Türkiye’de kadın mücadelesi: Şiddet, isyan ve dayanışma

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde öldürülen son kadının ismini anarken saat gece yarısını geçmişti, Bahariye Caddesi’nde yürüyordum. Tek başıma yürümekten korktuğum için yanımda bana eşlik eden biri vardı. Saat sokakta yalnız olmanın pek de hoş karşılanmadığı bir aralığı gösteriyordu.
“Bana ne zaman sıra gelecek acaba?”
“Üzgünüm.”
“Bence de üzgün olmalısın."
Ertesi gün saatin sivil yaşamı onayladığı bir vakitte metroda bir erkek, bir kadına bıçak çekerken görüldü. "Demek ki saatlerin de önemi kalmadı artık" diye düşündüm. Her an, her yerde, her gün olabilir. Bu yazı yayımlandıktan birkaç saat sonra ben de nefes almayabilirim.
Bir kadının bir erkek tarafından yalnızca kadın olduğu için öldürülmesine femicide (kadın cinayeti) deniyor. “Devletin kadını korumadığı, cinayetleri önlemediği, faili cezalandırmadığı bir düzende cinayetin sistematik hâle gelmesi” ise feminicidio (cinskırım) olarak tanımlanıyor. Günde en az üç kadının yaşamını erkeklerin elinde yitirdiği Türkiye’de, problemin temel kaynağına - toplumsal cinsiyet eşitsizliğine - dikkat çekmek gerekiyor. Nitekim problemi çözmenin yolu problemi tanımak, sonra anlamak ve buna yönelik sürdürülebilir çalışma yürütmekten geçiyor. Aposto!’ya konuşan Mor Çatı gönüllüsü Selime Büyükgöze de “Kadın cinayetleri, kadınlara yönelik sistematik erkek şiddetinin sonucudur. Erkek şiddetinin kaynağıysa toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Bu nedenle kadın cinayetlerini engellemenin yolu toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmaktan geçiyor.” diyor.
Eşitsiz güç dengeleri
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği; toplumsal cinsiyet rolleri oluşturulmasını, bu rollerin hegemonik erkeklik temsilleri çerçevesinde hiyerarşik bir sistem üzerine kurgulanmasını ve güç dengesinin aynı erkekliğe hizmet etmesini kapsıyor. Erkeklik de nicedir dünya devletlerinin gittikçe artan otoriterleşme eğilimlerinin önemli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bu eşitsizlikte, şiddetin önlenmesi için atılan her adım geçici bir paravan görevi üstleniyor; zira Türkiye gibi toplumsal cinsiyet eşitliğinin olmadığı ülkelerde kadına yönelik şiddetin önlenmesi de mümkün olmuyor. Geçici çözümler yalnızca o ay hayatını kaybeden kişi sayısını azaltıyor. Kadın ve erkek arasında eşitsiz bir güç çatışması yaratan ataerkil sistemlerde, bu sistemin dışındaki bireylerin şiddetle karşılaşması da artık eskisi gibi şaşırtıcı değil. Kabullenilmiş çaresizliğin etkin olduğu toplumlarda kolektif bilinç ve ortak akılla savaşılması gereken şiddet mekanizmalarına dur diyebilmek de giderek zorlaşıyor.
Mücadelenin görünürlüğü
Büyükgöze, toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçek kılmanın devletin yükümlülüğünde olduğuna işaret ediyor. İstanbul Sözleşmesi de eşitliği sağlamanın bir parçası. Sözleşmenin temelinin “kadına yönelik şiddeti önleme, kadınları şiddete karşı koruma, failleri cezalandırma ve şiddetle mücadele etmekten sorumlu kurumlar arasında koordinasyonu kurmaya dayandığını” söyleyen Büyükgöze, “Kadın cinayetlerini önlemek devletin sorumluluğudur.” diyor.
Son yıllarda kadın cinayetlerine yönelik kamuoyu tepkilerinin büyük kitle hareketlerine dönüşmesi umut verse de ölen kadınların ismi bir sonraki gün unutuluyor. Mücadele edilmesi gereken şeylerin sayısı arttıkça, normalleştirme ve duyarsızlaşma da beraberinde geliyor. ABD merkezli insan hakları hareketi Black Lives Matter’ın hayatını kaybeden kişilerin ismini sık sık anması da bu yüzden. Mücadeleyi görünür tutmak, farkındalığı artırıyor.
Öte yandan Büyükgöze’nin de dediği gibi “Türkiye'de feminist mücadele günden güne büyüyor ve daha fazla kadın kendini feminist olarak tanımlamaya başlıyor.” 2010 yılında başlatılan Kadın Cinayetlerine İsyandayız kampanyası da benzer bir amaca hizmet ediyor. Büyükgöze, kampanyanın “kadın cinayetlerine dair farkındalığı artırmanın yanı sıra kadın cinayetlerinin politik olduğu” fikrini aşıladığını dile getiriyor.
Kadın cinayetleri politiktir
Aşk cinayeti gibi şiddete bahane bulmaya çalışan yakıştırmalar, kadının kadın olduğu için öldürüldüğü gerçeğini artık gizlemiyor; çünkü “cinsiyetçi gerekçelerle verilen haksız tahrik indirimleri” kadın cinayetlerini politikleştiriyor.
Büyükgöze, kadın cinayetlerinde bir azalma olmamasını “Devletin şiddeti önleme sorumluluğunu yerine getirmemesinden, kadınları şiddete karşı koruyamayıp failleri cezalandırmak şöyle dursun ödüllendirmesinden kaynaklanıyor.” diye yorumluyor.
İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte olduğu dönemde de gerektiği biçimde uygulanmadığının altını çizen Büyükgöze, “6284 sayılı kanunun uygulanmasında ve şiddet failleri erkeklerin cezalandırılmasında da ciddi sorunlarla karşılaştıklarını” belirtiyor. Bu sırada kadınlar eşleri, sevgilileri, ağabeyleri, babaları, komşuları tarafından; ev içinde, sokakta, ormanlık bir alanda, iş yerinde öldürülmeye devam ediyor.
Büyükgöze’nin “Kadına yönelik şiddeti sona erdirmek devletin sorumluluğu, devleti bu konuda izleyip baskı yapmak ise hepimizin sorumluluğu.” sözleri; kadının hayatın her alanında özgürleşmesini sağlamak için önümüzde uzun bir yol olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu sayıda kadın cinayetlerinin sistematikliğini ve politikliğini ele alıyor, Mor Çatı gönüllüsü Selime Büyükgöze ile kadın mücadelesini konuşuyoruz.
30 Kas 2021

YAZARLAR

Janset Atacan
Former editor @ Aposto

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




