aposto-logo
TR
TREN

İstanbul Meyhaneleri

Akşamcı eski meyhaneleri anlatıyor.
İstanbul Meyhaneleri

Yazan: Naci Sadullah


Seyrek saçları kıralmış dostum:

— Düşün, diyor, düşün o eski meyhaneleri bir defa...

İçeri girer girmez, orada evinde bile bulamadığın bir samimiyet havası içine alınırsın. Meyhaneci sana şimdiki meyhaneciler gibi "İşler kesat bayım! Bu vergiler bizi tayyareden yuvarlanmış denk gibi perişan etti!" demez. Sana soluk aldırmadan Kasımpaşa sirkatinden, Kumkapı cinayetinden, Çin-Japon patırtısından, İspanya gürültüsünden, para sıkıntısından lâf açmaz. Onun yüzü, çivili kaldırımlarda, ceza vermeden gününü gün etmiş bir İstanbullu yüzü gibi güler. Muğber bir zevce gibi değil, müşfik bir ana gibi sorar:
— Nerelerde idiniz bayım? Gözlerimiz yollarda kaldı... Beş dakika, yarım saat, bir saat ne ise ama bir buçuk saat gecikince meraka düştük doğrusu!

Meyhaneci, bu sözlerinde samimidir. Her meyhanenin gedikli müşteri malûm, muayyendir. Çünkü eski akşamcılar için meyhane değiştirmek; ev, dost, eş değiştirmek gibi bir şeydi. Meyhaneye, şişeleri iskambil kâğıdı gibi devirip nara atmak için değil, iki üç tane atıp gam dağıtmak için gidilirdi. Çünkü meyhane, dünyanın bütün dertlerine, ızdıraplarına, tasalarına maddi, manevi kapılarını sımsıkı kapamış bir âlemdi.

Herkes, kendi meşrebine, kendi mezhebine uygun bir meyhaneye dadandığı için müşteriler birbirlerini sadece yadırgamamakla kalmazlar; ararlar, sorarlardı. Meyhanelerde teessüs eden kadeh arkadaşlığı; mektep arkadaşlığı, silah arkadaşlığı, meslek arkadaşlığı gibi bir şeydi. Müşteriler birbirlerini o kadar iyi tanırlar, o kadar yakından alâkadar olurlardı.

Hele meyhaneci, müşterilerinin her türlü manevî marazını ve zaafını teşhis etmiş alaydan yetişme bir psikolog hâlinde idi. Hangi müşteri hang saatte gelir, hangi müşteri hangi meze sever, hangi müşteri ne rakısı içer, hangi müşteri kaç tane rakı içer? O bütün bunları bilirdi.

O zamanın müşterileri, muayyen meyhanelere değil, hatta, dadandıkları meyhanelerin muayyen masalarına alışıktılar.

Muhatabım, karşısındakileri, mevzuların cazibesine kandırmak isteyen kimselerin edasıyla, aynı tavsiyeyi tekrarlıyor:

— Düşün bir kere... Böyle bir meyhaneye giriyorum! Patron güler yüzlüdür. Garson güler yüzlüdür. Müşteri güler yüzlüdür.

Oturduğun masanın örtüsünde, yağ lekeleri yerine ütü çizgileri vardır. İçtiğin şişenin bedeli 100 kuruş değil, 100 paradır.

Oturanlar, birbirlerine şimdiki gazino müşterileri gibi düşman düşman bakmıyorlar. Hatta, bilâkis, birbirlerini neşelendirmeyi âdeta bir vazife sayıyorlar.

Eski akşamcı, bebekleri gülümseyen gözlerini duvarın boş bir köşesine dikiyor. Belli ki gözlerine o kalın duvarı deldiren muhayyelesi onu hasretle andığı yıllara kadar sürüklüyor:

— Sandıkburnu'nda bir Tatar Yanko vardı. Onun gibi dört tane meyhaneci, onun meyhanesi gibi dört tane meyhane türesin, Fahrettin Kerim (Gökay) akşamcı olmazsa içtiğim rakılar gözüme otursun! Fakat ne gezer? Balıkpazarı'ndaki Todiri'yi, Domuz sokağındaki Aleko'yu, Galata'daki Sarı Koço'yu nereden bulalım? Rakı içmek ve rakı içirmek bir ilim, bir sanattı o zaman... Bu saydığım adamlar, bugün sağ olup da bir meyhanecilik üniversitesi açsaydılar bugünkü gazinocular yirmi sene sınıfta kalırlardı!

Muhatabım, taşkın bir hasretle içini çekerek gülümsüyor:

— Eski meyhaneci hakkında tam bir fikir edinmen için sana bir hikâye anlatayım: Adamcağızın birisi, bütün isteğine rağmen, karısıyla bir türlü kavga edemezmiş. Tam karşılarındaki evde oturan bir karı koca da sabah akşam, saç saça baş başa dövüşür dururlarmış. Onların kavgaları, berikinin ağzını sulandırırmış. Nihayet bir gün dayanamamış, karşı evin erkeğini sokakta çevirmiş: "Bayım," demiş, "nasıl oluyor da sen her akşam kavga edebiliyorsun? Şunun çaresini bana da öğretsene?". Beriki, pişkin pişkin gülmüş: "Onun kolayı var... Bu akşam Balıkpazarı'na uğra, bir okka balık alıp eve yolla. Sonra da evine biraz geç git. Baktın ki hatun balığı tavada kızartmış. Derhal kederle "Bu ne rezalet... Ben balığın pilâkisini istiyordum". Baktın ki hatun balığı tavada kızartmamış da pilâki yapmış, yine hırla: "Kırk yılda bir canım kızarmış balık çekmişti. O da kısmet olmadı!". Kavga meraklısı, bu nasihatı derhal yerine getirmiş ve o gece, kavga etmek fırsatını yaratmış olmanın keyfiyle evine dönmüş. Tam kapıyı çaldığı sırada küçük çocuğu, hazırlanmış bulunan tertemiz yemek sofrasını kirletmiş. Zevcesi derhal sofra örtüsünün bir köşesini, bu marifetin üstüne örtmüş ve kapıyı açmış. Bayımız, kemali azametle sofraya oturup sormuş:

—  Bayan... Balığı ne yaptın?
— Kızarttım kocacığım!

Beriki, kendisine kavganın çaresini anlatan komşusuna dua ederek parlamış:

— Öyle olmayacaktı... Ben pilâkisini istiyordum.

Zevcesi gülümsemiş:

— O da var efendim! Ben pilâki istersiniz diye yarısını da öyle yaptım!

Bu cevap, kavga etmek arzusunu yine doyuramayan adamcağızı çileden çıkarmış: "Yahu," demiş, "ben bu evde kavga edemeyecek miyim?"

Zevcinin kavga ihtiyacını sezen zevce, az evvel örttüğü köşesini kaldırıp küçüğün müstekreh marifetini göstermiş: "Kim demiş efendim? Onun da çaresi var!".

******************

Ben kahkahamı tamamlayınca eski meyhanenin kıymetini iyice anlayabilmem için yeni meyhaneyi de kendisinden dinlememi tavsiye eden muhatabım gülümsüyor:

— İşte, eski meyhaneci bu hikâyedeki zevceye benzerdi. Ne kadar yırtınsan, ne kadar çabalasan, ona çıkışmak için fırsat bulamazdın!


Kaynak: Son Posta, 3 Ekim 1937, Sayfa 7.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

iskambil

rakı

Naci Sadullah

Meyhaneci

İstanbul

meyhane

Meyhane

meyhaneci

NEREDE YAYIMLANDI?

KupürKupür

BÜLTEN SAYISI

🕺🏽 Meyhane Alemleri

Otomatik meyhane, İstanbul meyhaneleri, akşamcı hikâyeleri

28 Nis 2023

Eski Meyhane

YAZARLAR

Kupür

Geçmiş gazete ve dergilerden yazılar, makaleler, röportajlar. İki haftada bir cuma neşrolunur.

İLGİLİ OKUMALAR

;