aposto-logo
TR
TREN
Odak

🔎 Müziğe çıkan sokaklar nerede?

Durup düşünelim. Bir kenti festival gibi yaşamak nasıl olurdu?
Fotoğraf: Fatih Küçük

Fotoğraf: Fatih Küçük

Merhaba. Bir soru ile başlayalım. En son ne zaman müzikle beklenmedik bir anda karşılaştın ve bundan keyif aldın? Epeydir şehirlerin müziğe çıkan sokakları kapatılmış durumda. Meydanlar zaten bir araya gelmekten çok geçip gitme alanlarına dönüştü. En son Evrim Kuran’la gençlerini sevmeyen bir ülkede müziğin yeri ve önemini konuşmuştuk. Onun öncesinde de müzik festivallerinin geçmişten günümüze olan yolculuğuna tanıklık ettik. Şimdi sırada bir kenti festival gibi yaşama hayaliyle sanatla buluşma alanlarımıza kent ölçeğinde bir bakış var. 

1️⃣0️⃣0️⃣ bin okur: Çok değil geçtiğimiz hafta Duende olarak üçüncü yaşımızı doldurduk. Şimdi de önemli bir kilometre taşını geride bıraktığımızı duyurmak isterim. Bugün itibarıyla Duende, 100 bin eposta ve mobil uygulama abonesini geride bıraktı. Duende, “Bir arada kalmanın, birlikte yaratmanın gücüne inanır. İç içe geçen ve daima genişleyen ifade alanları sunar,” demiştik. Sayende çok kalabalığız. İyi ki varsın. Bizi takip ettiğin için sonsuz teşekkürler.

🎦 Başrol Müzik: Kadıköy Sineması işbirliğiyle hayata geçirdiğimiz tematik gösterim serimiz Başrol Müzik, 22 Haziran Perşembe günü yeni bir filmle devam ediyor. Whiplash, The Boat That Rocked, Across the Universe ve Cadillac Records'un ardından bu ay perdeye yaz günlerine çok yakışan bir müzikal filmi taşıyoruz: Mamma Mia!. Doğum günü olan 22 Haziran'daki bu film gösterimini Meryl Streep'e ithaf ediyoruz. Kulağımıza bolca ABBA şarkılarının çalınacağı bu filmde bize eşlik etmek istersen biletler aşağıda.

Biletler için

Festival gibi yaşacağımız şehirlere,
Taner

Duende

Duende

Her hafta sinema ve müzik evreninden söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Odak

Bir kenti festival gibi yaşamak

Sanatla buluşma alanlarımıza kent ölçeğinde bir bakış.

Bir kenti festival gibi yaşamak

Az önce bir Avrupa ülkesine serbest çalışan vize randevusu almayı denedim. Şimdilik vazgeçtim. Anılar biriktirmediğim, farklı yerlerinde bana özel bağlamlar kuramadığım bir şehirde yaşama fikrine henüz alışamadım. Bir şehri haritadaki konumunun dışına çıkaran, sınırları içinde tuttuğu yaşanmışlıklar. Türkiye gibi her sokağı felakete dönüşme potansiyeli taşıyan bir ülkede hafızamda temiz sayfalar açmamı sağlayan şeyler, şehrin kültür sanatla yaşadığı ilişkiden ibaret. Dönüp baktığımda şehre olan aidiyetimi dinlediğim konsere, izlediğim filmlere ev sahipliği yapan mekân ve alanlar üzerinden kurduğumu itiraf etmem lazım. ‘O yer’lere giderken hissettiğim duyguları hafızamın ayracı olarak belirledim. Epeydir bu ayraçların sayısı azaldı. Mekânların içleri ya gerçeküstü şekilde steril ya da etrafı badirelerle dolu.  

Ruhsal sıkışıklığımın tezahürünü şehrin kamusal alanlarına tercih edilen AVM’lerde ya da gökdelenlerde bulmam mümkün değil. Hiçbir zaman da bu mümkün olmayacak. Son bir ayda epey uzaklara kaçsa da bir şehri festival gibi yaşama hayalim sabit. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Bahar Aksel Enşici’yle yolumuzu kesiştiren de “Bir kentin sanatla olan ilişkisi nasıl olmalı?” sorusu oldu. 2014-2015 yılından beri Mimar Sinan Üniversitesi’nde Kent ve Sanat dersleri veren Bahar’la “Nereden nereye: Türkiye’de müzik festivalleri” dosyamız kapsamında kentlerin şehir planlama açısından sanatla olan bağını konuştuk.

Bahar Aksel Enşici | Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Bir araya gelme korkusu

Neredeyse 15 yıldır İstanbul’da yaşayan bir müzikseverim. Kişisel olarak aradan geçen bunca yılda şehrin müzik noktalarının artması bir yana ciddi şekilde azaldığına bizzat tanık oldum. Bunu özellikle cadde üstünde yer alan mekânlar filtresine indirgediğimde sayının bir hayli düşük olduğunu söylemem mümkün. Festival alanları açısından da durum farklı değil. Mevcutlarının birçoğu yıllara meydan okusa da açık hava mekânlarının hâlihazırda fiziksel ve altyapı sorunları iyileştirme yapılmadan bugüne kadar geldi. Tüm bunlar bende yoksunluk hissi oluştururken Bahar’dan hem güncel durumu hem de şehir planlamanın sanatla olan ilişkisini sorgulamasını istedim. 

Bahar öncelikle Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği’nden bahsetti. Bu yönetmenliğin önemli olduğunu, planlama yaparken gerekli yeşil alan zorunluluğunun içine festival alanlarının da girdiğini, dolayısıyla fiziksel mekân yaratımında harita üstünde işlevler dağıtırken sorumluların kullanabileceği araçların mevcut olduğunu söyledi. Bir diğer önemli konunun da yerel yönetimlerin özellikle son yıllarda bir mekânı nasıl yaşatacaklarına dair ekonomik ve sosyal politikaları içeren stratejik planlar yapmaya başlaması olduğunu ekledi. Bu stratejik planların içinde kültür sanatın da yeri olduğunu, belediyelerin bu konuda farkındalık kazandığını da not düştü. Zihnimde dönen “Nedir o zaman yolunda gitmeyen?” sorusu ağzımdan çıkmadan Bahar cevabı verdi: “Örneklerimiz ve kullanabileceğimiz araçlarımız var. Ancak sıkıntı son zamanlardaki politik değişimle insanların bir araya gelmesinden korkar olmak. Dolayısıyla fiziksel olarak, en güzel tabakla ya da en kaliteli malzemelerle iyi bir sofra kurabilirsiniz. Ancak bu karşınızdakini doyurabileceğiniz anlamına gelmez. Biz masayı kurabiliyoruz ancak içine istediklerimizi koyamıyoruz.” 

Müze Gazhane'de Hava Kararınca etkinliği | Kaynak: Kültür İstanbul

Bu mekân hiç benim olmadı ki

İstanbul gibi geçmişi MÖ 6 bin yılana kadar uzanan bir kentte bizzat kendi tarihiyle şekillenen pek çok mekân mevcut. Müze Gazhane, Beykoz Kundura Fabrikası, Bomontiada, Tersane İstanbul, Yerebatan Sarnıcı bazı örnekler. Casa Botter, Metrohan, Cendere Sanat Müzesi ve Yedikule Gazhane, İBB Miras tarafından restore edilerek şehre kazandırılan güncel eklemeler. Bu tarihi yapıları birbirinden ayıran şey, sahiplenme hissi. Kamu tarafından yönetilenleri bir yana ayırdığımızda kalanlarının hedef kitle açısından kapsayıcılığın çok uzağında kaldığını görmek mümkün. Bu gözlemle beraber Bahar’ın yorumunu ve sahiplenme hissi hakkındaki düşüncelerini merak ettim. Bahar, ilk önce kamusal alana açılan mekânların ücretli ve ücretsiz etkinlikler, giriş çıkış rahatlığı açısından çok işlevli ve bol alternatifli bir paket oluşturduğunun altını çizdi. Ardından sahiplenme duygusunu detaylandırdı: “Sahiplenme duygusu bir mekânla ne kadar çok temas etmeniz, oraya tekrar tekrar gidebilmenizle ilgili. Mekân size ne kadar farklı olanaklar sunarsa o kadar ilişki güçlenir. Bu sayede mekânlarla sahiplenme hissi geliştirebiliyor kentli. Bir konsere kentli maliyetini hesaplayıp kitaplayıp anca gidebiliyorsa o yerle kurduğu ilişkinin gelişmesi çok zor.”

Tarihi endüstri yapıların bir diğer önemi de İstanbul gibi kentte elimizde kalan görünür tek büyük yerler olması. Kent kimliğini taşıması, birçok insanı içine alabilmesi, hikâyesi olması, lokasyon açısından erişilebilirliğin düğüm noktalarında bulunması gibi faktörlerin bu yapıların değerini artırdığını söylemek mümkün. Diğer yandan Bahar, kamu kaynaklarının bir noktada kısıtlı olduğunu, buna rağmen İBB Miras’ın bu yapılara işlev kazandırmak için çok büyük efor ve ekonomik güç sarfettiğini hatırlattı: “Bir noktada tabii ki özel sermayeye ihtiyaç olacak. Ancak işte o dengeyi kurmak oluşturan planın ve stratejinin bir kısmı olmalı.” Özellikle Metrohane ve Casa Botter, çekeceği ziyaretçilerle Beyoğlu’nun sanat açısından tersine dönüşümünde etkin bir rol oynayabilir. 

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı | Kaynak: AKM

Meydanlardan neler beklemeliyiz?

Bir kentin buluşma alanlarını konuşuyorsak muhakkak meydanlardan da bahsetmemiz gerekir. Toplumun her tarafında benimsenen, buluşulan ve kucaklanan yerler olması beklenen meydanları farklı açılardan konuşmak istedim. Geniş alanlarda sarmalanma hissine duyulan ihtiyacından bahseden Bahar’a hem bu hissi hem de mekânların davranışlarımız üzerine olan etkilerini sordum. Bir ortama girdiğinizde fiziksel mekânın kişilerin davranışlarını belirlediğini, mekânların psikolojisi ve ruhu olduğunu söyleyerek başladı anlatmaya: “Sarmalanmışlık bizim antropometrik olarak ölçeğimizle alakalı. İnsan etrafını algılamak ister. Bomboş bir alanda tek başına kaldığında bu o kişiye bir meydan hissi vermez. Bir yere meydan diyebilmemiz için ölçeğini bilişsel olarak algılayabilmemiz, girişlerini, çıkışlarını ve sınırlarını bilmemiz gerekir.” 

Doğru talebin, doğru mekânların üretemin de öncelik olduğunu savunan Bahar’a İstanbul’da meydanların yeterliliğini sordum. Kabul, bu cevabını bildiğim bir soru. Gerçekleri yinelemek güç olsa da hafızayı tazelemek açısından oldukça önemli. Bahar, önce mekânımızın ekonomik değerinin yüksek olduğunu, dolayısıyla meydanların inşaat yapabileceğimiz alandan feragat etmek anlamına geldiğini söyledi. Devamında yapıları yıkıp meydana dönüştürmenin neredeyse seçenek dışı kaldığını belirterek yeni yapılaşmış alanlarda meydanların önceliklendirilmemesinin asıl sorun yaratan durum olduğunu vurguladı.

Geri kazanmak için hikâye yazmak

Peki mevcut meydanların kullanımı ne durumda? Türkiye’de meydanların travmatik geçmişlere sahip oldukları aşikâr. Bu geçmişi görmezden gelmeden ancak üzerine güzel anılar biriktirmeyi de olanaklı kılan nasıl uygulamalar yapılabilir? Cevaplar katmanlı. Maalesef yanıt bulmak için ya muktedirin yönetimin elinden alınması korkusunu atlatması ya da mevcudun yetersiz olduğunun yüksek sesle dile getirilmesi lazım. En başta Bahar’ın merkeze koyduğu bir araya gelememe problemi burada tekrardan karşımıza çıktı. Neticede 2000 ve sonrası doğan gençliğin ülkenin çeşitli meydanlarında hak talep etme, bir sanatsal etkinliğe ya da eyleme katılma olasılığı bilinçli olarak karartıldı. Hâl böyle iken meydanları hakkıyla kullanmak elbette mümkün değil. Ancak bu Bahar’ın bir gün değerlendirmek üzere özenle saklanacak reçetesini açıklamamıza engel değil: “Bir takım kötü hatıralar, belleğin getirdiğin negatif şeyler var. Siz bir yerle yaşamaya devam ederseniz orası iyi hatıralar da yaratır. Bellek genişleyen ve biriktiren bir güce sahip. Eğer orada yaşamaya izin vermezseniz geride hep travmatik olanlar kalır. Zihindeki negatif işaretleme o alanın laneti hâline gelir. Halbuki konserlere ya da başka etkinliklere izin verilirse travmatik olaylarla barışmamız mümkün olur. Maalesef bir hikâye yazamıyoruz.” 

Atatürk Kültür Merkezi | Fotoğraf: Emre Dörter

Meydanlardan bahsederken konu Atatürk Kültür Merkezi’ne geldi. Böyle bir mekânın meydanla ilişkisini konuşurken Bahar, mimarı olarak çok güzel bir bina olsa da içindeki konserler sokağa taşmadığı sürece ortaya kolektif bir ruhun çıkmasının mümkün olmadığını söyledi. Çok haklı. Maalesef uzun zaman önce sokakları da kaybettik. Bugün kentlerde sokağa taşan, buna müsaade edilen bir etkinlik bulmak neredeyse imkansız. Bahar’ın "Bazı büyük etkinlikler için altyapısı kurgulanmış alanlara ihtiyacımız var ancak bir sokağın biraz genişlemiş köşesi bile bir gösteri alanı hâline gelebilir. Esas sıkıntı burada zaten. Yoksa kentlerimiz pekala bunlara altyapı sağlayacak fiziksel dokuya sahip. İş ki bunlara alan açabilelim, mesela İstiklal Caddesi’nde bando okullarının geçtiği organizasyonlar yapabilelim. Yapılmıyor,” sözleri başka bir unutulan gerçek. Sanatla buluşma alanlarının ne kadar mekânlara indirgendiği ve kamusal alanların dışında konumlandırıldığı gerçeği…

Kentliyi sadece tüketici olarak görmek

Peki kamusal alanda sanatın kent üzerine etkileri nedir? Bunu mekânsal, sosyo-kültürel ve ekonomik olarak ayrı başlıklara bölerek düşünsek elimizde ne kalır? Bahar’ın ilk dikkat çektiği nokta daha fazla etkileşim hâlinde olmamız. Bunu bağladığı gerekçe de çok önemli: "Kamusal alanlarda bize tüketici olarak bakıyorlar. Özellikle billboardlar karşıdan karşıya geçerken yaya geçidini göremeyeceğiniz kadar olur olmadık yerlere yerleştiriliyor. Sürekli olarak kentliyi tüketici olarak görmek ve biraz daha parasını alayım, ekonomik olarak biraz daha tüketeyim gayesi var. Konserler belli yerlerde verilsin, sanat ancak satın alınabilsin. Böylelikle bir statü oluşsun… Bu yüzden çeşitlilik ve alternatif yaratmamız çok kıymetli. Çok iyi sanatçılar tabii ki konserler versin ve bilet paraları yüksek olsun. Ancak alternatifleri de olsun.” Şüphesiz ki kamusal alanda sanatla daha iç içe olmamız önemli. Ancak bunun sadece toplu taşıma duraklarında müzisyenlere izin vererek aşılabilecek bir konu olmadığı da malum. En başta bunu kabul etmemiz şart.

Yanköşe'de Vahit Tuna'nın 440 çift siyah kadın ayakkabısından oluşan “İsimsiz” projesi | Kaynak: Yan Köşe

Kamusal alanda sanatı yer açmamız gerekli. İlk akla gelen heykeller, enstalasyonlar ya da sokak müzisyenleri olsa da Bahar’ın düşüncesi bunun mimarî yapıların cepheleri (bknz: Yanköşe) hatta dükkân tabelalarına kadar sıçrayabileceği yönünde. Sebebi de gayet net: “Kamusal alanda sanatı insanların kafalarında çok yukarılara koymaması gerekiyor.” Peki etkileri neler? Kuşkusuz en başta bir kültür taşıyıcısı olması var. Kentin yaratıcı atmosferini beslemesi ve özgürlüğü farklı formlarda betimlemesi diğer etkiler arasında. Ortaya çıkan somut organizasyonların kent ekonomisine katkısı da cabası. 

Sanatı AVM’de satın almak

Tüketim kültürünü ve sanatın konumlanabileceği alanları konuşurken AVM’lere değinmeden olmaz. En sondaki soruyu başa alalım. Bir kentin kültürü nerede tutulmalı? Bahar burada cevabın değil, sonucun AVM olduğunu savundu. Neden mi? “Tüketim politikalarındaki değişiklik yüzünden insanlar AVM’lere çekilmeye başladı. Orası bir anlamda tüketim parkı hâline geldi. Alışveriş yapıyorsun, yapmazsan vitrin bakıyorsun. Ucuza yemek yiyebiliyorsun. Bütün gününü klimalı bir ortamda geçirebiliyorsun. Gitmişken de kültür-sanat almak istiyorsan da buna erişebiliyorsun. Sokakta yaşadığımız kültür-sanat ortamı öldürülüp ya da gelişmesine izin verilmeyip AVM’ler inşa edilince bu kaçınılmaz bir sonuç oldu.” Nihayetinde yoğun güvenlik önlemlerin olduğu steril ortamlar içinde aidiyet yoksunluğu yaşanarak ve komünal hisler bloklanarak pek çok yanıyla yapaylaştırılan deneyimler yaratıldı. Daha da önemlisi sanata erişim her açıdan sınıfsallaştırıldı. 

Her şeye rağmen mümkün demenin önemli olduğu kanaatindeyim. Bahar’ın Hollanda üzerinden verdiği örnek bu yüzden değerli. Hollanda’nın kentsel bir politika olarak son derece soğuk iklimine rağmen kent merkezlerinde AVM’lere izin vermediğini söyleyen Bahar, bunun gerekçesini şöyle açıkladı: “Sosyal anlamda kentin sürdürülebilirliğine zarar vermemek, merkezi alanlarda çeşitliliği ve ticareti korumak.” 

Öte yandan Covid-19 pandemisinin ardından bir değişim de söz konusu. Kentlerdeki parkların değerinin arttığı aşikâr. Bu alanların yaşanırlığı ve sunduğu çeşitliliğin değeri arttı. Özellikle genç nüfusun parklara yönelimi özgürce eylemlerini gerçekleştirmek açısından çok değerli. Bahar burada, serinin bir önceki sayısına konuk olan Evrim Kuran’ın tespitlerine bir gönderme yapmak istedi: “Kent stratejileri yaşı çok ileri insanlar tarafından üretiliyor. Halbuki orada Z kuşağı bu kentlerde yaşayacak. Her türlü içeriğe dijital olarak erişebiliyorken ve üretici olmak isterken önemli olan kentlerin onların önüne ne koyduğu. Global değerlerden ve kültür üreticilerinden uzaklaşmak, başta İstanbul olmak üzere pek çok kenti merkezin dışına itiyor. Bu da görünmeme duygusu yaratıyor. Oysa ki biz görünürlük çağında yaşıyoruz. Görüyoruz ve görünür olmak istiyoruz. Bu koca bir jenerasyona varlığını kanıtlayamama hisi veriyor.”

Sinop Bienali 7

Yerelden yukarı çıkan itki

Son dönemde düzenlenen pek çok büyük sanat etkinliğinin metropollerden uzaklaştığını gözlemlemek mümkün. Ayvalık Film Festivali, Kaş Uluslararası Kısa Film Festivali, Bozcaada Caz Festivali, Kaş Caz Festivali, Bergama Tiyatro Festivali, Sinopale, Başka Sinema’nın farklı şehirlere taşıdığı Rota serisi ilk aklıma gelenler. Bunların arasında Sinopale’ye ayrı bir parantez açmakta fayda var. Bienalin tüm gelişim sürecini bilen Bahar’ın söyleyecekleri önemli. En başta Sinop’un ölçek olarak çok rahat gezilebilecek bir yer olması, çeşitliliği hem kamusal alanlar hem de kentsel hizmetler anlamında sunabilmesinin değerinden bahsetti. Ardından bienalin büyüyen hikâyesinde uluslararası projelerin, sürdürülebilir organizasyon yapısının, girişimcilik faaliyetlerinin ve kültür sektörüne olan yatırımın yarattığı dönüşüm etkisini anlattı. Buna somut bir örnek de sundu: “Sinop cezaevi boşaltılıp ne olacağı belli olmayan bir durumdaydı. Tabii ilk akla gelen otel yapmaktı. Bu proje bir noktada ilerlemedi. Bu sırada Sinopale gibi etkinliklerin kültür-sanatı kente getirmesi ve beraberinde bir ekonomi yaratmasının sonucu olarak cezaevi bir kültür sanat merkezi olarak tescillendi. Aslında hep istediğimiz bu. Tabandan gelen itkinin kabul görmesi. Yerelden yukarıya doğru çıkan istek Sinop’ta karşılık buldu.” 

Bu durumun kent ölçeği büyüdükçe ve yerel yönetimleri hareket alanları kısıtlandıkça zorlaştığını söylemek mümkün. Metropollerden kopan etkinlik sayılarının artmasının sebeplerinden biri de bu. Bir diğeri de bu yerlerdeki kitlenin sanatla etkileşime daha açık olması, gündelik yaşamında buna daha çok alan açabilmesi.

Cities of Film (UNECO Creative Cities Network) | Fotoğraf: Emma Cross 

Bir tasarımın ana girdisi olarak kentli deneyimi

Yazıyı sonlandırmadan önce çözüm kadrajını büyütmek isterim. Bahar’ın bir süredir yaptığı çalışmalarda daha üst ölçekli planlamalar yerine kamusal hizmet tasarımını merkezine alan yaklaşımını önceliklendirebiliriz. Bahar, “Plansız olmaz. Önümüzü görmemiz ve uzun vadede nereye doğru gideceğimizi bilmemiz gerekiyor,” notunu düştükten sonra kamusal mekânları çok hızlı değiştirebilecek tasarım çözümlerine ihtiyacımız olduğunu vurguladı. Kentlinin deneyimi tasarımın ana girdisi olarak belirlendiğinde gelecekte bilhassa metropollerin gölgesinde kalan küçük kentlerin daha fazla görünür olacağını bir hedef değil, er ya da geç varılacak nokta olarak belirledi. Hâlihazırda Yaratıcı Şehirler Ağı Programı ile UNESCO’nun bunu 2004 yılından beri desteklediğini de hatırlattı. Yaratıcı Şehirler Ağı, şehirler tarafından kendi yetenek ve enerjilerini yönlendirecekleri yaratıcı endüstri sektörü tercihlerine göre seçilebilecek yedi tema etrafında şekillendirildi. Bu temalar edebiyat, film, müzik, zanaat ve halk sanatları, tasarım, gastronomi ve medya sanatları olarak belirlendi. Hâlihazırda, Yaratıcı Şehirler Ağı’nın 295 üyesi var ve bunlardan yedi tanesi Türkiye’den. 

Liverpool'da bir yaratıcı alan: Baltic Creative | Fotoğraf: Pete Carr 

Saklı odağımız müzik olduğundan Bahar bu listede yer alan Reykjavik ve Liverpool’u kadrajlamak istedi. Öncelikle her iki şehirdeki müzik etkinlikleri sayısının çok yüksek olduğunu, ancak gerekli ortamın oluşması için sadece konser yapmanın ya da festival düzenlemenin yeterli olmadığını aktardı ve ekledi: “Müzik alanında çalışan bir girişimciyseniz bunun için de uygun koşullarda altyapının sağlaması, stüdyo temin edilmesi, dinletilerinizi gerçekleştirmek için farklı alternatifler mekânsal çözümlerin bulunması gerekiyor. Müziğin üreticisini ve dinleyecisini geliştirmek, kültür oluşumunun ve aktarımının sağlanması için etkinlikler zincirleri oluşturmak şart. Sokakta gezerken sürekli gürültüyle değil, uygun akustikli yerlerde iyi müziklerle karşı karşıya kalmak ve o atmosferi sürekli hissetmek tercih edilen.” 

“…yerin anlaşılması kuramsal çaba olmadan gerçekleşmez… …neredeyse tüm toplumsal ve kültürel kuramlar yerin bir biçimde tanımlanmasına dayanır,” diyen John Urry’e katılmakla birlikte bir yeri en hızlı değiştiren şeyin sesler olduğuna inanan biri olarak toplumsal dönüşümümüzde müziğin önemli bir yer tuttuğu inancım sabit. Başta da söylediğim gibi hepimiz festival gibi şehirlerde bir arada özgürce yaşama hakkına sahibiz. Birlikte tasarladığımız ve ürettiğimiz şehirlere…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta sinema ve müzik evreninden söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta sinema ve müzik evreninden söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

şehir

Türkiye

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Mimar Sinan Üniversitesi

Nereden nereye

İstanbul

İLGİLİ OKUMALAR

0%

;