aposto-logoCuma, 3 Şubat 2023
aposto-logo
Cuma, Şubat 3, 2023
Premium'a Yüksel

Bu Eşyaları Nerelerde Saklasam?

Atmaya kıyamadığımız bebeklik kıyafetimiz, artık çalışmasa da bize çocukluğumuzu hatırlatan kol saatimiz ya da belki ilk telefonumuz… Bazı eşyalarımız, bir objeden çok daha fazla anlam ifade ediyor.

Bir kıyafet, kitap, oyuncak, araba ya da battaniye… Objelerle olan ilişkimiz bebeklik döneminden başlayıp biz hayata veda edene kadar devam ediyor. Bir bebek için battaniyesi, bir çocuk için oyuncağı, bir ergen için telefonu, bir yetişkin için ise evi çoğu zaman sahip olduğu bir nesne olmaktan çok daha fazla anlam içeriyor.

Kimi nesneler bizim için bir hatıranın simgesi olurlarken kimileri sadece iyi hissetmemizi sağlıyorlar. Kimi nesneler söz konusu olduğunda sadece onlara sahip olmamız bile bizim için önem taşıyor. Hatta bazı zamanlarda sahip olduğumuz eşyalar işlevlerini yerine getiremeseler de çeşitli sebeplerle onları saklamaya devam ediyoruz. Sahip olduğumuz bu şeyler artık bir nesne olmaktan çıkıp kimliğimizin, benliğimizin bir uzantısı haline gelebiliyorlar. Giymeyi tercih ettiğimiz bir giysiyi, okumak için seçtiğimiz bir kitabı, bindiğimiz arabayı ya da saklayarak evimizde sergilediğimiz nesneleri kendimize ve başkalarına kim olduğumuzu, nereye ait olmak istediğimizi belirtmek için birer araç olarak kullanabiliyoruz.

 Sahiplik Algımız Erken Yaşlarda Başlıyor

Yapılan bir araştırma, bebeklerin dahi kendilerine ait olarak algıladıkları nesnelerden yoksun bırakılmaları durumunda öfke ve üzüntü hissettiklerini gösteriyor. Buna göre, eşyalarla olan ilişkimiz çok erken yaşta başlıyor. Bir şeye sahip olma ve ona kendimizin bir parçası ya da uzantısıymış gibi muamele etme davranışı iki yaş civarında oluşmaya başlıyor. Çocuklar altı yaşına geldiklerinde ise bir eşyanın yalnızca kendilerine ait olabilmesi duygusuyla sahip oldukları objeye daha da fazla değer veriyorlar.

Ergenlik dönemine geldiğimizde sahip olduğumuz eşyalar, kim olduğumuzu ve olmadığımızı başkalarına gösterebilmek için çok önemli hale geliyor. Bir araştırmaya göre, ergenler sahip oldukları şeylerin sayısı ve kıymeti arttıkça benlik saygılarının arttığını ifade ediyorlar. Öte yandan, eşyalara olan bu düşkünlüğün öz saygıyla bir ilişkisinin olduğu düşünülüyor. İçsel kaynaklarla öz saygılarını beslemeyi başaramayan bazı ergenler, nesneleri kullanarak kendilerini daha değerli hissedebiliyorlar. Bununla ilişkili olarak akranlarından gurur verici geri bildirimler alan - yani içsel kaynaklarıyla kendilerini yeterli hissedebilen - ergenlerin materyalizme olan düşkünlüklerinde azalma gözlemleniyor. Ergenlik dönemi boyunca sahip olunan şeyler, kişilerin kim olduğunu veya en azından kendilerini nasıl görmek istediklerini giderek daha fazla yansıtmaya başlıyor.

Yetişkinlik dönemine baktığımızda artık nesnelerle kurulan derin bir duygusal bağ görüyoruz. Hatta kimi zaman insanların benlik algısı eşyalarına o kadar bağlı oluyor ki bu nesnelerin kaybolması ya da yok olması zaman zaman onlarda kişisel bir yaralanma olarak deneyimlenebiliyor. Kişiler eşya edinmekten ya da var olan eşyalarıyla etkileşimde olmaktan ve bağ kurmaktan hoşlansalar da eşyalara aşırı derecede değer verilmesi, kişinin psikolojik sağlığının uzun vadede olumsuz etkilenmesine neden olabiliyor. Bu noktada, kişilerin eşyalarıyla kurduğu bağın altında yatan motivasyonların anlaşılması önem taşıyor.

Bu motivasyonlardan en önemlisi “sahiplik etkisi”. Bir nesneye sahip olduğumuz anda artık sadece bize ait olduğu için gerekenden fazla değer verebiliyoruz. Buna en güzel örneklerden biri bir araştırmadan geliyor. Bu araştırmada, deneye katılan öğrencilerden ödül olarak kahve bardağı ya da çikolata ödülü arasında seçim yapmaları isteniyor. Öğrenciler seçim yaptıktan sonra tersi ödülle değiştirebilecekleri söylenmesine rağmen yalnızca on öğrenciden biri tercihini değiştiriyor. Bu durum, öğrencilerin sahip oldukları ilk ödüle verdikleri değeri işaret ediyor. Sahiplik etkisinin altında bize ait olan şeylerle kendiliğimiz arasındaki kurduğumuz güçlü bağlantı da yatıyor. Yapılan bir araştırmada, sinirbilimciler beyin görüntüleme tekniği ile katılımcıların beyninde aktive olan bölgeleri inceliyorlar. Bu esnada katılımcılar üzerlerinde “benim” ve “başkasının” yazan objelerin resimlerine bakıyorlar. Üzerinde “benim” yazan objeleri gören kişilerin beyinlerinde aktif hale gelen bölgelerinin kendileri hakkında düşünmeye başladıklarında etkinleşen bölgeyle aynı olması bu çalışmanın en enteresan sonucu! Eşyalarımıza bu kadar kıymet vermemizin, onlara bu kadar düşkün olmamızın bir diğer sebebi ise onların eşsiz özellikleri olduğuna inanmamız da olabiliyor. Her ne kadar aynı olsalar da bir çocuk oyuncağını benzer ya da tıpatıp aynı olan diğer bir oyuncakla değiştirmek istemiyor. Bize ait olan, ait olmaya devam etsin istiyoruz. 

Güvenli Bağlanma, Kaygılı Bağlanma, Kaçıngan Bağlanma… Nesneyle Bağlanma?

Kimi zaman, bazı nesnelerle tıpkı arkadaşlarımızla ya da yakın hissettiğimiz kişilerle olduğu gibi bir bağ kuruyoruz. Ancak, kurulan bu bağın aşırı ya da uç boyutlarda olmasının sebebi kişilerarası ilişki ya da bağ kurmadaki sorunlarımız olabiliyor. Kimi zaman bu sorunların telafisini eşyalarda arayabiliyoruz. Eşyalara bağlanma, bir kişinin cansız bir nesneye duygusal bir bağlılık hissettiğinde yaşadığı deneyim olarak tanımlanıyor ve kişi nesneden ayrıldığında kayıp hissi ile karşı karşıya kalabiliyor. Nesneler tamamen kontrol edilebilir, gerektiğinde alınabilir ya da atılabilir olduklarından kimi zaman kişiler tarafından son derece güvenilir olarak algılanabiliyor. Ayrıca, bireylerin özellikle yakın çevresiyle olan ilişkisinde güven sorunu yaşaması nesnelere olan bağlılığının daha çok artmasına sebep olabiliyor.

Bir eşyaya bağlanma kişilerin güvenlik ihtiyacına ek olarak sahip oldukları başka ihtiyaçları da gidermeye olanak sağlayabiliyor. Örneğin, bireylerin telefon gibi eşyaları birden fazla amaca hizmet edebiliyor. Sosyal bağlantıların kurulması ve sürdürülmesine yardımcı oluyor. Kimi zaman o eşyanın sadece sunmuş olduğu konfor da o eşyaya bağlanmanın bir sebebi olabiliyor.

Peki ya Eşyalarımızı Atmaya Kıyamayıp Onları Sürekli Olarak Biriktiriyorsak? 

Bazen eşyalarla olan bağımız uç noktalarda olabiliyor. Kişilerin sahip oldukları eşyaları elden çıkarırken derin bir sıkıntı ve güçlük çekmeleri istifçilik sendromu olarak adlandırılıyor. Bu sendroma sahip kişiler sahip oldukları nesnelerle yoğun bir duygusal bağ kuruyorlar. Bunun sebeplerinden birinin kişinin sahip olduklarına karşı abartılı bir sorumluluk ve korumacılık hissi duyması olarak gösteriliyor. İstifçi olarak adlandırılan bireylere bu yüzden bir şeyleri atmak çok zor gelebiliyor. Bu kişiler için objeler özel bir anlam taşıyor, insana benzer niteliklere sahip olabiliyor. Bu objelerin varlığı duygusal olarak onları rahatlıyor ve güven veriyor. Bazen de bu eşyalar benliğin ve kimliğin bir uzantısı olabiliyor veya bireylerin yaşantılarındaki önemli olay ya da kişilerin birer yansıtıcısı konumunda olabiliyorlar. Ancak, istifçilik sendromu deneyimleyen kişiler eşyalarını kaybettiklerinde aşırı duygusal tepkiler veriyorlar. Bununla birlikte biriktirme davranışı bu kişiler için hem olumlu hem de olumsuz duyguların kaynağı oluyor. Bu özellikler, istifçilik sendromuna sahip kişileri koleksiyonerlerden ayırıyor. Ayrıca, bu olumsuz duyguların kaynağı sahip olunan şeylerden ziyade kişilerarası ilişkiler olarak tespit ediliyor. Örneğin, aile üyelerinden biri bir eşya attığında kişi kişisel sınırları ihlal edilmiş ve kendi kontrolü dışında bir kayıp yaşamış hissediyor.

Fatmanur Etili

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.

İlgili Başlıklar

Ergenlik

Hikâyeyi beğendiniz mi?

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Nerede Yayımlandı?

📚 Eşyalar Bizim için Ne Anlama Geliyor?

Yayın & Yazar

Yakın İlişkiler

İlişkilere bilimsel bir bakış açısı!

;