aposto-logo
TR
TREN

İsrail’e askerî yardım ABD’nin yasalarına aykırı

ABD’deki Dış Yardımlar Yasası ve Leahy Kanunu, ağır insan hakları ihlalleri belgelenen ülkelere ve güvenlik birimlerine askerî yardımı engelliyor. İsrail ordusunun Cibaliye Mülteci Kampı’nda sivilleri katlettiğini kabul etmesinin ardından ABD, uluslararası hukuku hiçe saysa da kendi yasalarından kaçamaz.
İsrail’e askerî yardım ABD’nin yasalarına aykırı

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Utku Başar, Gazeteci, Stratejik İletişim Danışmanı

ABD Dış Yardımlar Yasası’nın 502B maddesinin ilk fıkrasında ABD dış politikasının temel amacı şöyle açıklanıyor: “BM Antlaşması’ndan kaynaklanan yükümlülükler ve ABD’nin anayasal gelenekleri gereğince, uluslararası olarak tanınan insan hakları ve temel özgürlükler konusunda artan saygıyı dünyanın her tarafında cesaretlendirmek ve desteklemek.” Maddenin ikinci fıkrası ise şöyle: “Eylemleriyle sürekli ağır insan hakları ihlalleri işleyen ve bu tutumu bir model oluşturan devletlere güvenlik yardımı yapılamaz.”

Peki yasaya göre bu “ağır insan hakları ihlalleri” neler? Liste “işkence; zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya ceza; uzun süreli gözaltı; suçlama ve yargılama olmaksızın tutukluluk; zorla kaybetme ve kişinin yaşama, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlali” diye devam ediyor. 

ABD’nin bir ülkeye askerî yardım yapması, silahlı güvenlik gücünü eğitmesi, bunlar için fon/kredi vermesi ya da ABD’deki özel bir şirketin başka bir ülkeye silah satabilmesi için ABD Senatosu’nun, Temsilciler Meclisi’nin bazı komisyonlarının, Dışişleri Bakanlığı’nın çeşitli organlarının denetimi ve onayı gerekiyor. 1961’de kabul edilen Dış Yardımlar Yasası, bu denetim ve onay mekanizmasının temelini oluşturuyor. Hatta 1970’lerin başında yapılan bir dizi değişiklikle sadece askerî yardımlar değil, ekonomik yardımlar da insan hakları ihlalleriyle kısıtlanıyor. 

1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında ABD’nin NATO müttefiki Türkiye’ye uyguladığı o meşhur askerî ambargonun dayanağı bu yasaydı. Dönemin ABD Başkanı Gerald Ford her ne kadar Türkiye’ye ambargo kararının ABD çıkarlarına aykırı olduğunu söylese de Kongre’deki Yunan ve Yahudi lobisinin inadını kıramamıştı. Kıbrıs Barış Harekatı’na giden yolda Türklere yapılan katliamlar, Türkiye’nin 1959 Zürih ve Londra antlaşmalarından doğan garantörlük hakkı dikkate alınmamıştı. Ambargo kararı, o dönem Kıbrıs’taki Rum nüfusun harekat nedeniyle zorunlu yer değiştirmesinden kaynaklanan “insan hakları ihlalleri” iddialarından ziyade iç politika dinamiklerine dayanıyordu. Şimdiyse bu dinamikler ABD’nin İsrail’e ambargo kararı almaması için işliyor.

Filistinlilere yönelik şiddet ABD yasalarına göre ‘insan haklarına aykırı’

İşgal altındaki Batı Şeria’da, Gazze’de ve İsrail sınırları içinde uygulanan kurumsal şiddet, uzun zamandır gündelik hayatın sıradan bir parçası; İsrail’in milyonlarca Filistinliyi “kontrol altında tutup” “kendi varlığını sürdürmek” için benimsediği temel yöntem. 

Bu şiddet, birçoğu İsrail yargısı (İsrail’de askerler de sivil yargıya tabi) ve İsrailli barış yanlısı STK’lar tarafından da belgelenen yargısız infaz ve tutuklamalar, işkence, sağlık hizmetlerinden mahrum bırakma, zorla yerinden etme, yoksullaştırma, serbest dolaşımın engellenmesi, keyfî ev baskınları ve aramalar, ailelerin ayrılması, sınır kapılarında taciz gibi çeşitli formlarda kendini gösteriyor. Bunların en “hafifi” bile hem uluslararası hukuk hem de ABD yasalarına göre insan hakları ihlali.

“Yorum farkı” üzerinden tartışılabilecek, “kanıtlanması güç” olayları bir kenara koyalım.

Filistinlilerin insan hakları ihlalleriyle ilgili iddialarının ciddi şekilde soruşturulmaması ve adil yargılama ilkesinin uygulanmaması bile normal şartlar altında hak ihlali sayılıyor. Örneğin, PCATI’nin (İsrail’de İşkenceye Karşı Kamu Komitesi) bulgularına göre 2001’den itibaren İsrail İç Güvenlik Servisi Şin Bet ile ilgili Adalet Bakanlığı’na yapılan 1.400 işkence şikayetinden sadece 3’üyle ilgili soruşturma açıldı. Hiçbiriyle ilgili iddianame hazırlanmadı. Bunun ötesinde, Doğu Kudüs’teki zorla yerinden edilmeler ve sürekli büyüyen Yahudi yerleşimleri de yukarıda bahsettiğimiz yasanın uygulanmasını gerektiriyor.

Dolayısıyla ABD’nin, 7 Ekim saldırılarından bağımsız olarak da İsrail’e ekonomik ve askerî yardımları çoktan durdurmuş olması gerekiyordu.

Başkan olağanüstü koşullar’ı öne sürebilir ancak bunu kanıtlamalı’

Ancak yasa, zaman içinde geçirdiği değişikliklerle, ABD Başkanı tarafından baypas edilebilir hâle geldi. Bunun için ABD Başkanı’nın yapması gereken, Temsilciler Meclisi ve Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanlarına, askerî ve ekonomik yardımların sürdürülmesini gerektiren “olağanüstü koşullar” bulunduğunu yazılı olarak belirtmek. Yani ABD yönetiminin kendi yasasını uygulamaktan kaçınıp İsrail’e yardımı sürdürmek için yapması gereken, Gazze’de “olağanüstü koşul”un varlığını öne sürüp, bunu “Amerikan demokrasisi”, Kongre gelenekleri ve iç hukuka göre kanıtlamak.

ABD Başkanı Joe Biden da Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını ve kaçırılanlar arasında ABD vatandaşlarının bulunmasını yasada belirtildiği şekliyle “olağanüstü durum” olarak niteledi mi bilmiyoruz. Ancak bazı çevrelerce dillendirilen “ABD’nin güvenliği için İsrail’in güvende olması şarttır” tezi yasanın uygulanmasının önüne geçmeye yetmiyor. 

Zira Temsilciler Meclisi, Senato ve Senato Dış İlişkiler Komitesi; Dışişleri Bakanı’nın bu “olağanüstü durum”un ne olduğunu 30 gün içerisinde bir raporla kendilerine sunmasını talep edebiliyor. Kongre, bu raporu inceledikten sonra ortak bir kararla “güvenlik yardımları”nın devam etmesine, kısıtlanmasına ya da durdurulmasına karar verebiliyor. Yasaya göre 29 Kasım 1999’dan itibaren ABD’nin güvenlik yardımı yaptığı ülkelerin, bu yardımları amacı dışında kullanmadıklarını gösteren raporlar sunmaları ve ABD tarafından bu raporların kontrol edilebileceğini kabul etmeleri de şart koşuluyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl Filistindeki insan hakları ihlallerini raporluyor

Diğer yandan Dış Yardımlar Kanunu, hâlihazırda yapılan yardımlar için her yıl yenilenecek şekilde onay sürecine tabi tutuluyor. Bu süreçte yardım yapılan ülkelerdeki ABD Büyükelçilikleri’nin insan hakları ihlalleri ile ilgili hazırladığı yıllık rapor dikkate alınıyor. Bu raporları hazırlamak keyfî değil, elçiliklerin yasal sorumluluğu.

Yani İsrail, Birleşmiş Milletler denetçilerini ülkeye sokmasa, uluslararası insan hakları organizasyonları İsrail’de çalıştırılmasa, hak ihlallerini belgeleyen bazı Filistinli insan hakları örgütleri ABD tarafından “terörist” diye nitelense de ABD Kongresi, Senatosu ve Temsilciler Meclisi, Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerinden kendi devletlerinin raporlarıyla haberdar oluyor.

  • Dileyenler, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Bürosu’nun ülke raporlarının olduğu şu bağlantıdan, İsrail hakkında hazırlanan yıllık raporları görebilirler.

Görünen o ki ihlallerin tespit edildiği bu raporlara rağmen ABD’de yasama ve yürütme organları sorumlu davranmıyor ya da bilerek ve isteyerek kendi yasalarının “etrafından dolaşıyor.”

ABD Kongresi Araştırma Servisi’nin 1 Mart 2023’te güncellediği “İsrail’e ABD Yardımları” raporunda, ABD’den sağlanan yardımların geçmişte İsrail tarafından “kötüye kullanılmasıyla ilgili sorunlu durumlar” olduğunu belirtiliyor. Bu “sorunlu durumlar”a örnek olarak 1980’lerin sonunda İsrail’e “göz yaşartıcı gaz” satışı, Filistinlilerin evlerini yıkmak için kullanılan Caterpillar D-9 buldozerlerinin satışı ve İsrail’in 2006’da Lübnan’da kullandığı misket bombalarının satışı veriliyor. 2020 ve 2021’de bazı yasa yapıcıların Dışişleri Bakanlığı’na mektup yazarak ABD menşeli inşaat ekipmanlarının İsrail’in “terörizm” suçlaması yönelttiği Filistinlilerin evlerini yıkmak için kullanılıyor olabileceğine dair endişelerini belirttiğinden bahsediliyor.  

2023 Dışişleri Bakanlığı, Dış Operasyonlar ve İlgili Programlar Ödenek Yasası H.R. 8282 ile ilgili Temsilciler Meclisi raporunda Meclis, Dışişleri Bakanı’na ABD ile İsrail arasındaki “mutabakat zaptı” (MOU) çerçevesinde sağlanan ekipmanların kullanımının, “daha önce müzakere edilen” iki devletli çözüm olasılıklarına zarar vermemesi gerektiği yönünde çağrıda bulunuyor.

ABDnin uygulamadığı Leahy Kanunları

ABD’nin ikili askerî anlaşma ve yardımlarını, savaş suçları ile insan hakları ihlalleri açısından denetleyen başka bir yasa daha var. Vermont eski senatörü Patrick Leahy’nin ismiyle anılan bu kanun, 1997’de Dış Yardımlar Yasası’nın 620B maddesine bağlı olarak, sürekli şekilde uygulanmaya başlandı. 

Bu yasanın uygulanması üst yasasından farklı bir denetleme ve inceleme yöntemini barındırdığı için daha uygulanabilir ve “işe yarar.” Yasaların uygulanmasında kullanılacak raporlarda “güvenilirlik” şartı arayan ABD yönetimi, bu kez Dışişleri ve elçilik raporları yanında “güvenilir” basın kuruluşları ve STK’ların bulgularını da uygulama için delil kabul ediyor. Diğer taraftan Dışişleri Bakanlığı ve elçiliklere de bir ülkeye yardım yapmadan önce o ülkenin yardım alacak birliklerinin savaş suçu/insan hakları karnelerinin çıkarılması ve önceden incelenip raporlanması görevini veriyor.

ABD, İsrail hava kuvvetlerine yardımı durdurmak zorunda

İsrail ordu sözcüsü, Cibaliye’de bilerek ve isteyerek sivilleri katlettiğini canlı yayında kabul ettiği için ABD’nin bu yasa uyarınca en azından İsrail Hava Kuvvetleri’ne tüm yardımı ve mühimmat satışını durdurması gerekiyor. Zira bu konuda İsrail ordu sözcüsünden daha “güvenilir” bir kaynak bulunmuyor.

Yasaya göre aslında sadece “bombalamayı yapan birlik”in ABD silahları ve kaynaklarına erişiminin engellenmesi gerekiyor ancak hava kuvvetlerinde “operasyonel yetenek” konsepti dolayısıyla üslerde depolu mühimmatın hangi birlik tarafından kullanılacağının tespit edilmesi mümkün değil. Başka bir hava üssünde konuşlu bir birlikten de olsa havada mühimmatı biten ve yüklemeye gelen uçağa, “Sen git cezalısın buradan ikmal yapamazsın” denemez. Uygulamada bu anlamda açık var gibi gözükse de ABD’li yasa yapıcıların sorunu ikili anlaşmalar ile çözmeye çalıştığı anlaşılıyor.

2022’de ABD Kongresi 22 U.S.C. 2378D kodlu yasada yaptığı düzenlemeyle, “yardımların son kullanıcısı olan birliklerin, yardımdan önce tespitinin yapılamayacağı” değerlendirmesini yaparak ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yardımı alan devlete “düzenli olarak” yardımları kullanamayacak güvenlik birimlerinin listesini vermesi, yardımı alan devletin de yazılı bir anlaşmayla yardımları bu listedeki güvenlik birimlerinin kullanmayacağını garanti etmesi şartını getirdi. Yasadaki düzenleme 31 Aralık 2022’den itibaren geçerli sayıldı. 

Yani özetle şu anda ABD ile İsrail arasında böyle bir anlaşma var! ABD Dışişleri Bakanlığı ve İsrail hükümeti de bunu kontrol etmek ve denetlemekle görevli. Yapmamaları ABD yasalarını çiğnedikleri anlamına geliyor. Ne var ki dünyanın gözü önünde meydana gelen katliama seyirci kaldığı gibi destek olma sözü veren ABD yönetimi, kendi yasalarını gerektiği gibi uygulamıyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı “Müttefikler ve Ortaklara Silah Tedariki” biriminde genel müdür olarak görev yapan Josh Paul’ün 17 Ekim’deki istifası ve gerekçelerini anlattığı istifa mektubu işin vahametini gösteriyor. Paul, PBS kanalına verdiği röportajda, yukarıda bahsettiğimiz “güvenlik incelemesine yönelik” sistemin işlemediğini söylüyor, bunu “yürürlükteki bazı ABD yasalarının özellikle muğlak bırakılmasına” bağlıyordu. İncelemeler sırasında birçok insan hakları ihlalini raporladıklarını ancak “üst kademelerdeki yetkililerin bu raporları göz ardı ederek imzalamadığını” iddia ediyordu.

Ve ekliyordu: “Kesinlikle yasalar çerçevesinde hareket ediyoruz. Asıl soruysa şu: Bu yeterli mi?”

ABDyi kendi kanunlarını uygulamaya zorlamak gerekiyor

Uluslararası ilişkiler öğrencilerine teori dersinde öğretilen ilk şeydir: Uluslararası ilişkiler anarşiktir. Uluslararası hukuk; eğer doktrin koyma gücün varsa isteklerinin önünde duramaz, sana engel olamaz. 

ABD’nin uluslararası hukuk karnesine baktığımızda bu tanıma örnek birçok durum görebilirsiniz. Üstelik, ABD’nin uluslararası alanda “hukuk” ile bir nalıncı keseri ilişkisi var: kendine yonttuğunda uluslararası hukukun en büyük savunucusu oluyor. UN (United Nothing), yani “Birleşmiş Hiçbir Şey” de adı üstünde “işlevsizliğiyle” ABD’ye çanak tutuyor. Tıpkı şu anda Gazze’de olduğu gibi ABD, BM Güvenlik Konseyi’nde tek başına birçok kararı veto edebiliyor.

Dolayısıyla, ABD’yi bir konuda engellemenin tek yolu uluslararası sistemi kullanmaktan değil, iç hukukunu işletmesini sağlamaktan geçiyor. Zira uluslararası hukuku “önemsemeyen” ABD yönetimi için kendi iç hukuku hâlâ bağlayıcı.

Leahy Yasası daha önce Türkiye için uygulanmış

Kıbrıs Barış Harekatı sonrası ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu için Dış Yardımlar Yasası’nın uygulamaya koyduğunu söylemiştik. Leahy Yasası da daha önce Türkiye’ye uygulanmış. Olay şöyle…

Washington Post’ta 31 Ekim 1998’de yayımlanan Dana Priest imzalı bir habere göre; 1998’de General Dynamics, ABD hükümetinden, Türkiye’ye aralarında TOMA’lar ve zırhlı personel taşıyıcıların da bulunduğu 45 milyon dolar değerinde 140 aracın satışı için finansal destek talep ediyor. İstenen teminat garantisi, ABD İthalat-İhracat Bankası avukatları tarafından Leahy Kanunları’na uygunluk üzerinden sorgulanıyor.

O dönemde insan hakları ihlalleri ile ilgili iddiaların oldukça yoğun olduğunu hatırlarsınız.

ABD Dışişleri Bakanlığı avukatlarının bankaya gönderdiği cevapta “hangi güvenlik birimlerinin insan hakları ihlallerine karışmış alabileceğinin” belli olmaması dolayısıyla yardımların yapılabileceği görüşü belirtiliyor. Ancak, bazı ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, İsrail için hazırlanan raporlarda kaydedilen tespitlere benzer şekilde, ABD desteğinin “işkence ve diğer insan hakları ihlalleri”nin sistematik olduğu iddia edilen bölgelerde, polisin terörle mücadele ve çevik kuvvet birimleri tarafından kullanılma ihtimalini gerekçe göstererek bu görüşe karşı çıkıyorlar.

6 Ekim 1998’de, ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’de 32 ile giden 101 araç için ABD’nin finansal teminatının kullanılabileceğine, ancak insan hakları ihlalleriyle ilgili güvenilir bulguların bulunduğu TEM ve çevik kuvvet birimlerinin faaliyet gösterdiği 11 ile giden 39 araç için bu teminatın kullanılamayacağına dair bir ön karar alıyor. Türkiye’den de bu araçların o 11 ilde kullanılmayacağına dair garanti talep ediliyor. 

Bu karar ABD hükümeti içerisinde görüş ayrılıklarına ve muhalefete neden oluyor. Muhalefetin başını o dönemde ABD’nin Ankara büyükelçisi olan Mark Parris çekiyor. Parris, ABD Dışişleri Bakanlığı ile 6 Ekim 1998 tarihli yazışmasında, Türkiye anlaşmadan vazgeçerse, savunma sanayi ihalelerini Avrupa ve İsrail’e kaptırmaktan endişe ettiğini belirtiyor.

Bir diğer endişesi ise, Leahy Kanunu uygulanırsa, satıştaki anlaşmazlık üzerinden Türk makamları ile yaptıkları görüşmelerde aldıkları “insan haklarına uygun davranma” ve “bu konuda güvenlik güçlerinin kapasitesini geliştirme” sözlerinin bir daha tartışma konusu bile olmayacağı.

Karara muhalefetin başındaki diğer bir isim ise Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nden Demokrat Partili Senatör Carl Levin. Ancak Levin’in derdi Parris’ten farklı gibi görünüyor.

Zira Levin’in seçim bölgesi General Dynamics’in araçları üreten alt yüklenicisi A.V. Technology firmasının fabrikasının olduğu Michigan eyaletinde.

Haberi yapan Priest’e göre Levin, o dönemde Türkiye’yi ziyaret edip, Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican’dan “insan hakları ihlallerinin engellenmesine ve polisin eğitimine” dair söz bile alıyor. Hatta Levin, Leahy Yasası’nın da “sadece işkence için kullanılan aletleri kapsayacak şekilde değiştirilmesi gerektiğini, personel taşıyıcıların işkence için zaten kullanılamayacağını” söylüyor.

Yani seçim bölgesinden gelecek oylar ve büyük ihtimalle silah üreticilerinden seçim kampanyası için alacağı destek ahlaki kerterizini eğip büküyor. Ezcümle, Leahy Yasası o dönemde Türkiye için işletiliyor. Kriz ise ancak General Dynamics’in finansman teminatına izin verilmeyen 39 aracın finansmanını “Türkiye iyi müşterimiz” diyerek kendisinin yüklenmesiyle aşılabiliyor.

Leahy Yasası Mavi Marmara için uygulanmadı

Leahy Yasası ile ilgili araştırma yaparken rastladığım bir detay daha dikkat çekici. 2010’da İsrail’in Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine saldırısı sonrası ABD’de Filistin yanlısı göstericiler, Senatör Leahy’ye yasanın saldırıyı düzenleyen İsrail özel kuvvetleri birimine uygulanması için harekete geçmesi konusunda baskı yapıyorlar.

Dönemin Washington Büyükelçisi Sayın Namık Tan’ın o dönemde canhıraş şekilde hem eski postu İsrail’de hem de Washington’da gece-gündüz bu konuyla ilgili çalışmalar yaptığını, onlarca insanla görüştüğünü biliyorum. 

Kendisini Leahy Yasası’nın uygulanması için girişimde bulunulup bulunulmadığına dair aradım. Tan, Türkiye’nin o dönemde süreci yönetmek için farklı bir tercih yaptığını söyledi. Mavi Marmara meselesiyle ilgili başka bir yazıda söylediklerini aktaracağım.

‘Güç’ sorumluluğa zorlanmalı

ABD’nin, Başkan’ın itirazlarına rağmen, milyarlarca dolar değerinde silah sattığı, güvenlik işbirliği anlaşmaları olan bir NATO müttefikine karşı bile yürürlükteki yasalarını uygulaması bugün için emsal teşkil ediyor. 

Zira o yasalar hâlâ yürürlükte. ABD iç siyaseti de Senatör Levin örneğinde gördüğümüz gibi aslında etkiye kapalı değil. 2024’te ABD seçimleri var.

Yerleşmiş lobiciliğin gücünü yabana atmayız ama ABD silah sanayiinin en iyi müşterilerinin Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu’daki Müslüman ülkeler olduğunu unutmamak lazım. Bu noktada Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da yapılan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi'nde İsrail’e karşı yapılan ambargo çağrısını dikkate almak önemli. Ancak içinde “İsrail’e mühimmat sağlamak için Amerikan askerî üslerinin kullanılmasının engellenmesi” de olan teklifin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Fas ve  Bahreyn tarafından reddedildiğini de gözden kaçırmamak gerekiyor. 

Diğer taraftan ABD’de sokakta ve sosyal mecralarda günden güne büyüyen tepkileri göz önünde bulundurursak barış yanlısı ABD’li seçmenin belli bölgelerde oluşturduğu politik baskıyı da dikkate almalıyız. İsrail’deki barış yanlısı aktivistlerin ve ABD’deki siyonizm karşıtı Yahudilerin ABD politikasındaki etki edebileceğini unutmamalıyız. Çevrimiçi ve çevrimdışı aktivizm de ABD’yi kendi yasalarını uygulanmaya zorlayamıyorsa dahi “hukuksuzluğun” kayda geçirilmesi için faydalı.

Hukuk, “egemen hukuk”u dahi olsa ayağımızın altındaki tek halı. 

Çekilmesine izin verirsek hepimiz kaymaya başlayacağız. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

ambargo

garantörlük

BM Antlaşması

Kıbrıs Barış Harekatı

NATO

Türkiye

Gerald Ford

Londra

Kıbrıs

İsrail

Batı Şeria

Gazze

YAZARLAR

Utku Başar

Gazeteci ve Stratejik İletişim Danışmanı

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

;