150. Yıl Dönümünde Paris Komünü

Yazı: Taner Timur
1871 Paris Komünü, 19. yüzyıldaki devrimci hareketlerin son halkası ve en hazin sayfasıdır. Oysa bu direniş, sonunda kanla bastırılmış olsa da, tarihe bir özgürlük ve kahramanlık destanı olarak geçmiştir. Ve bu destan sadece Fransızları değil, tüm insanlığı ilgilendiren derslerle doludur.
Bu yıl, Komüncüleri, zulme ve esarete isyanlarının 150. yıl dönümünde anıyoruz. Oysa tarihi olaylarla ilgili her anma töreni, aynı zamanda bir anlama, yorumlama ve ders çıkarma fırsatıdır. O halde biz de önce, Paris emekçilerini, 1871 Mart’ında, iç ve dış güçlere karşı son derece elverişsiz koşullarda ayaklanmaya sevk eden nedenleri anlamaya çalışalım.
***
Başlangıçta bir yenilgi ve gururu kırılmış bir ulus vardı. Fransa, 1870 Temmuz’unda Almanya’ya açtığı savaşı kaybetmiş, 2 Eylül 1870’te İmparator III. Napolyon, Sedan’da askerleriyle beraber Prusya ordu suna teslim olmuştu. Oysa Paris halkı yenilgiyi kabul etmeyerek ayaklanıyor, Léon Gambetta, Jules Ferry gibi cumhuriyetçi liderler öncülüğünde Meclis’i işgal ediyordu. Böylece, onur kırıklığıyla beslenen bir şahlanış içinde cumhuriyet ilan edildi (4 Eylül 1870) ve bir de “Ulusal Savunma Hükümeti” kuruldu. Direnişe devam edilecekti! Ne var ki umutlar kısa sürdü ve son birliklerin de yenilgisiyle, 28 Ocak 1871’de, Prusya ile ateşkes anlaşması imzalandı.
Aslında Ulusal Savunma Hükümetine, daha önceki devrimlerin yönetim kadrolarına sızmış, fakat devrimi izleyen dönemde karşı devrime katılmış kişiler egemen olmuştu. Bu karanlık şahsiyetler o günlerde de boş durmadılar. Cumhuriyetin ilanını izleyen gün, Hükümet Başkanı General Trochu halkın direnmesinin bir “delilik” olacağını söylüyor, Dışişleri Bakanı Jules Favre da, Gambetta’ya yolladığı mektupta, artık ülkeyi Prusya askerlerinden çok Paris emekçilerine karşı korumaya çalıştığını itiraf ediyordu!(1) Bismarck’la ateşkes anlaşmasını imzalayan da J. Favre olmuştu; barış anlaşması ise yeni bir meclis tarafından onaylanacaktı.
***
Seçimler 8 Şubat’ta yapıldı ve Paris emekçilerinin “direniş”, “Düzen Partisi”nin de “barış” sloganıyla girdiği seçimlerle büyük çoğunluğu krallık yandaşlarından oluşan bir meclis ortaya çıktı. En büyük zaferi de seçimlere “Liberal Birlik” grubu ile giren ve 26 ilde seçilen Adolphe Thiers ve adamları kazanmıştı. Yeni Mecliste 360 kralcı, 40 Bonapartist ve 150 kadar da cumhuriyetçi yer alıyordu.(2)
8 Şubat seçimleriyle bir dönem bitmiş, yeni bir hükümet kurulmuştu. Hükümetin başına da, Marx’ın ifadesiyle, “ait olduğu sınıfın çürümüşlüğünün en yetkin entelektüel ifadesi olduğu için neredeyse yarım yüzyıldan beri Fransız burjuvazisini cazibesi altında tutan bir canavar bodur”, yani A. Thiers gelmişti. Ve egemen sınıfların bu “zor zamanların kahramanı”na yüklediği misyon açıktı. A. Thiers, nasıl 1848 devriminden önce “Ben Fransa’da ve Avrupa’da hep ‘Devrim Partisi’nin yanında oldum!” diye nutuklar atmış ve emekçilerin ezilmesinden sonra da ‘Düzen Partisi’nin beyni haline gelmişse, 1871’de de aynı oyunu yineleyecekti.(3) Bunun için de iki olasılık vardı. Ya Paris emekçileri silahlarından arındırılacak ve “düzen” korunacak, ya da kavga iç savaşa dönüşmüş olarak devam edecekti. Fakat önce topların proletaryanın elinden alınması lazımdı; kralcı birlikler de zaten bu işle görevlendirilmişti. Oysa dolaylı şekilde de olsa, bu bir iç savaş kararıydı ve o ana kadar bunu önlemek için devamlı ödün vermiş olan proletarya için artık kaçış yolu kalmıyordu. Yurtsever Paris halkını öfkelendiren ve fiili direnişe yönelten de bu oldu.

Adolphe Thiers

Ayaklanmanın başladığı 18 Mart 1871’de bir barikat
Aslında daha önce de işbirlikçi hükümet toplara el koymak istemiş, fakat halk bu girişimleri önlemişti. General Claude Lecomte’un almaya çalıştığı toplar, ateşkes anlaşmasına göre Ulusal Muhafızların kontrolünde olmalıydı; üstelik cephanelikte Paris halkının bağışlarıyla yapılmış 400 kadar top da vardı.(4)
Bütün bu nedenlerle gerginlik giderek artıyordu ve durumu yatıştırmak için aslında Komün’e sempati duymayan bazı belediye başkanları bile seferber olmuştu. Oysa İçişleri Bakanı kararlıydı; sonuna kadar gidecekti. Ve bu kirli iş için General Lecomte topların bulunduğu Monmartre’ye gönderilince de ok yaydan çıktı!
General Lecomte Montmartre’de hiç de iyi karşılanmadı. O kadar ki kendi askerleri bile halkın öfkesini paylaşıyor, fakat o bunu göremiyordu. Sonunda askerlerine -bunun son emri olduğunu anlayamadanhalka ateş emri verdi ve beklenen de oldu. Emrini kendi askerleri bile dinlemediler; bir çavuşun işaretiyle dipçikleri havaya kaldırdılar ve hain generali halkla beraber kuşatarak esir aldılar.(5)
Sıra başka bir generale, Clément-Thomas’a gelmişti. O da Montmartre’ye kısa bir süre önce, Lecomte’ye yardımcı olmak üzere gönderilmişti. 1848 devrimini kana boğan komutanlardan biriydi ve sivil kıyafetine rağmen halk tarafından hemen teşhis edilerek o da esir alındı. Gerisi de hızla geldi ve düşmana doğrultamadıkları silahları, vicdanları sızlamadan halka karşı doğrultan bu iki general kurşuna dizildiler. Lecomte ve Clément-Thomas’ın infazları, izleyen günlerde karşı-devrimde simgesel bir işlev üstlenecek ve egemen güçlerin vahşetine yol açan intikam duygularını besleyecektir.
***
Paris halkı Belediyeyi ele geçirdikten sonra, 26 Mart’ta, seçim yaparak bir konsey oluşturmuş ve bir yürütme komitesi başkanlığında -her biri bir bakanlık işleviyle yüklü- dokuz komisyon kurmuşlardı. Komün yönetimi her gün kararlar alıyor ve halkı da yayınladığı afişlerle gelişmelerden haberdar ediyordu. Daha genel planda da, Merkez Komitesi, 19 Nisan’da Paris Komünü’nün adeta bir eylem programı niteliğini taşıyan bir bildiri yayınladı.(6)
Bu önemli bildiride neler vardı?
19 Nisan bildirisinde önce mevcut durumun analizi yapılıyor, sonra da 1789 ve onu izleyen devrimlere temel oluşturan ve onları da aşma iradesi taşıyan bazı ilkeler açıklanıyordu. Ortada “Fransa’ya ihanet edip Paris’i yabancılara terk ettikten sonra”, sorumluluğu, “kör ve zalim bir inatla felaketin, yasın ve acıların kurbanları” üzerine yıkmaya çalışan bir hükümet vardı. Ülke “sömürüyü, tekelleri, militarizmi, kilise hegemonyasını ve borsa oyunlarını” temsil eden Versay ile ezilenleri temsil eden Paris Komünü arasında ikiye bölünmüştü ve artık kimse bunlar arasında hayali bir “uzlaşma” bekleyemezdi. Paris halkı, “tarihteki devrimlerin en büyüğü ve en doğurganı olacak modern devrimi gerçekleştirmekle yükümlüydü” ve bunun için de, tüm Fransa Komünlerine örnek olacak şekilde, mutlak özerk, tüm yöneticilerin seçimle geldiği -ve gerekli hallerde derhal azledileceği- bir rejim kuruluyordu.

General Claude Lecomte

Jacques Leon Clement Thomas. Bibliotheque Nationale de France
Komün’de düşünce, inanç ve çalışma özgürlüğü mutlak şekilde sağlanacak ve her Fransız, “insan, vatandaş ve emekçi olarak tüm olanak ve yeteneklerini tam anlamıyla kullanabilecekti”. Kısaca Komüncüler, tüm Fransızlara -ve onları da aşarak tüm insanlığaileri bir cumhuriyet ve doğrudan demokrasi vaat ediyorlardı. Ve bildirileri de bir irade beyanıyla, “görevimiz, savaşmak ve yenmektir” denilerek son buluyordu.
***
Gerçekten de savaştılar; hem de benzersiz bir yiğitlikle savaştılar; fakat yenemediler. Karşılarında sadece Alman askerleri değil, sınıf çıkarlarını korumak için her şeye hazır bir hükümet bulunuyordu. Üstelik bu ihanet organı önce en kolayını seçmiş ve Paris’i Prusya ordusuna işgal ettirmeye çalışmıştı. Bismarck bunu kabul etmeyip, Komün de direnişe geçince, artık geriye de tek bir yol kalmıştı: A. Thiers, Komüncülerle görüşür gibi yaparak zaman kazanacak ve bu arada da son darbeyi vurmak üzere, orduyu güçlendirecekti!
Oysa bu “güçlendirme” işlemini Almanlara esir düşmüş subay ve erleri kurtarmadan başarmak zordu. Almanya ile barış anlaşması henüz imzalanmamıştı; Bismarck pazarlıkları makyavelci bir yöntemle yürüterek istediği ödünleri alıyor ve esirleri küçük gruplar halinde serbest bırakıyordu. Ayrıca, Demir Şansölye bununla da kalmamış ve barış anlaşmasını savaş tazminatının ilk taksitinin ödenmesi koşuluna bağlamıştı.

Voltaire-Lenoir Barikatı, Paris Komünü, 1871

Komün liderlerinden Hortense David Library of Congress

Gustave Flourens
Anlaşma, 10 Mayıs 1871’de tüm koşullar kabul edildikten sonra imzalandı ve 18 Mayıs’ta da Versay’da Meclis tarafından onaylandı. Artık Thiers ve generallerin önü açıktı; fakat yine de ihtiyatlı olmak, halka şirin görünmek gerekiyordu ve bu nedenle, yayınlanan bildiride, eğer Komüncüler direnişten vazgeçer de teslim olurlarsa, öldürülen iki generalin katilleri dışında kimseye dokunulmayacağı vaat edildi.
Aslında öneri hiç de samimi değildi ve kabul edilmedi. General Mac-Mahon ve birlikleri de herhalde bunu bekliyorlardı ve harekete geçtiler.
***
Sekiz gün süren ve Paris’i kan, alev ve yıkıntı içinde bırakan “Komün Savaşı” insanlık tarihinde benzeri olmayan vahşet sahnelerine tanık olmuştur. 1848 kırımına rahmet okutan bu sahneleri anlatırken, Marx, “Tarihte, diyordu, Thiers ve köpeklerinin davranışına benzer bir şey bulmak için ancak iki Roma triyumvirasına, Sylla zamanına uzanmak gerekir”.(7) Yargısız infazlar, yangınlar, tutuklamalar, sürgünler… Kısaca bu saldırıda her araç meşru sayıldı. O kadar ki, kaçıp kurtulmak isteyen Komüncülere Prusya askerleri bile Thiers’in cellatlarından daha merhametli davranıyor ve bunları görmezden geliyordu.
***
Her devrimin simge isimleri vardır; Paris Komünü’nün simge isimlerinden biri de Gustave Flourens oldu. Bu özgürlük savaşçısı aynı zamanda genç bir alimdi ve henüz 25 yaşındayken ünlü öğrenim kurumu “Collège de France”ye üye seçilmişti. İlginçtir ki, Flourens, 1866 yılında İstanbul’a da gelerek Yeni Osmanlılarla temas kurmuş ve bir de tek nüshalık gazete çıkarmıştı.(8) 3 Nisan 1871 tarihinde vahşice katledilmesi Versay kırımının en acı cinayetlerinden biri oldu.(9)
Herhalde bunun da etkisiyle, Komün hareketi Osmanlı Devleti’nde de yankılar uyandırmış ve bazı Yeni Osmanlılar devrimcilere sempati duymuşlardır. O sırada Paris’te bulunan Namık Kemal de, yurda döndükten sonra İbret gazetesinde, Paris’te “Versaylıların silahı zulmüyle dökülen kanlara” tanık olduğunu söyleyerek vahşeti kınamıştı.(10)
***
Paris Komünü, 5 Mayıs 1871’de, Vendôme Meydanı’nda imparatorluğu simgeleyen sütunu yıkma kararı almıştı. Kararda, anıtın temsil ettiği emperyal sistem, özlü şekilde şöyle betimlenmişti: “Paris Komünü Vendôme Meydanı’ndaki emperyal sütunun bir barbarlık anıtı, kaba kuvvet ve sahte şöhret sembolü, militarizmin onaylanması, uluslararası hukukun çiğnenmesi, yenenlerin yenilenlere devamlı hakareti, Fransız Cumhuriyeti’nin üç büyük ilkesinden kardeşliğe sürekli bir suikast olduğunu göz önünde bulundurarak şu kararı almıştır: Vendôme Meydanı’ndaki sütun yıkılacaktır!”.(11) Karar 16 Mayıs’ta yerine getiriliyor, sütun yıkılıyor ve dört gün sonra da Versay ordusu saldırıya geçiyordu.
Kanlı operasyon sekiz gün sürdü ve 28 Mayıs 1871’de, Père Lachaise mezarlığına sığınan 147 Komüncünün de kurşuna dizilmesiyle son buldu.(12)
Devrim bastırılmıştı; fakat kin ve nefret dalgası yine de devam etti. Bu kez de Komüncülere ve Komün’ü destekleyen I. Enternasyonal’e korkunç bir iftira ve karalama kampanyası başlamıştı. Ve bu saldırıda en çok işlenen temalar da iki generalin öldürülmesi ve tümü Komüncülere mal edilen yangınlar oldu.(13) Sözde, askeri mahkemeler bu nedenle suçluları yargılamış ve cezalandırmıştı!
Oysa gerçekler çok farklıydı. Cinayet ve yargısız infazlar bir yana, kurulan yirmi dört mahkemede yargılananların çoğu da, kendilerini savunma fırsatını bile bulamadan ağır cezalara çarptırılmış, ya da giyotine yollanmıştı. Zaten birçok devrimci bu mahkemelerde kendilerini savunmaya bile tenezzül etmediler ve giyotine ya da zindana başları dik olarak gittiler.

Place Blanche Barikatı’nı tasvir eden bir resim
Paris emekçileri yetmiş iki gün (18 Mart-28 Mayıs 1871) süren kavgalarında toprak ve sermaye hegemonyasına karşı sınıfsız bir toplum kurma çabası içindeydiler. Mevcut sistem, 1848 devriminden sonra kendisine “sosyal devlet”, “parlamenter cumhuriyet” gibi adlar vermiş olsa da, aslında azınlığın çoğunluğa, varsılların yoksullara diktasından başka bir şey değildi. Komüncüler 18 Mart’ta böyle bir aygıtı ele geçirdiler ve yapmak istedikleri şey de devletin bazı organlarını yok etmek, bazılarını da tüm vatandaşlara hizmet edebilecek şekle dönüştürmekti. Bu bağlamda ilk kararları da devamlı orduyu lağvetmek olmuştu; çünkü silahlanmış halk zaten savunma işlevini üstlenmiş bulunuyordu. Aynı şekilde, emniyet ve yargı elemanları da dâhil, diğer tüm devlet memurlarının yetkileri ellerinden alındı ve Komün yönetimine devredildi.
Devletin baskıcı organları için yapılan operasyon, ideolojik aygıtları için de yinelendi ve devletle kilise birbirinden radikal bir şekilde ayrılarak, rahipler sivil statüye sokuldu. Emekçi devletinde din yasaklanmıyordu; fakat artık din adamları, yaşamlarını, İsa’nın havarileri gibi sadece inançlıların bağışlarıyla sağlamak zorundaydılar. Aynı anlayışla tüm eğitim kurumları da herkese açık ve parasız statüye getirildi ve böylece bilim de sınıf hegemonyasının ördüğü zincirlerden kurtulmuş olacaktı. Halk yönetimi aynı zamanda ucuz yönetim olmalıydı ve bu yüzden memur maaşları da vasıflı bir işçi ücreti düzeyinde eşitlendi.
Bu nitelikleriyle Komün yönetimi işçi enternasyonalizminin de temsilcisiydi ve devrime katılan herkes, milliyetine bakılmadan, her göreve gelebiliyordu. Bu anlayış içinde Çalışma Bakanlığı bir Alman işçisine teslim edildi; Paris savunmasının başına da “Polonya’nın kahraman çocukları” yerleştirildi.(14)

Louise Michel
Paris Komünü’nün bugün için en anlamlı yönlerinden biri de kadınların devrimde oynadıkları roldü.(15) Gerçekten de sözde geleneğin, ailenin ve mülkiyetin bekçisi kadınlar, kocalarının peşinde Versay yolunu tutarken, “Antikite kadınlarını anımsatan sadık, asil ve kahraman Parisli kadınlar” (Marx), hiç tereddüt etmeden Komün’e katılmışlardı. Komün’ün canlı tarihini yazan Lissagaray’ın ifadesiyle, “emeği paylaştığı gibi, ölümü de paylaşmak”(16) istiyorlardı ve devrim öncülerinden Louise Michel de, anılarında, Komüncü kadınların “bir şeyin mümkün olup olmadığını değil, yararlı olup olmadığını” sorduklarını ve “yararlıysa derhal harekete geçtiklerini” anlattı.(17) Kendisi tutuklanınca da, askeri hakimlere, “Kendimi savunmak istemiyorum!” diye haykırmış ve şunları eklemişti: “Kimsenin beni savunmasını istemiyorum; tüm devrime katıldım ve bütün yaptıklarımın sorumluluğunu kabul ettiğimi ilan ediyorum. Beni generallerin infazına katılmakla mı suçluyorsunuz? Buna ‘evet’ diye yanıt vereceğim; onlar Montmartre’de halkın üstüne ateş ettirmek istedikleri zaman, ben de böyle bir emir verenler üzerine ateş emri vermekte tereddüt etmezdim. Paris yangınına gelince, evet, ona da katıldım. Versay işgalcilerine karşı alevden bir duvar örmek istiyordum.”(18)
Aslında işgalcilere “duvar örmek” tüm Komüncülerin hedefiydi, fakat öremediler. Prusya ordusu on lara karşı daha güçlü bir duvar örmüştü ve onu aşıp da mesajlarını tüm Fransa’ya duyuramadılar. Oysa ayaklanırken hesapları buydu. “Paris Komünü ile taşra arasındaki üç aylık bir serbest iletişim, genel bir köylü ayaklanmasına yol açabilir, küçük burjuvaziyi de yanına alan Paris emekçileri devrimi tüm Fransa’ya yayabilirdi.”(19) Üstelik hareketin enternasyonalist karakteri ve I. Enternasyonal’in mevcudiyeti onlara sadece moral destek sağlamakla kalmıyor, kadrolarını genişleterek maddi güç de katıyordu. Kaldı ki Komün yönetimi bu gücü daha da artırmak için Merkez Bankası fonlarına el koyabilirdi.(20) Louise Michel de eserinde Banka’da bulunan 3,5 milyar franklık “hazine”ye işaret etmiş ve “artık Komün karşıtları da itiraf ediyor ki, Komün, herkese ait olan bu hazineye genel dava için el koysaydı, zafere ulaşacaktı” demişti.(21)

Paris Komünü’nün son haftasından bir sahne

Vendome Meydanı’nda Napolyon anıtı yıkılmış halde

Père Lachaise mezarlığında Komün anısına plaket
Komüncüler askeri zafere ulaşamadılar; fakat davaları uğruna kahramanca çarpışarak öldüler. Oysa 150 yıl önce savundukları ve hayata geçirmeye çalıştıkları ilkelere bakılırsa, aslında zaferin onlardan yana olduğu bugün rahatlıkla söylenebilir. Nitekim bu 150 yıl içinde Paris Komünü ile ilgili zengin bir yazın doğmuş; Komün kahramanları hakkında şiirler (V. Hugo), romanlar (E. Zola, J. Vautrin, U. Eco), tiyatro eserleri (B. Brecht vb.) yazılmış; şarkılar bestelenmiş; sözlükler düzenlenmiş ve sayısız araştırma yapılmıştır.(22)
Ne var ki bu arada Komüncülere karşı kin ve nefret duyguları da bir türlü dinmedi. Çok farklı bir konjonktürde de olsa, 150 yıl önce Fransa’yı ikiye bölen sınıf kavgası bugün de devam ediyor ve Fransa, günümüzde, iki yüz yıl önce esarette ölen I. Napolyon’un (1821) yasını tutarken, 150 yıl önce katledilen Komüncüleri hatırlamak bile istemeyen bir başkan tarafından yönetiliyor.(23) Yine bugünlerde, Fransa’da, Sağ cephe, Komün’ü ağır sıfatlarla anar ve bir takım emekli generaller iç savaştan söz eden “bildiri”ler yayınlarken, emekçi temsilcileri de Komüncülerin anısına sahip çıkıyor ve Komün’ün bugün de “muktedirlere dehşet saçan” cürmünün (!) “Frensiz bir kâr arayışına dayanan bir toplum yerine, herkesi mutlu kılacak bir toplum yaratma girişimi!” olduğunu hatırlatıyorlar: “Din ve devlet ayrımı; herkes için laik ve parasız eğitim; boş mesken ve üretim atölyelerinin halk hizmetine tahsisi; kiraların dondurulması; işçilere kooperatif kurma, yabancılara vatandaşlık hakkı; giyotinin yakılması; kadınlarla erkekler arasında ücret eşitliği sağlama girişimi vb.”(24) İşte Komün’ün, Fransa’yı çok aşan bir coğrafyada, egemenlere bugünlerde de korku salacak, fakat uğruna savaşmaya da değecek bazı edimleri 150. yıl dönümünde, Komün’ün kimler tarafından özlem ve saygıyla anılacağını da anlatıyorlar!
Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Toplumsal Tarih Dergisi'nin 331. sayısından 150. yıldönümünde Paris Komünü ve "Osmanlı Basınında Yüz Yıl Önce Bu Ay"
11 Kas 2022

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR


