Ömer Sinir; Feyyaz Yiğit

Son dönemin fenomen dizisi Gibi, komedi yönetmenliği açısından incelemeye değer bir eser. Henüz ilk işini gerçekleştiren 'in hiçbir fiziksel aksiyona dayanmayan, reaksiyon odaklı, tamamen uzun diyalog ve monologlar üzerine kurulu meşakkatli mizahını kusursuzca tamamlayan bir yönetmenlik sergileyerek, dikkat çekici bir başlangıca imza attı. Gibi’nin merkezinde, kökleri Laurel ile Hardy'e kadar dayanan, birbirinin tamamen zıttı iki karakterin çatışması yer alıyor. Bu karakterlerden birinin, İlkkan'ın rolü, komedi üretmek değil, üstünden komedi üretilen kişi olmak. Bütün komedi yükü Yılmaz'ın/Feyyaz'ın üzerinde, her şey kendisine endeksli, bütün öykü onun repliklerine, tepkilerine göre ayarlanıyor. Bu noktada Gibi’deki yönetmenin asli görevi de Feyyaz Yiğit gibi oyun kurucu olmak değil, oyuna iştirak etmek, bir nevi kameralı İlkkan olmak. Ömer Sinir de bu görevi kusursuz yapıyor.
Komedi yönetmenliğinde temel unsurlardan biri zamanlamadır. Kameranın oyunculara mesafesi ve mekân içindeki konumu da o zamanlamanın anahtarı. Aksiyon içermeyen, karşılıklı diyaloglara, tek taraflı uzun monologlara dayalı Gibi tarzında bir öykü için, mizahın kendisi kadar, yönetmenin tercihleri de büyük önem arz ediyor. Sinir, upuzun bölümler boyunca, hiç rol çalmadan, göze hoş gelen, daha sinematik kadrajların, kamera hareketlerinin peşine düşmeden bütün oyunu Feyyaz'ın taşı gediğine oturttuğu repliğine göre ayarlıyor. (Bir istisnayı teşkil eden yeni sezonun ikinci bölümü Kuki hariç, dizide karşılaştığımız "sinemasal" her an -ki sadece hikâyede bir değeri olmayan, amaçsız mola anlarında rastlıyoruz- kendi kendisinin parodisinden ibaret.) Kalabalık sahnelerde karakterlerden çok fazla uzaklaşmayan genel planlar ile ikili ve üçlü diyaloglarda keskin olmayan yakın planlar tercih eden ve bu ikisi arasında harika bir denge kuran Sinir, “fon” kullanımı noktasında da hayranlık verici bir iş ortaya çıkartıyor.
Gibi, zamansız, mekânsız bir sanal evrende geçiyor. Dizide kurulan dünyanın reel, pratik bir karşılığı yok. Karşımıza çıkan her karakter, adeta birer Twitter kullanıcısı, dizi boyunca da sanki Timeline'da dönen atışmalar izliyoruz. Birçok bölümde toplumsal mesaj veriliyor ama Twitter'da çoğu zaman denk geldiğimiz suni ve teorik tartışmaların bir kopyasından ibaretler. Vücutçu Yalvaç'taki mahalle baskısı, Vatka ve Nü Model’deki özgürlük çizgisi, Kokariç'teki başkalarının yanlışlarıyla dalga geçilmesi gibi temalar, gerçek mahallemizde değil, sanal mahallemizde yaşadığımız farazi tartışmaların uzantısı. Olaylara dahil olan kişilerin tavrı ve konuşma şekli de Twitter’daki bir tartışmaya dışarıdan dahil olan kullanıcıların tavrını andırıyor. Yılmaz ve İlkkan'ın birbirleriyle ve dizi evrenindeki diğer karakterlerle arasındaki hukuk da yine Twitter'da takipçilerle kurulan hukuka benziyor: Çoğu zaman yüksek sesli, keskin ve eyvallahı olmayan, gerçek dünyada kurulması mümkün olmayan bir ilişki biçimi. Bu nedenle bütün diziyi Twitter'ın beyaz fonlu akışına taşımak mümkün. Sinir de dizideki gerçek mekanlara, Twitter'ın beyaz arka planı muamelesi yaparak sadece fon işlevi gören bir gerçek dünya yaratıyor: Dizide dairelerin, apartmanların ve semtin herhangi bir ayırt edici özelliği yok; akılda kalan, easter egg işlevi gören bir nesne, obje içermiyorlar. Hepsi sadece birer fon. 8-10 saat boyunca boş fona maruz bırakmanın veya o fonu, çiçekli böcekli bir wallpaper'la doldurmanın, izleyiciyi eşit derecede yoran ve hikâyeyi ana amacından uzaklaştıran tercih olacağının bilincindeki Sinir, kamerayı karakterlere yaklaştırarak, çerçeveyi daraltarak fonu gizleme yöntemine gidiyor, üstelik hiçbir boşluk hissi yaratmadan. Bu yöntem kâğıt üstünde en ideal tercih gibi görünebilir fakat tatbik etmesi zor çünkü yönetmenin kendinden ödün vermesi ve bizzat kendi alanını daraltması gerekiyor. Sinir genç biri ve Gibi de ilk işi, tam da bu nedenle “seçilmiş” de olabilir ama yönetmenin kariyerinden bağımsız olarak, altından kalkması zor iş. Evet, Gibi baştan sona bir Yiğit dizisi (Aziz Kedi’yi anmak için sanırım iyi bir an), onun şovu ama böyle bir yönetmenlik (benzer şekilde kendinden ödün veren görüntü yönetimi ve kurgu) olmasa, sonuç farklı olabilirmiş.
Normal şartlarda, bu saydıklarımız, bir sinema filminde eksi hanesine yazılacakken burada artı değer yaratıyor, ki Yiğit’in yer aldığı ve onun mizahının şekil verdiği Ölümlü Dünya'yı, Cinayet Süsü'nü kötü kılan unsurlar da bunlardı. Nihayet, sinemaya hiç uymayan Yiğit mizahı, dijital platformlar sayesinde kendi alanını ve formunu bulmuş durumda. Gibi, ileride parmakla gösterilen bir ilk örneğe, şimdiden oluşturduğu hayran kitlesini sürekli büyüten bir kült esere dönüşecektir lakin Sinir’in, ülkemizde emsaline pek rastlanmayan üstün başarısı olmasa, mizahın güzelliği on par’ etmeyebilirmiş.
İLGİLİ BAŞLIKLAR



