Duygu Kocabaylıoğlu

Sevdiğimiz isimlere “içinde yaşamak istedikleri film ya da diziyi” sormaya devam ediyoruz. 19. konuğumuz , seçtiği filmse Paris’te Gece Yarısı / Midnight in Paris (2011).
Hem global hem bireysel ölçekte kendisiyle mücadele ettiğimiz yaşam o kadar zor ve meşakkatli ki içinde yaşamak istediğim film, hikâye anlatmanın da büyüsüne sığınarak Woody Allen'ın Midnight in Paris filmi olurdu, demek istiyorum. Bu sorunun insanlığımızın sürekli sınandığı 2021 yazında gelmiş olmasının da böylesine bir cevapta elbette payı var. Paris'te Gece Yarısı cevabı okuyucular için tam bir kaçış tüneli gibi gelebilir; öte yandan henüz açılış sahnelerinden itibaren Paris’in etkileyici manzaraları arasına serpiştirilmiş günlük hayat kareleri tam bir “reklamcı” aldatmacası değilse nedir! Söz konusu Woody Allen olunca bu illüzyonlara da şaşırmak gerek. Hele ki böyle büyülü bir filmde! Gil, şehrin sokaklarını iç sıkıntısıyla arşınlamaya başladığında, sanki gizli bir geçitle 1920’lerin Paris’ine geçiş yapar. Boyutlar ve zamanlar arası bir kapıdan mı geçmiştir yoksa hepsi onun zihninin ürünü müdür? Film seyirciyi bu ince çizgide öyle güzel tutar ki cevabı bilseniz de asla öğrenmek istemezsiniz. Hele Adriana ile tanıştıktan sonra Gil tam anlamıyla ‘level’ atlar. Paris sokaklarında yürürken, her biri incelikle, neredeyse bir sanat eseri gibi kurgulanmış sahneler arasında gezinir bu çekici kadınla. İşte bu tam da karakterlerin kendi hayatlarındaki tıkanıklığı çözmek için kullandıkları bir yöntem değil midir?
Paris'i bir Van Gogh tablosu gibi yaşamak ve köşe başında bir barda Hemingway, Fitzgerald ya da T.S. Eliot ile karşılaşabilme ihtimali için bile bu filmin içinde olmak isterdim. Ne de olsa serde edebiyatçılık var. Eh tabii bir de o göz boyayan çılgın Paris geceleri, şampanyanın su gibi aktığı partiler… Hem 1920'den bakınca bir asır sonrası için insanların, entelektüellerin kurdukları hayalleri kendi ağızlarından dinleme şansım olurdu belki de!
İLGİLİ BAŞLIKLAR



