Aposto

5 Ekim 2022, Çarşamba
5 Ekim 2022, Çarşamba
Dosya I Yazı III
Söyleşi
Kısaca
Görüşmek üzere!

08: Ödünç Dilde Başkaldırı: Cem Karaca ve Die Kanaken

istanbulberlin'in içeriklerinden derlenip, sizleri ayda iki defa, kültür sanat aktörleri, film, kitap, proje, fikir ve bakış açılarıyla karşılaşmaya davet eden istanbulberlin Hattı’ndan herkese merhaba!

istanbulberlin'in bugüne kadarki macerasında gezinmek için internet sitesini ziyaret edebilir; sosyal medya aracılığıyla bağlantıda kalmak için instagram, facebook, twitter sayfalarını takip edebilir ve YouTube kanalına abone olabilirsiniz.

Bülten göndermekte biraz gecikince sizlerle paylaşmak istediğim çok içerik birikti, geçen ayı bu ay telafi edebilmeyi umuyorum. 

Bir yandan istanbulberlin'in ilk İstanbul etkinliği hazırlıkları başladı. Almanya'dan hangi müzisyeni İstanbul'da görmek/dinlemek isterdiniz? 

Geçtiğimiz hafta bugün (12.11.2021) son başvuru tarihli bir staj duyurusu paylaştım. Eğer bu bülten aracılığıyla haberiniz oluyorsa, lütfen bana yazın, henüz geç değil. 

Bu bültende; 

•  #60JahreMusik Dosya I Yazı III: Ödünç Dilde Başkaldırı: Cem Karaca ve Die Kanaken

•  Kabus Kerim ve Başak Yavuz ile Söyleşi

• Martin Greve ile "Hayali Türkiye'nin Müziği"

Dosya I Yazı III

Ödünç Dilde Başkaldırı: Cem Karaca ve Die Kanaken

“… Bu ülkede yabancı işçilere ‘Gastarbeiter’ deniyor halk arasında. Yani misafir işçi, misafir çalışan. Bu sözcüğü üretebilen halkın mantığı bile bize aykırı değil mi? Çalışan bir misafir!”

Cem Karaca’nın Nokta Dergisi’ne 1986 yılında verdiği röportajdan [1]

“Cem Karaca’nın başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. … Sürgünlüğü bile bir bulvar gazetesinin haberi nedeniyle başlayıp kendini ait hissetmediği diğer Türkiyeli sürgünlerle aynı kefede, aynı kategoride ve aynı ülkede yaşamak zorunda kalmıştır. Kendini mecburen ayırdığı sürgünlerden, Yeşiller gibi Almanya’nın yeni sosyal hareket olarak tanımlayabileceğimiz oluşumları ile yakınlaşmış, bu da Karaca’nın en önemli silahı olan dil kullanımını bir kenara bırakarak ödünç dille müzik yapmasına neden olmuştur.”

Münir Tireli, “Cem Karaca ve Die Kanaken” [2]

“Kanake (-n): Kökeni Hawaii’de insan anlamına gelen kanaka kelimesidir. Almanca konuşulan ülkelerde Türkiye, Arnavutluk, İran ya da, Arapça konuşulan ülkelerden gelmiş göçmenleri aşağılamak için kullanılan bir kelimeydi. Bu azınlıklar daha sonra kelimeyi sahiplendi ve kendilerinden bu şekilde bahsederek kelimenin anlamını içeriden değiştirdi.”

Vikipedi

Cem Karaca & Dadaşlar, 1971 © Fehiman Uğurdemir

Cem Karaca, Almanya’yı ilk defa 1967 yılında, o zamanki grubu Apaşlar ile ziyaret etti. Daha sonra Türküola olacak Yılmaz Asöcal’ın plak şirketi Türkofon’da yayınlanmak üzere 45’likler kaydetti. WDR Televizyonu için klipler çekti ve Türkiye’ye döndü. 

1967’de kaydettikleri şarkılardan Resimdeki Gözyaşları, 1968’de Türkiye’de yayınlandı ve hit oldu. Bunun üzerine Cem Karaca 68’de bir daha Almanya’ya geldi. “Avrupa Köln’de Buluşuyor” isimli bir festivale katıldı. Kölner Stadtanzeiger gazetesinin haberine göre, bu festivalde en çok alkışı Cem Karaca almış. Aynı yıl “Resimdeki Gözyaşları” ve “Emrah”ın İngilizcesini de yayınladılar. Ancak bunlar tutmadı. 

Elvis Presley’nin İngiltere’de kaset dükkânı açtığını hayal edin!

Almanya’dan plak şirketi Ironhand Records’ın sahibi Ercan Demirel’e göre “Cem Karaca’nın Almanya hikâyesi keşkelerle dolu. Cem Karaca ile ilgili yaygın görüş, tutuklama kararı nedeniyle ülkeden kaçtığı yönünde. Durumun böyle olmadığını o yılların gazete ve dergi haberleriyle Cem Karaca‘nın Alman televizyonuna verdiği bir röportajdan biliyoruz. 

1979’da Edirdahan grubuyla konserler vermek için İngiltere’ye gidiyorlar hem de Pink Floyd’un konser verdiği ünlü Rainbow Arena’da oluyor konserleri… Yurtdışına çıkmışken Almanya’ya geliyorlar ve gurbetçilerin ilgisinden dolayı bir sürü konser ayarlama imkânı buluyorlar. 

Edirdahan, Doğu Almanya konseri © Fehiman Uğurdemir

Almanya ve Hollanda konserlerinden sonra, 1979’un Eylül ayında Türkiye’ye gidiyor. Orada Hasret albümünü Uğur Dikmen ve stüdyo müzisyenleriyle kaydediyorlar. TRT ekranlarında albüm henüz yayınlanmamış olmasına rağmen “Bu Biçim” şarkısını söylüyor. Türkiye’de sağ sol çatışmaları devam ettiğini görünce de 11 Ocak 1980 tarihinde tekrar Almanya’ya dönüyor ve Münih’te kaset dükkânı açıyor. Elvis Presley’nin İngiltere’de kaset dükkânı açtığını hayal edin!

İlerleyen yıllarda, 1985’te bir canlı yayına katılıyorlar ve Die Kanaken olarak performans sergiliyorlar. Cem Karaca orada kendi sözleriyle anlatıyor: 1981 yılında bir bulvar gazetesinde bir haberin yayınlandığını ve askeri idarenin kendisine yurda dön çağrısı yaptığını belirtiyor. Fakat başına geleceklerden korktuğu için bunu reddettiğini ve 1983 yılında da vatandaşlıktan çıkarıldığını aktarıyor.”

DieKanaken, 1984 – 1986 © Fehiman Uğurdemir

Die Kanaken Sahnede: Şark Ekspresiyle Gerisin Geriye

Karaca ile Almanya’ya seyahat eden müzisyenlerin bir kısmı Türkiye’ye dönünce grupta eleman sıkıntısı yaşanıyor. Alman bir basçıyla tanışıp birlikte çalışmaya başlıyorlar. Karaca ile Almanya’da kalan Anadolu rock sahnesinin efsanevi gitaristlerinden Fehiman Uğurdemir aktarıyor: 

İşte bu basçı aracılığıyla bize Westfälisches Landestheater’dan bir tiyatro oyununda oynama ve müzik yapma teklifi geldi. Lise çağındaki gençlere yönelik, o zamanlar alevlenmiş ve oldukça sıkıntılı bir boyut almış olan yabancı düşmanlığını eleştiren bir tiyatro oyunu: Ab in Den Orient Express [Şark Ekspresiyle Gerisin Geriye]. 

Fehiman Uğurdemir Die Kanaken ile sahnede, Doğu Berlin Festivali, 1984 -1986 © Fehiman Uğurdemir.

Bu oyun, yakın arkadaş olan Bernd ve Nuri arasındaki bir iddia ile açılır. Bu iddiaya göre, Bernd bir haftalığına Türk olmanın şartlarını yerine getirirse 100 Mark kazanacaktır. Şartlar şunlardır: Türk kılığındayken saygıdeğer biriyle anlaşabilmek, bir devlet dairesinde iş halletmek ve bir iş bulmak. Nuri sonradan bir görev daha ekler; bir Alman kızının gönlünü çalması da gerekecektir. Bernd, takma bıyığı, siyah şalvarlı yöresel kostümü, değiştirdiği aksanıyla bir haftalığına Süleyman’dır artık. Başına gelenler karşısında çok şaşıracaktır.  

Daha sonra bestelenecek şiirler içeren bu oyunun senaryosu Harry Böseke ve Martin Brukert’in kaleminden çıkmış.  

Tiyatrocu bir aileden gelen Karaca, “peşinen karar veriyor” ve Uğurdemir’i de peşinden “sürüklüyor”. Uğurdemir aktarıyor:

Ben daha önce tiyatroyla ilgilenmemiştim. Neyse ki fazla rol yapmamız gerekmiyordu, daha doğrusu kendimizi oynuyorduk. Ne hikmetse bu oyun epey rağbet gördü. Aşağı yukarı iki buçuk sene kadar uzatmalı şekilde oynadık. Avrupa turnesine çıktık. Danimarka’dan Hollanda’ya, Fransa’dan yakındaki komşu ülkelere açıldık.

Orient Express, 1983 © Fehiman Uğurdemir

“Kanaken İnsanları Düşünmeye Sevk Etmek için Yapılan Bir Projeydi”

Bu oyun ortaya bir de müzikal proje çıkartıyor. Karaca ve Uğurdemir, Die Kanaken ismiyle bir albüm kaydetmek için stüdyoya giriyorlar. Alman bağımsız plak şirketi Pläne’nin yönlendirmesiyle birlikte çalıştıkları Alman prodüktör, işçileri fabrikaya yollar gibi Die Kanaken üyelerini sabahın sekizinde stüdyoya sokar. O günleri Uğurdemir, “Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olmaz. Oysa biz o zamanlar, ‘Almanya’daki müzisyenler herhalde böyle yapıyor,’ dedik. Sesimizi çıkarmadık,” diye anlatıyor. 

Kanaken ideolojisi bambaşkaydı. Kanaken’in amacı halkı eğlendirmek değildi. Tam tersine mevcut durumu eleştirmek, irdelemek, insanları düşünmeye sevk etmek için yapılan bir projeydi. O zamanlar bazı parçaları, televizyon programlarında canlı icra ettik. Bunun üzerine albümün sesi duyuldu. Ama daha çok Alman entelektüeller arasında ses getirdi. Türkiye’de ünlü bir âşığı dinlediğinizde bam telinize dokunur çünkü dilinizde yazılmıştır, duygularınızdan, kültürünüzden bir şey söylüyordur. İşte bence, Harry Böseke ve Martin Burkert’in kullandığı sözcükler de Almanların bam teline dokunuyordu. Parçaların derin sözleri karşısında konserlerde dinleyiciler isteseler de dans edemiyorlardı. 

Köln’de kaydedilen albümde Fehiman Uğurdemir’in yanısıra, Cengiz Öztunç, Sefa Pekelli, İsmail Tarlan ve daha sonra kendisiyle görüşmemizi de yayınlayacağımız Betin Güneş ile kaydedilmiştir. Türkiyeli müzisyenler dışında “Beim Kaffee” şarkısındaki kemanı Clemente Alfredo ve “Çok Yorgunum”daki synthsizerı Dick Stadtler çalmıştır.

İşçisin Sen İşçi Kal vs. Es Kamen Menschen An

Yazar ve eleştirmen Ulrich Gutmair bu albümü ilk dinlediğinde 80’lerin Alman pop sound’una benzemediğini ve ilginç bulduğunu aktarıyor. Sonra Cem Karaca’nın Türkçe bir albümünü dinlediğini ve Karaca’nın bu albümle kendi sound’una sadık kaldığını anladığını söylüyor. 

Die Kanaken, Cem Karaca & Fehiman Uğurdemir © Fehiman Uğurdemir

Bizce Es Kamen Menschen An (İnsanlar Geldiler), Cem Karaca’nın Anadolu rock çizgisine bu albümdeki en yakın parça. Aynı Ozan Ata Canani’nin Deutsche Freunde şarkısı gibi, İsviçreli oyun yazarı Max Frisch’in kaleme aldığı “İşçiler çağırıldı, insanlar geldi,” sözlerinden ilhamını alan ve efsane gitar solosunun bize “İşçisin Sen İşçi Kal”ı anımsattığı şarkının, fazla lafa hacet bırakmayan şarkı sözlerini paylaşmak istiyoruz:

Man brauchte unsere Arbeitskraft, (İş gücümüze ihtiyaçları vardı)

die Kraft, die was am Fließband schafft (bantın akmasını sağlayan güce)

Wir Menschen waren nicht interessant, (Bizler ilginç değildik)

darum blieben wir euch unbekannt (o yüzden yabancı kaldık sizlere)

Ramaramaramaramadah (amman amman amman amman)

Gastarbeiter (misafir işçiler)

Ramaramaramaramadah (amman amman amman amman)

Gastarbeiter (misafir işçiler)

Es wurden Arbeiter gerufen, 

doch es kamen Menschen an (İşçiler çağrıldı, insanlar geldi)

Sonuç Niyetine

Die Kanaken albümündeki tek Türkçe parçaysa Nazım Hikmet’in Çok Yorgunum şiirinden uyarlanıyor. Tüm şarkıların sözleri Cem Karaca’nın özel ricası ile çift dilli olarak yayınlanıyor. Albümdeki bazı şarkılar Türkiye’ye döndükten sonra yayınlanan Merhaba Gençler albümünde kullanılıyor ama sound değişmiş olduğundan aynı tadı vermiyor. 

Cem Karaca sonrası Die Kanaken bir süre devam ediyor. Fehiman Uğurdemir’in arkasında Ozan Ata Canani var, 1988 © Fehiman Uğurdemir

Yarınistan grubunun solisti Nedim Bora o zamanlar Köln’de yaşıyor ve o dönemde Karaca’nın dilini konuşan az insandan biri olduğunu aktarıyor. Kendisinden iki tramvay durağı uzakta oturuyor. Münir Tireli’nin de kitabında gazete haberleri ve dönem tanıklarıyla desteklediği şekilde, her ne kadar annesinin yanına gelmesiyle biraz morali yükselse de Karaca o zamanlar Almanya’da epey yalnızlık çekiyor ve ülkesine dönmenin hayaliyle yaşıyor. Bu zorluklara rağmen hazırlanan Die Kanaken albümü müzikal anlamda bir doruğu işaret ediyor.

Karaca’nın Türkiye’ye döndükten sonra bir daha istediği müzikal seviyeyi yakalayamadığına inanan Ercan Demirel’in sözleriyle: Cem Karaca 80’lerdeki Die Kanaken albümü ile, Almanya’da tek bir mum misali yanıyor.

[1] Tireli, Münir, Cem Karaca ve Die Kanaken, Atlas Yayınları, Ekim 2016, s. 71. 

[2] Tireli, Münir, Cem Karaca ve Die Kanaken, Atlas Yayınları, Ekim 2016, s. 15.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Söyleşi

Misafir İşçi Havaları ile Yeni Dalganın Sesi Arasında

#60JahreMusik: Frühstück Alla Turca etkinliğimizin söyleşisi yayında!

Kabus Kerim ve Başak Yavuz (Sedef İlgiç Moderatörlüğünde)

Videoda kadrajın sağında göreceğiniz Nazlı Sağdıç Pilcz ve Melis Mielchen’in etkinlikte yaptıkları ardıl çeviriler, söyleşinin daha rahat izlenmesi için videodan kesilmiştir. Almanca ve İngilizce altyazı eklenmiştir. 

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Kısaca

Martin Greve ile Kısaca

Berlin’de yaşıyordum, komşularımın hepsi Türk’tü. Yakın komşuların çocuklarıyla ilişki kurdum. Onlar da “Bu Alman ne yapıyor?” diye merak ettiler. Onlara blok flüt çaldım, sonra da birer flüt hediye ettim. Karşılığında onlar da bana iki kaset hediye etti. Kasetlerin biri Ajda Pekkan ve diğeri Küçük Emrah’ındı. O zamanlar Emrah küçüktü. Her şey böyle başladı.

Biliyorsunuz 1983-84 yılında Alman hükümeti Türkiye’ye dönen ailelere 10 bin Mark veriyordu. Komşularım da bu destekten yararlanarak gitti. Taşınmalarına yardım ederken, beni Türkiye’ye davet ettiler.

Ben Alman gibi düşündüğüm için bunu lafzi almadım, ayıp olmasın diye davete icabet ettim. Böylece ilk defa Türkiye’ye geldim. Önce babamla birlikte Leningrad’a gittim, oradan Türkiye’ye geçtim, epey uzun bir yolculuktu. Tiflis’ten geçip Kars’a gelmemle şok oldum. Sonra güneye devam ettim, Marmaris’e gelince de şok oldum. Kars ile Marmaris aynı ülkede mi? Bir müzik kursuna katıldım. Orada Hafız Burhan gibi eski sanat müziği taş plak kayıtları dinledik. Sonra komşularımdan aldığım kasetlere baktım kasette de sanat müziği yazıyor.

Hafız Burhan ile Ajda Pekkan aynı olur mu? Hayat boyu araştırsam da hiçbir şeyi tam anlamayacağım ama bunun verdiği keyifle de devam ediyorum.

Hikâyeyi beğendiniz mi? Paylaşın.
Görüşmek üzere!

#60JahreMusik projemizin ikinci dosyası hip hop video ve yazılı röportajlar ve yazılarla bir sonraki bültende!

  • Murat G.: "Türkçe Rap Almanya'da Doğmuş Bir Bebekti"
  • Erci E.: "Cartel'de Bir Şey Öğrendim. Her Söylediğin Önemli"
  • Aziza A.: "Müzik Sayesinde O Kadar Özgür Hissettim Ki"

Bülteni beğenirseniz Türkçe ve İngilizce kayıt linkini çevrenizle paylaşır mısınız?

Görüş ve önerileriniz beni ne kadar memnun eder anlatamam: [email protected] iletebilirsiniz. 

Hoşça kalın.

Bülteni beğendiniz mi?

Arşive Ekle

Okuma listesine ekle

Paylaş

istanbulberlin Hattı Yayınını Takip Et

istanbulberlin Hattı, istanbulberlin'in hazırladığı içeriklerle, kültür sanat alanında karşılaşmalara, ayda iki defa yinelenen bir davet.

0%

;