yenilikçi amaçlara ulaşmak için kullanılmıştır.

Bir yanlış anlama: “jonglör” ya da “virtüöz”

Perec iki büyük başarısı Şeyler ve Yaşam Kullanma Kılavuzu ile “günümüz toplumunun ressamı” unvanını kazandı, oysa yapıtlarında son kertede olağandışı bir mahremiyet vardır. Kayboluş adlı romanı ve Oulipo’ya katılmasının etkisini gösteren öteki metinleri yayımlandıktan sonra jonglör ve virtüöz olarak tanındı, ancak biçim açısından en karmaşık olanları da dahil olmak üzere tüm metinlerinden yayılan o çok ender karşılaşılan yoğunluk ve samimiyet bu imajın yanlışlığını gözler önüne serer. Perec’in metinlerinin bu kadar aykırı şekillerde okunması yazma eylemine yaklaşımındaki benzersizlikten kaynaklanıyor olabilir. Bu tavrı yalnızca “özgün” olarak değil aynı zamanda “özsel” olarak da tanımlanabilir; şöyle ki Perec yazarlık kariyerinin başlangıcından sonuna dek var olan gelenek ya da biçimleri kendisinin kılmak yerine yazma eylemi üzerine yeniden düşünmüş ve bu eylemi yeniden yaratmıştır. Yaklaşımının ne kadar radikal olduğunu görmek için –özellikle Kayboluş’ta, ayrıca W ile Yaşam Kullanma Kılavuzu gibi diğer kitaplarında– dilin yapıtaşı olan harfin oynadığı önemli role bakmak yeterli olacaktır: Perec yaptığı istisnai manevralarla (sembolden çok biçime ait bir araç olarak) harfi, edebi dünyasının merkezinde bulunan boşluk, yokluk ve ölümü ifade etmenin bir yolu olarak kullanmıştır.

Perec tarihimizin büyük trajedilerinden birinin (“büyük tırpanıyla Tarih”),1 soykırım girişiminin ve toplama kamplarıyla sonuçlanan tüyler ürpertici bir dehşetin çocuğudur. Bu trajedi onda çok mahrem etkiler, yaralar bıraktı. Perec işte bunlara gösterdiği tepkilerle kendi özgünlüğünü yarattı. Ailesi yoktu, onu kucaklayacak bir topluluk da yoktu; o da edebiyatı, içinde kendine bir yuva hatta ülke bulduğu, bu ülke ve yuvayı yeniden yarattığı bir dünyaya dönüştürdü. İlkgençlik yıllarında tekrar tekrar okuduğu bir kitapla ilgili [Üç Silahşörler Yirmi Yıl Sonra] şunu yazmıştı: “Tarihimi bunlarla kuruyormuşum gibime geliyor. Tükenmez bir hafızanın, ikide bir yinelemenin, bir kesinliğin kaynağı.”2 Anne babasından söz ederken ise şöyle diyecekti: “Yazıyorum çünkü onlar bende silinmez izlerini bıraktılar ve bu iz de yazı: hatıraları yazıda öldü; yazı onların ölümünün hatırası ve benim hayatımın olumlanması.”3 Başka bir yerdeyse şunları söyleyecekti: “Yazmak: Özenle bir şeyleri saklamaya, bir şeyleri idame ettirmeye çalışmak: Giderek oyulan boşluktan birkaç kıymık koparıp almak, bir yerlere bir çizik, bir iz, bir im ya da birkaç işaret bırakmak.”4

Perec’in belli bir ölçüde otobiyografik olan yazılarını, çıkış noktasında biçimle ilgili bir tercih bulunan yazılarından ayırmak isteyenler yanılıyordu. Onun yapıtları sıradışı bir duyarlılık ile zekânın yazıya aktarımıdır. Yapıtlarında bu duyarlılık ile zekâ bir araya gelir ve hiçbir şeyin kesinlikle güvende olmadığı bir dünyayı –hem kurnaz hem de saf bir biçimde– yeniden kurar, bunu da harfler ve sözcükler, şiirler ve kitaplardan oluşan bu dünyanın şeylerini kâh birleştirerek kâh yıkarak yapar.

Beş yaşındayken annesiyle.

Perec’in W’de anlattığı fotoğraflardan biri.


Çok küçük yaşta yetim

Georges Perec 7 Mart 1936’da Pa­ris’te doğdu, Polonya Yahudisi anne babası buraya on yıl önce göç etmişti. Çok küçük yaşta yetim kaldı: Babası 1940 Temmuz ayında başlayan çarpışmalarda öldürüldü, annesi ise 1943’te bir toplama kampına gönderildi ve orada öldü, hangi kamp olduğu bilinmiyor, belki Auschwitz. Halası onu Villard-de-Lans ile Lans-en-Vercors’da yaşayan büyük anne ve babasının yanına götürdü, 1942 sonbaharından savaşın sonuna dek burada yaşadı. 1945’te halası ve eniştesi onu evlat edindi ve birlikte Paris’e geri döndüler. 1954’te Étampes Koleji’nde lise eğitimini tamamlayıp Sorbonne’a kayıt yaptırdı ama üniversiteye düzenli olarak devam etmedi. 1958-1959 arasında askerlik yaptıktan sonra hayatını psiko-sosyolojik anketler yaparak kazandı. Bir yıldan fazla Tunus’ta yaşadı, bu dönemde eğitimine devam etti. 1962’de Paris’e döndü ve CNRS’te nörofizyoloji alanında arşivci olarak çalışmaya başladı. Yaşam Kullanma Kılavuzu’yla edindiği başarıdan sonra hayatını tamamen yazarlık mesleğine adamaya karar verdiği 1979 yılına kadar bu işi sürdürdü.

Perec yazma arzusuna çok genç yaşta kapılmıştı. 1955’ten itibaren NRF dergisinde inceleme, Les Lettres nouvelles dergisinde eleştiri yazıları yayımlanıyordu. 1960’tan sonra ise özellikle Partisans dergisinde edebiyat üzerine birçok makalesi yayımlandı. Romancı olarak kariyeri, çıkar çıkmaz başyapıt kabul edilen ve Renaudot Ödülü’nü kazanan Şeyler ile 1965’te başladı.

Şeyler’in yayımlanmasıyla Perec edebiyat sahnesine çok parlak bir giriş yaptı, bu kitabın başarısı uzun süre hiç azalmadan devam etti: Çok sayıda yeni baskısı yapıldı, birçok dile çevrildi, öğrencilere verilen kitap listelerinin demirbaşlarından biri oldu. Aslında bu başarı işaretlerinin temelinde kısmen de olsa bir yanlış anlama vardı. Parisli genç çift Jérôme ile Sylvie üniversite eğitimlerini tamamladıktan sonra maddi rahatlığı saplantıya dönüştürmüş bir dünyada hayatlarını sürdürebilmek için geçici ve güvencesiz işlerde çalışır. Daha doğrusu, Jérôme ile Sylvie bu dünyanın kendilerine önerdiği şık ve lüks objeleri edinme saplantısına yakalanır. İş hayatında ilerlemenin gerektirdiği uzun yıllara yayılan kölelik düzenine teslim olmadan bu objelere sahip olmanın hayalini kurarlar. En sonunda kendilerini bir çıkmazda bulunca bu kez de Fransa’yı terk edip yeni bir hayat kurma umuduyla Tunus’a giderler, ancak orada da yavaş bir çürümeye teslim olurlar.

Şeyler çoğunlukla sosyolojik bir inceleme olarak ele alınmıştır; 1960’lı yılların başında ortaya çıkan tüketim toplumunun ürkütücülüğü konusunda insanları uyarmak için yazılmış bir kitapçık gibi görüldüğü bile söylenebilir. Aslında kitap, şöhretinin büyük bölümünü de tam olarak bu şekilde tanınmasına borçludur. Ancak ilk kez yayımlandığı günden itibaren yapısı ve üslubuyla da okurları etkilemiştir. Örneğin kitaptaki zaman kullanımı dikkat çekicidir. Şehirdeki “hayali” bir dairenin betimlendiği ilk bölüm yalnızca şart kipiyle yazılmıştır, Jérôme ile Sylvie’nin kısa bir süre sonra Paris’e döneceği fikrinin belirginleştiği son bölüm olan epilogda ise gelecek zaman kullanılmıştır; bu iki “gerçekdışı” zaman arasında yer alan ana olaylar ise belirli geçmiş zamanda ve şimdiki zamanın hikâyesinde anlatılmıştır. Ana olayların anlatıldığı bölümlerde arka arkaya sıralanan cümlelerdeki Flaubert’e özgü kaçınılmazlık öyle bir kesinliğe ulaşmıştır ki her türlü kuşku ya da değişim olasılığı neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. İşte bu dilbilgisel yapı, Jérôme ile Sylvie’nin içinde bulunduğu durumla uyum gösterir, nötr ve ılımlı görünen bir anlatıyı kişisel ve dokunaklı bir hikâyeye dönüştürür. Perec kahramanları için şöyle demiştir: “İnsani olan hiçbir şey onlara yabancı değildi.”5 Jérôme ile Sylvie, insanın kendisine zorla kabul ettirilmeye çalışılan dünyayı arzulamak ile reddetmek arasında kalarak yaşadığı ikilemin (tüketim toplumu bu ikilemin yalnızca bağlamını oluşturur) canlı birer temsilidir.

Perec’in daha sonraki metinlerinin karakteristik parçası olacak kimi üslup öğelerini, özellikle de neredeyse takıntılı olarak nitelenebilecek yığma eğilimini ilk romanı olan Şeyler’de görürüz. Bohem sayılabilecek bir grup Parislinin genç bir askerin Cezayir’e gitmesini önlemek için yaptıklarının eğlenceli bir raporunu sunan Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? adlı bir sonraki kitabında ise iki yeni teknik kullanır: belli bir sayıdaki retorik biçimin konuşma dilinde sistematik olarak tüketilmesi (Barthes’ın bir dersinden ve belki bir de James Joyce’un Ulysses’indeki günce bölümünden esinlenmiştir) ve kitabın tümüne yayılan oyunbaz bir yapı oluşturacak şekilde aynı sözcüklerin hatta cümlelerin yinelenmesi.

Tüm cazibesine rağmen Bahçedeki Pırpır daha az öneme sahip bir yapıt olarak kalmıştır. Ancak Perec bu yapıtında geliştirdiği yineleme tekniğiyle bir sonraki büyük kitabı olan Uyuyan Adam’da harikalar yaratacaktır. Bu kitabın konusunu, yalnızca eğitimini değil hayatını da yarıda bırakmaya karar veren bir üniversite öğrencisinin hikâyesi ya da daha doğrusu hikâyesinin yokluğu oluşturur. Üniversite öğrencisi günlerini sıradan eylemlerle geçirmek için ailesini ve arkadaşlarını terk eder, sokaklarda amaçsızca yürür, izleyeceği filmi seçmeden sinemaya gider, eski gazeteleri tekrar okur, sayısız kez iskambil falı açar. Zamanın ve mekânın zorbalığından kendini kurtarmaya karar vermiştir bir kere, en sonunda bu dünyaya doğmuş olma gerçeğini bile reddeder, sanki bu tür şeylerin hiçbir önemi yokmuş gibi davranır. Kahraman çevresinde bir boşluk yaratmaya çabalamaktadır. Perec bu çabayı romanın tek kişisinin uyku ile uyanıklık arasındaki hallerini titizlikle betimleyerek, günlerinin ve gecelerinin ayrıntılarını üst üste yığarak okurlara hissettirir – bu ayrıntılar yinelendiklerinde sanrılara özgü yavaş tempolu bir beste oluştururlar. En sonunda kahraman saplandığı kâbustan çıkmaya karar verir ve hayata teslim olur. Bundan sonra onu ne zafer duygusu ne de yeniden doğmanın ferahlığı bekler, benzerlerinin arasında bu dünyada var olduğunu basit bir şekilde kabullenmedir onu bekleyen. Hem sıradan hem dokunaklı hem de huzurlu bir andır bu.

Tunus’taki nüfus cüzdanı


1967’de Oulipo’ya katıldı

Uyuyan Adam’ın yayımlandığı yıl Perec en şaşırtıcı yapıtı üzerinde çalışmaya başlamıştı: Fransızcada alfabenin en sık kullanılan harfi “e”yi hiç kullanmadan Kayboluş adında bir roman yazıyordu. Bir ya da birkaç harfi hiç kullanmadan metin üretme tekniğine “lipogram” adı verilir. Bu tür ender görülen, zor yapılara duyduğu ilgi Perec’i Oulipo’ya yaklaştırdı, 1967 yılında da gruba kabul edildi. Perec için çok önemli bir andı bu, yıllar sonra, “Kendimi gerçekten Oulipo’nun bir ürünü olarak görüyorum” diyecektir. 1961’de François Le Lionnais ile Raymond Queneau’nun kurduğu Oulipo “yazınsal sınırlamalar”ın yaratılması ve yeniden keşfedilmesi üzerine çalışan küçük bir gruptur. Bu yazınsal sınırlamalar öylesine kesin ve zorlayıcı biçim ve yöntemlerden oluşur ki onları kullanan hiçbir yazar (en azından başlarda) kendi tercihlerinin onların buyruğuna girmesini engelleyemez. (Sonuç olarak “e” harfinin kullanılmadığı bir metinde, çok fazla şeyi normalde söyleyebileceğimiz şekilde ifade etmek mümkün olmaz.) Oulipo sayesinde Perec kendi gelişimine son derece uygun bir ortam buldu: buluş yapma, kesin kurallara boyun eğme ve eğlenceli oyunlar kurma eylemlerinin bir arada olduğu hoş bir laboratuvar. Uzun süredir zorluk derecesi sürekli artan biçim teknikleri arayan Perec, her tür sınırlama üzerinde deneyler yapabileceği ayrıcalıklı yeri sonunda bulmuştu. Bu on yıllık araştırmanın sonucunda Yaşam Kullanma Kılavuzu doğacaktı.

Bu dönemde Perec roman yazmayı bırakıp (Kayboluş’un tamamlayıcısı olan, içinde sesli harf olarak sadece “e”nin kullanıldığı Les Revenentes dışında) otobiyografik yapıtlar üretir: üç yıl boyunca gördüğü rüyaları yazdığı Karanlık Dükkân; sayfadan başlayıp yatağa, oradan tüm dünyaya uzanan mekân kavramı üzerine bir deneme olan Mekân Feşmekân; W ya da Bir Çocukluk Hatırası ve ortak belleğe ait olan ama zaman içinde unutulan olaylar üzerine büyüleyici bir araştırma kitabı olan Je me souviens (Hatırlıyorum). (Bu dönemde ayrıca ilk şiirlerini de yazmıştır, bu şiirlerin bir araya getirildiği seçkilerin en çarpıcısı olan La Clôture [Kapan] de otobiyografiktir.) Her biri derinlemesine bir incelemeyi fazlasıyla hak eden bu dört kitap içinde en fazla dikkat çekeni kuşkusuz W ya da Bir Çocukluk Hatırası, çünkü kurmaca ile otobiyografik anlatının birbirine karışması bu kitabı diğerleri için eksen haline getiren bir yapıta dönüştürür. Gizemle başlayıp sonra sözde yergiye, en sonunda da geleceği gören bir korku anlatısına dönüşen bu tuhaf hikâye, yazarın çocukluk ve ilkgençlik dönemlerini çoğunlukla acı verici bir tonda yöntemli bir şekilde yeniden kurguladığı bölümlerin araya girmesiyle anlatılır. Görünürdeki konusu olimpiyat oyunları ideali üzerine tuhaf biçimde kurulmuş bir ütopya olan kurmaca hikâye ile anne babasının ölümü etrafında dönen otobiyografik anlatı tam olarak ulaşamadıkları bir kesişme noktasına doğru ilerler: delirmiş bir kapitalizmin ürünü olan Nazi toplama kampları. Bu iki anlatı arasındaki ilişki açıkça dile getirilmez, yalnızca okura sezdirilir iç sızlatan darbelerle.

Oulipo toplantısı. François Le Lionnais’nin Boulogne-Billancourt’daki evinde, 23 Eylül 1975. Oturanlar, soldan sağa: Italo Calvino, Harry Mathews, François Le Lionnais, Raymond Queneau, Jean Queval, Claude Berges. Ayaktakiler, soldan sağa: Paul Fournel, Michèle Métail, Luc Étienne, Georges Perec, Marcel Bénabou, Paul Braffort, Jean Lescure, Jacques Duchateau.


Yeni “İnsanlık Komedyası” gibi bir yapboz

Perec’in en uzun ve görkemli romanı Yaşam Kullanma Kılavuzu da yayımlandığında hemen bir başyapıt olarak kabul edildi ve Médicis Ödülü’yle taçlandırıldı. Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun fikir olarak geliştirilmesi ile tamamlanması arasında dokuz yıl vardır. Perec Mekân Feşmekân’da bu projesinden şöyle söz eder: “Dış duvarı tamamen ortadan kaldırılmış bir Paris apartmanı tahayyül ediyorum .... öyle ki giriş katından tavan arasına kadar, apartmanın ön cephesinde bulunan tüm odaların içi o anda ve eşzamanlı olarak görülebilir olacak.”6 Başka bir yerdeyse şöyle yazar: “Kitabın tümü, odaları bir yapbozun parçası gibi düzenlenen bir ev olarak kuruldu.”Paris’in Plaine Monceau semtinde dairelerin kiralık verildiği bir binanın odalarıdır bunlar, bir yapbozun parçası olan bu odalar hem şu andaki hem de geçmişteki kiracıların hayatlarını içerir. Kitapta böylece dokunaklı ya da fantastik, komik ya da trajik çok sayıda biyografi birbiri ardı sıra anlatılır; bu yüzden de kitap yeni bir “İnsanlık Komedyası” olarak nitelendirilir. Yapboz bir yandan kitabın biçimini oluşturan model olarak kullanılırken, öte yandan da kitabın ana hikâyesinin merkezinde bulunduğu için bir anlatı öğesi olarak da var olur. Beş yüz suluboya resimden oluşan bir dizi tablo yapma amacıyla tüm dünyayı gezmiş eksantrik zengin Percival Bartlebooth resimlerini yapboza dönüştürmesi için konunun uzmanı olan zanaatkâr Gaspard Winckler’i işe alır, birer yapboz olan resimleri daha sonra Bartlebooth birleştirecektir. Romanın başında kendisine verilen işi başarıyla tamamlamış olan Winckler’in öldüğünü öğreniriz. Kitabın sonunda da Bartlebooth son yapbozu tamamlayamadan ölür. Bu ikisinin çalışmalarını yakından izlemiş olan ressam Serge Valène Yaşam Kullanma Kılavuzu’na şaşırtıcı derecede benzeyen kendi yapbozunu geliştirir: Oturduğu apartmanı ön cephesi olmadan resmetmeyi istemektedir, amacı her bir odasında nelerin yaşandığını göstermektir. O da projesini tamamlayamadan ölecektir.

Bu üç kahraman aracılığıyla Perec bizim için ressamın (aynı zamanda toplumsal ve ekonomik ilişkilerin içindeki insanın) portresini çizer. İlk olarak işi veren, birtakım sınırlamalar belirleyen, cömert, mesafeli, düzenli Bartlebooth ile tanışırız; sonra Winckler sahneye çıkar, sınırlamalara boyun eğer, beş yüz yapbozdan tek bir büyük yapıt ortaya çıkarmayı başarmış dâhinin uşağıdır ve bu konumundan duyduğu rahatsızlık yüzünden intikam ve ölüm düşüncesi hiç aklından çıkmaz; son olarak da yalnız bir hayat yaşayan, insancıl Valène ile karşılarız, o da Bartlebooth gibi sınırlamalar icat eder ve bunlara kendi özgür iradesiyle uyar. Bu üç hayatın etrafında tutarlı ve duyarlı bir şekilde örülen hikâyesiyle kitabın bütünü, yaratıcı eylemin farklı yüzlerinin sahneye çıktığı etkileyici bir gösteriye dönüşür.

Perec Yaşam Kullanma Kılavuzu’ndan sonra az sayıda düzyazı metin yayımladı: kurmaca tablolardan oluşan kurmaca bir tablo koleksiyonunu inceleyen uzun öykü Harikalar Odası, Robert Bober’in filmini yorumlarken ilk kez Yahudi kimliğinden uzunca söz ettiği Ellis Island, bir de 53 jours (53 Gün) adlı tamamlanmamış bir roman.

Kedisi Délo’yla, Haziran 1978.

Fotoğraf Anne de Brunhoff, Pul tasarımı Marc Taraskoff.


“Hayatını rastlantıya ve sürgüne borçlu olmak”

Perec’in yapıtları bir yandan sergiledikleri bolluk ve çeşitlilikle öte yandan son derece katı tekniklerin ürünü olmalarıyla bizi şaşkınlığa uğratır. (Bu durum yalnızca Oulipo’ya katılmasından sonraki yapıtları için değil, ilk yapıtları için de geçerlidir; Oulipo’ya katıldıktan sonra kendisine koyduğu “sınırlamaları” tanımlamak güçleşmiştir sadece.) Perec’in yapıtlarında yığmaya varan bolluk ile tekniklerin acımasız katılığının bir arada olduğunu görmek çok önemlidir. Aslında yapıtlardaki bolluğa izin veren de kullanılan tekniğin katılığıdır. Anlamdan yoksun bir dünyayı dil aracılığıyla dönüştürmeye karar vermiş olan her yazar şu tür sorulara yanıt arar: “Nereden başlamalı? Ne söylersem söyleyeyim bunu söyleme hakkını kendimde nasıl bulacağım?” Perec’in kişisel durumu nedeniyle bu sorular özellikle sancılı bir hal alıyordu. Yetimdi, Yahudiydi ama onun için Yahudilik bir dil ve inanç topluluğuna ait olmak anlamına gelmiyordu. Onun dünyasında Yahudiliğin anlamı şunlardı: “bir yokluk, bir soru, bir sorgulama, bir dalgalanış, bir endişe.”8 Yahudi olmak “hayatını ancak tesadüflere ve sürgünlere borçlu olmak”9 demekti. Böylesi bir boşluk karşısında Perec’in kendine bir başlangıç noktası seçmesi gerekiyordu, o da sınırlamaları seçti. Bu seçim, ifade etme eyleminin neden olduğu o boğucu sorundan kurtulmasını sağladı. Tarih sizi sesinizden yoksun bıraktığında kendinizi nasıl ifade edebilirsiniz? Artık söz sınırlamalara verilmişti; onlar var olma gerekçelerini kendi içlerinde taşıyorlardı ve onların dile getirebilecekleri şeyler sınırsızdı. Perec Kayboluş’ta bu durumu şöyle açıklar: “Burada günümüz romanının anayasasını görür gibi oluyorum: Sınırsız, sonsuzluğa uzanan, gıdasını muazzam bir kurgu yığınından, durmadan artan bir sürpriz duygusundan alan bir düş gücünün yaratıcılığına sahip olmak için, bir sözcüğün dahi kazara yazılmaması, bir sözcüğün dahi varlığını rastlantıya, sözümona samimi bir üsluba, alışkanlığa borçlu olmaması, bilakis bütün kurmacanın mutlak bir yasanın kısıtlayıcılığı altında, sıkı bir yazınsal kalbur kullanılarak yazılması, kâfi olmasa dahi şarttır.”10

Perec’in yapıtındaki bolluk kendi içinde “muazzam bir kurgu yığınıdır”; bu ifade onun toplamaya ve yinelemeye olan kronik eğilimini de akla getirir. Nedensiz bir yığma değil de daha çok dahil etmeyle sonuçlanan bu eğilim, kendi yarattığı dünyayı genişletme arzusu değil midir? Perec’in bu bağlamdaki titizliği ve azmi onu Yaşam Kullanma Kılavuzu’nda anlattığı hikâyeleri çoğaltmaya yöneltti ve kitaplarının çoğunda sayıklamalara teğet geçen imgelerin doğmasına neden oldu: Akla hemen Şeyler’deki Pantagruel’i anımsatan seraplar, Uyuyan Adam’daki canavarların işgali, Les Revenentes’taki her yerden fışkıran erotik dalgalar, Yaşam Kullanma Kılavuzu’ndaki yeraltı dünyası geliyor.

“-miş gibi yapmanın” verdiği haz ve ürperti

Kurmacanın kumaşında büyük delikler oluşturan bu “sayıklamalar” bize kurmacanın ne kadar narin olduğunu anımsatır. Perec yazı aracılığıyla dünyayı yeniden yaratmaya kendisini ruhen ve bedenen adamış olsa da bu yeni dünyanın, içine doğduğu dünyadan daha az suçlu bir dünya olmadığının farkındadır; okurun bu konuda herhangi bir yanılsamaya kapılmasına kesinlikle izin vermez. Kitaplarının sonunda okuru boşluk, sık sık da ölüm bekler. Belki de içlerinde en sarsıcı olanı Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun sonudur: Kitabın tamamının Bartlebooth’un ölüm ânında geçtiğini öğreniriz. Kitap birden boşluğa indirgenmiş olur (geçmiş kurmacadır, kurmaca da geçmişte olanlardan başka bir şey değildir); yazarın yanıtı olan Valène’in tablosu da boş kalacaktır. Yayımlanmış son anlatısı Harikalar Odası’nın son paragrafında kitap tam bir bozguna uğrar: “Büyük bir titizlikle yürütülen incelemeler, Raffke koleksiyonundaki tabloların çoğunun sahte olduğunu ortaya koymakta gecikmedi, yalnızca ‘-miş gibi’ yapmanın getirdiği o haz için, yalnızca o ürperti düşünülerek tasarlanmış bu kurmaca metindeki onca sahte ayrıntı gibi.”11

Akciğer kanserine yakalanan Georges Perec birkaç aylık acılı bir süreçten sonra Ivry’deki Charles-Foix hastanesinde 3 Mart 1982 tarihinde hayatını kaybetmiştir.

Fransızcadan çeviren Ayşe Ece


1 W ya da Bir Çocukluk Hatırası, çev. Sosi Dolanoğlu, Metis, 2012, s. 12.

2 W, s. 139

3 W, s. 45.

4 Mekân Feşmekân, çev. Ayberk Erkay, Everest, 2017, s. 145.

5 Şeyler, çev. Sevgi Tamgüç, Metis, 2007, s. 25.

6 Mekân Feşmekân, s. 67.

“Georges Perec et les jeux”, söyleşen Jacques Bens ve Alain Ledoux, Jeux & Strategie, sayı 1, 1980.

Doğdum, çev. Aysel Bora, YKY, 2006, s. 57.

Doğdum, s. 57.

10 Kayboluş, çev. Cemal Yardımcı, Ayrıntı, 2018, s. 238

11 Harikalar Odası, çev. Esra Özdoğan, Sel, 2006, s. 87.

* Le Magazine littéraire 579, Mayıs 2018. (Bu yazı ilk kez Le Magazine littéraire 193’te [Mart 1983] Perec’in ölümünden bir yıl sonra yayımlanmıştır.)

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Notos Dergi

Notos Dergi

Uzun ömürlü ve bilinirliği yüksek, dinamik, günü yakalayan edebiyat dergisi Notos'tan özel seçilmiş makaleler iki haftada bir salı günü 17.00'de Aposto'da yayımda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

Yazar

yazar

jonglör

virtüöz

Harry Mathews

Georges Perec

Franz Kafka

Raymond Roussel

Italo Calvino

Şeyler

Şeyler ve Yaşam Kullanma Kılavuzu

Kayboluş

NEREDE YAYIMLANDI?

Notos DergiNotos Dergi

HİKAYE

·

ÜYELERE ÖZEL

Bir Envanter Çıkarma Denemesi

Perec'in yazma arzusu

06 Haz 2023

YAZARLAR

Notos Dergi

Uzun ömürlü ve bilinirliği yüksek, dinamik, günü yakalayan edebiyat dergisi Notos'tan özel seçilmiş makaleler iki haftada bir salı günü 17.00'de Aposto'da yayımda.

İLGİLİ OKUMALAR

;