aposto-logo
TR
TREN

HERKES İSTEDİĞİ GİBİ YAŞASIN

Bağımsızlığını hayatının her alanına yayan bağımsız gazeteci: Büşra.
HERKES İSTEDİĞİ GİBİ YAŞASIN

Angst

Angst

Her cumartesi çevre ve iklim konularında türler arası eşitlik ilkesini benimseyerek gelişmeleri aktarıyoruz.

Bağımsız gazeteci ve Herkes İstediği Gibi Yaşasın'ın yazarlarından Büşra Cebeci'yle Türkiye'de kadın olmak üzerine konuşuyoruz.


Röportaj: Alara Demirel

"Türkiye'de kadın olmak" senin için ne demek? Bu doğrultuda deneyimlerin nasıl şekillendi?

İçine doğduğumuz dünyada kadın olmak başlı başına bir mücadele alanı ya da sebebi. Yetişkinlik dönemimize erişene kadar çocukluk, ergenlik, ilk gençlik dönemlerimiz çoğumuzun içinde yaralar bırakıyor. Yama yapa yapa kendimizi büyütüp o hâlimizle de ciddi bir mücadelenin içerisinde yer alıyoruz, bu yamaların boyutuna göre de yer yer kimimiz daha agresifiz belki.

Şimdi hatırlıyorum da kız çocuğuyken "erkek gibi" giyinip erkek jargonuyla konuşurdum mahallede. Küçücük yaşta bile erkek çocuklarının konforlu alanının peşindeymişim sanki. Lisede eve daha geç girmek için bir markette çalışmaya başlamıştım, işten çıktığımda kendimi o kadar özgür hissediyordum ki günde 12 saat çalışmak da aylık 500 lira maaş da canımı sıkmıyordu.

Üniversiteyi bitirip İstanbul’a geldiğimde aileme “Zorunlu staj yapmam lazım,” demek zorundaydım çünkü benim yanlarından ayrılıp başka bir şehre yerleşmem hayali bile kurulacak bir şey değildi. Başarısız olma gibi bir seçeceğim yoktu — kadın olmanın bendeki en büyük yüklerinden biri buydu, sürekli “Başarısız olursan aile evine dönersin,” motivasyonuyla sırtlandım çoğu şeyi.

O kadar uzun bir süre başarısız olmaktan korktum ve kimseye belli etmemeye çalıştım ki hâlim kalmadığında bile kendimi, ruhumu, bedenimi çok fazla zorladım. “Bunu yapabilir misin?” denen hiçbir şeyi geri çevirmedim; öğrenmek için çabaladım, öğrendikçe iş yüküm arttı; kendimi daha fazla zorladım; daha fazla şey yapabildiğimde takdir yerine daha yetersiz görülmeye başladım çünkü artık daha fazla efor sarf etmem bekleniyordu. 

Erkeklerin hâlâ epey egemen olduğu bir sektördeyim ve kadın olarak burada yer almak gerçekten zor. Başarılı olmak için yaptığınız her şey, bir erkek tarafından rahatlıkla “Kadın olmanın pozitif ayrımcılığı” olarak adlandırılabiliyor. Yoruldum deme hakkınız, zayıf olma hakkınız elinizden alınıyor. Fark ettim ki önceden “Ne kadar güçlüsün!” dendiğinde bu hoşuma giderdi. Şimdi bunu duyunca söyleyenin ağzına bir tane çarpasım geliyor. Hayır, güçlü olmak zorunda değilim, siz bana insan gibi davranmak zorundasınız,” diye bağırmak istiyorum.

Büşra


Feminist politika gündelik pratiklerine nasıl yansıyor? Kendini bu hareketlerin neresinde konumlandırıyorsun?

Dediğim gibi, deneyimlerimiz sonucu kimimiz daha agresifleşebiliyoruz. Bu bir savunma mekanizması belki de. Bu gibi savunma mekanizmaları, etrafımızdaki insanları, o insanların bize karşı tavrını belirliyor. Artık karşımıza geçip apır sapır konuşma hakkını çoğu kişi kendinde bulamıyor ve her meseleye rahat rahat salça olabiliyorum. 

Bunun için de daha iyi bir meslek düşünemiyorum — gazetecilik biçilmiş kaftan. Başka kadınların hikayelerini anlatmak, paylaşmak, kimisinin de yüzüne çatır çatır vurmak gibi bir yerde konumlanıyorum bu noktada. Örneğin nafaka mağduru erkekler ağlıyor mu? Çoğu kadının bırakın nafaka talep etmeyi, hayatta kalabilmek için köşe bucak nasıl saklandıklarını bu “aşırı mağdur” erkek bireylerin suratına çarpıveriyorum.

Asla unutamadığım bir röportajım vardı. Kadın şiddet gördüğü kocasından kaçıp, boşanma davası açıyor, "Erkek çocuğu göreceğim!" diye yeri göğü inlettikten sonra çocuğu bir inşaattan atmaya çalışıyordu. Bu anın haber videosunu izleyip günlerce kendime gelememiştim. Sadece bir röportajla bile bu erkeklerin tüm iddiaları çökmüştü. 

Kadın nafaka bile talep edememişti; çocuk için mahkemece belirlenen 100 TL bile bu erkek tarafından asla ödenmemişti; “Biz çocuklarımızı polis kontrolünde görüyoruz,” diye zırlayan erkeklere bunun ne kadar doğru bir uygulama olduğu bir örnek üzerinden bile kanıtlanmıştı. Mesleğim bu noktada benim için müthiş bir mücadele zemini ve bu alanı tutmaya devam etmek beni de mesleğe ve hayata bağlıyor.

Gazetecilik deneyimin, kendi hikâyeni mikro-tarih anlatıcılığı değerinde paylaşışın bana "Kişisel olan politiktir," söylemini hatırlatıyor. Bunun hayatına yansıdığını düşünüyor musun?

Akla mantığa uymayan her şey haber değeri taşıyor ve ben haberlerimi çoğu kez kendi hayatıma mercek tutarak buluyorum. Ortalama bir insanım; ortalama bir kadının yaşadığı hayattan fazlasını yaşamıyorum, korkularımız ve endişelerimiz, çoğu derdimiz gerçekten ortak. Biliyorum ki hiçbir şey bana özgü değil, benim başıma gelenin bin türlüsü bir sürü insanın başına geliyor. Birden fazla hikâyeyle ortaya çıkan ürün de bunu tüketen pek çok insanı hem doyuruyor hem de aynı sorunla cebelleşen insanı güçlü kılıyor. 

Şimdiye dek aldığım çoğu geri dönüş bu şekilde, Artık kendimi yalnız hissetmiyorum,” diyen pek çok insan var, mesaj kutularım buna benzer mesajlarla ağzına kadar dolu. Tüm bunlar elbette beni de güçlü kılıyor çünkü yalnız ve tuhaf hissetmenin ne olduğunu ben de çok iyi biliyorum ve bu noktada okuyucuyla güzel bir alışverişimiz var. İki taraf da birbirini güçlü kılıyor.

"İranlı ve Türkiyeli kadınlara, onların mücadelesine yakışması dileğiyle." — Büşra


Herkes İstediği Gibi Yaşasın ve Türkiye’deki iktidarın otoriterleşmesi ve kutuplaştırıcı siyasete devam etmesi bağlamında nerelerde ortaklık görüyorsun?

Kitabın ortaya çıkışı asla bir dine, ideolojiye bağlı insanları incitmek, eleştirmek, yargılamak için değil. Amaç tam da bahsettiğin gibi otoriterliğini her gün iyiden iyiye hissettiren muhafazakar iktidarın kutuplaştırıcı söyleminin kadınları nasıl bir yalnızlığa, çaresizliğe ittiğini ve baskı altına aldığını göstermek. Bu noktada çok içime de sindi çünkü biz sadece var olan durumun fotoğrafını çekip insanlarla paylaştık. 

Durum öyle absürd ki üzerine doğru düzgün yorum yapmaya bile gerek kalmadı. “Neler oluyor?” veya “Biz ne yaşıyoruz?” sadece derli toplu anlatarak ve aktararak pek çok insanın hayatına dokunabiliyorsunuz. Bu kitabın bana öğrettiği şey bu.

Kitapta sadece başörtüsünü çıkaran kadınların öyküleri var — sunuş ve sonuç bölümünde özellikle üzerinde durduğum, uzun zamandır gözlemlediğim bir mesele daha bulunuyor. Muhafazakar iktidar, “kolladığını” ve haklar “lütfettiğini” iddia ettiği başörtülü, dindar kadınların üzerinde nasıl bir baskı oluşturuyor?

Başörtülü olmanın sadece bundan olmaktan ibaret olmadığını, kadınların her eylemlerini dizginleyen, belirleyen; kamuya, yargılamaya, eleştirmeye açık hâle getiren bir nesne olduğunu açık açık anlatmak benim için çok önemli — birçok kadının da sırf bu sebeplerden başörtüsüne veda ettiği hikâyelerde de açıkça görülüyor. 

Kadınlar, var oldukları her alanda bu lütfedildiği iddia edilen haklarının yüzüne vurulmasından bıkmış hâlde. “Makul” başörtülü olmamak, çoğu zaman başörtüsüz olmaktan daha zor çünkü o örtü büyük bir kesim ve iktidar için “sen bizdensin”in göstergesi hâline gelmiş durumda. Çok fazla kadın bu algı kırmak için inanılmaz bir direniş gösteriyor.

Editörün notu: Büşra Cebeci'nin YouTube kanalına buradan ulaşabilirsin.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi çevre ve iklim konularında türler arası eşitlik ilkesini benimseyerek gelişmeleri aktarıyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

gazeteci

Herkes İstediği Gibi Yaşasın

Büşra Cebeci

Türkiye

Alara Demirel

İstanbul

NEREDE YAYIMLANDI?

AngstAngst

BÜLTEN SAYISI

🟣 ANGST 11: TÜRKİYE'DE KADIN OLMAK

Türkiye'de kadın olmak ne demek? "İstanbul Sözleşmesi yaşatır" beyanının kesinliğinin farkında mıyız? Kişisel olan politik mi?

16 Kas 2021

YAZARLAR

Angst

Her cumartesi çevre ve iklim konularında türler arası eşitlik ilkesini benimseyerek gelişmeleri aktarıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

;