Bir yarasa, geceleri avlanıyor, pelerin takıp siyahlara bürünüyor, binaların arasında uçuşuyor hem karşısındakilere hem yanındakilere korku salıyor, arkasını toplayan, o yokken evini koruyan bir yardımcısı var… Bu tarifin -bugün- bizi götürdüğü iki yer var, biri Batman, diğeri de Batman’in bir türlü adı konmayan öncüsü, esin kaynağı Dracula.Matt Reeves’in istisnai birkaç sahnesi hariç tamamı gece geçen, kahramanını malikaneden çıkartıp şehre hâkim yüksek bir şatoya, Wayne Tower’a yerleştiren, Dracula gibi üstündeki lanetle anan The Batman’i, bu iki kaynağı, Batman ile Dracula’yı birleştirme peşinde.1939 yılında arz-ı endam eden Batman’in tek öncülü elbette Dracula değil, kendisine yön veren, model olan birçok figür var. O modellerden biri, yine Dracula gibi, Batman’in sinema yolculuğunda unutulmuş durumda

Bir yarasa, geceleri avlanıyor, pelerin takıp siyahlara bürünüyor, binaların arasında uçuşuyor hem karşısındakilere hem yanındakilere korku salıyor, arkasını toplayan, o yokken evini koruyan bir yardımcısı var… Bu tarifin -bugün- bizi götürdüğü iki yer var, biri Batman, diğeri de Batman’in bir türlü adı konmayan öncüsü, esin kaynağı Dracula.

Matt Reeves’in istisnai birkaç sahnesi hariç tamamı gece geçen, kahramanını malikaneden çıkartıp şehre hâkim yüksek bir şatoya, Wayne Tower’a yerleştiren, Dracula gibi üstündeki lanetle anan The Batman’i, bu iki kaynağı, Batman ile Dracula’yı birleştirme peşinde.

1939 yılında arz-ı endam eden Batman’in tek öncülü elbette Dracula değil, kendisine yön veren, model olan birçok figür var. O modellerden biri, yine Dracula gibi, Batman’in sinema yolculuğunda unutulmuş durumda: Dedektifler. Hiçbir insanüstü güce sahip olmayan Batman’in, uçan, gözlerinden ışın çıkartan, vücudu kendi kendini yenileyen ya da ışık hızında hareket eden diğer süper kahramanlara kafa tutmasını sağlayan esas özelliği, analitik düşünme becerisi. Batman, aslında, süper kahramanların Sherlock Holmes’üdür. (Bu ifade birazdan kendi kendini yalanlayacak)

Birinci Dünya Savaşı sonrasında popülerleşen, 1930'lu yıllarda Agatha Christie’nin öncülüğünde Altın Çağ’ını yaşayan ve kendi dönemlerinin süper kahramanları olarak addedebileceğimiz dedektifler, dış dünyadan soyutlanmış malikanelerde, dağ evlerinde, lüks otellerde; milyonerler, soylular, elitler arasında takılıp şiddete, cinselliğe, argoya başvurmadan çeşitli gizemleri, olayları çözdüler. Aynı dönemde, Büyük Buhran zamanı popülerleşen ve İkinci Dünya Savaşı esnasında iyice yükselişe geçen bir akım daha vardı: Hard-boiled polisiye. Dashiell Hammett, Raymond Chandler ve Mickey Spillane’nin başını çektiği bu akım, mevcut polisiye anlayışına -Cozy- karşı çıkan, dedektifleri malikanelerden alıp ücra kasabaların bodrumdan bozma barlarına, şehrin en kirli sokaklarına götüren ve emsallerinin kaçındığı kaba şiddet, cinayet ve cinselliği bolca kullanan ucuz romanlardı. İşte Kara Şövalye de yolculuğuna, Dashiell Hammett’in kahramanımızla yaşıt Philip Marlowe’u ve Raymond Chandler’ın çoktan sinemaya transfer Sam Spade’i gibi dedektiflerin yükseldiği bir dönemde başladı. İlk sayılardaki Batman, bugünkü “steril” halinden epey uzak, bir hard-boiled dedektifi gibi sokaklarda serserilerle dövüşen, cinayet işleyen, argo konuşan bir kahramandı. (İlk öyküsü The Case of the Chemical Syndicate’te, asit variline attığı suçlunun arkasından kurduğu “Onun gibilere uygun bir son” cümlesi, yeterli bir özet sayılabilir) Batman, bugünkü “kusursuz” halini, uzun yolculuğu boyunca yontula yontula aldı. Batman’i ana akım sinema sahnesine çıkartan Tim Burton veya kendisini zirveye yerleştiren Christopher Nolan, kahramanın hep o kusursuz halini baz alarak hareket ettiler. Reeves ise emsallerinin tam tersi yönünde ilerleyerek, Dracula’da olduğu gibi en başa, Batman’in bir hard-boiled dedektifi olduğu günlere dönüyor. Şimdi o ifadeyi yanlışlayabiliriz: Batman, süper kahramanların Sam Spade’i, Philip Marlowe’udur.

Sinemada Marvel’ın kurallarını koyup sınırlarını çizdiği bir süper kahraman anlatı kalıbı var. İzleyiciyi ve sektörü şekillendiren, sürekli el büyüten bu kalıbın sınırları oldukça esnek olsa da çizgiyi aşmaya çalışan birileri kolay kolay çıkmıyor. Evet, DC’nin sinemadaki temel gayesi o sınırları eğip bükmek, bir anti-Marvel dil oluşturmak ama bunu el yükseltmeden, ufak değişikliklerle gerçekleştirmek gibi tuhaf bir yol izledikleri için dişe dokunur bir başarı elde edemediler. Diğer DC yönetmenlerinin aksine Reeves’in amacı ise o kalıbı eğip bükmek değil, paramparça etmek. The Batman, bir süper kahraman filmi değil, bir film noir, bir hard-boiled polisiye filmi. Ne Nolan’ın Batman’ini ne de Marvel’in Sinematik Evreni’ni referans alıyor; tek akrabası, türdeşi Hollywood altın çağının kara filmleri. The Batman için, The Night of the Hunter’ın (1955) ışık ve gölge oyunları, Touch of Evil’ın (1958) iyilerle kötülerin birbirine karıştığı sınır kasabası (Colin Farrell’ın Penguin’ini her gördüğümde aklıma sadece Orson Welles’in Hank Quinlan’ı geldi) veya 1930-40'lardaki Sam Spade maceraları, son 20 yirmi yılda karşımıza çıkan bütün süper kahraman anlatılarından -biri hariç- daha büyük referans ve esin kaynağı: Robert Pattinson’ın hayat verdiği Batman’i, The Maltese Falcon (1941) veya The Big Sleep’e (1946), oradaki Humphrey Bogart’ı da The Batman’e koysak, muhtemelen, her iki taraf için de pek bir şey değişmez. Bugüne kadar izlediğimiz Batman’ler, Sherlock Holmes veya Hercules Poirot gibi asil ve yenilmezken, Reeves’in Batman’i, dayak yiyen, ipleri elinden kaçıran, öfkesine veya arzusuna yenilen bir kahraman artık, tıpkı Marlowe ve Spade gibi.

Reeves’e cesaret veren, yolu açan ve hikâyesine temel oluşturan eser ise, şerh düştüğümüz o istisna, Todd Philips’in Joker’i (2019). Batman’in ezeli düşmanı Joker, The Batman’de karşımıza çıkan politik ve sınıfsal çerçeveyi çizmenin yanında, her daim Gotham’ın aziz babası olarak resmedilen Thomas Wayne’i de o kutsal konumundan alaşağı ederek, rakibini bizzat kendi babası üzerinden ahlaki bir sınava, kökleriyle yüzleşmeye davet ediyordu. (Scorsese’nin The Irishman’de, Amerikan siyasetinin beyaz atlı prensi JFK’in o imajını kazıyıp mafyatik bağlarını ortaya dökmesi ile Joker’in/The Batman’in kendi zümresini önceleyen, mafyayla dirsek temasında bir Thomas Wayne portresi sunması aşağı yukarı aynı yere denk düşüyor) Scorsese’nin New York filmleri gibi gerçekçi bir Gotham portresi çizen Phillips’in Joker’i ile kara filmleri referans alan Reeves’in The Batman’i, nasıl ki diğer süper kahraman filmlerinden hem biçim hem metin olarak ayrılıyorsa, bir elmanın iki yarısı gibi de birbirini tamamlıyorlar. Ve Sam Spade ile Philip Marlowe, altın çağ dedektiflerine ne yaptıysa, Joker ile The Batman, modern süper kahraman filmlerine aynısını yapıyor. (Riddler’ın baş kötü olduğu filmde bile sadece Joker’den bahsedilmesi, Batman kötülerinin makus kaderi olsa gerek)

The Batman, içeriğinin yanında biçimsel olarak da kara filmleri referans alıyor. Net bir görüş vermek yerine manzaranın sadece küçük bir parçasını sunan, kara film estetiğinden beslenen, olağanüstü bir görsel dünyası var. The Batman, her şeyden önce bir atmosfer filmi, hikâye anlatmak kadar görsel dünya kurmak istiyor, hatta Reeves’in bir tercih hakkı olsa, kesinlikle ikincisini seçermiş. Lakin bu ikilikte cevaplanması gereken bir soru var: Her ne kadar çok güçlü bir politik altyapısı olsa da eldeki hikâye, ancak üç saatte anlatılabileceği için mi, yoksa Reeves, görsel dünyayı kurmakla “kafayı bozduğu” için mi bu kadar uzun sürüyor? Cevap maalesef yine ikincisi. The Batman, büyük çoğunluğu gece geçen, karanlık, yavaş akan bir eser ve kara filmleri biçimsel açıdan referans alırken, basit bir gerçeği es geçiyor: Bütün iyi kara filmler, kısadır. (İstisnalar var, elbette) Bunun da yine basit bir sebebi var, çünkü kara film estetiği yorucudur. Ki izleyicinin ilgisini ayakta tutmak ve senaryo matematiğini ayarlamak da süre uzadıkça güçleşir. The Batman’in temel sorunu burada yatıyor, aslında kompakt şekilde anlatılabilecek, basit bir hikâyesi var ama Reeves, atmosferi uğruna hikâyeyi sürekli genleştiriyor ve bir yerden sonra izleyiciyi kaybetme noktasına geliyor. Gişeyi ikincil plana atan, riskli ve cesur bir tercih, elbette, ama filmin gelişme bölümünde yaşadığı tempo sorunlarına ve finale giden yolda hikâyenin yönünü kaybetmesine bakarak o kadar da doğru bir tercih olmadığını söylemek mümkün.

The Batman, bir film noir, hard-boiled polisiye veya Dracula hikâyesi olmanın yanında bir “coming of age” filmi, Joker’in başlattığı meydan okumaya cevap veren, Bruce’un bitmeyen baba travmasını, devraldığı mirası/laneti nihayete erdiren, güçlü ve zengin bir büyüme öyküsü. Hem Batman külliyatı hem süper kahraman anlatıları için çok kıymetli açılımlar getiriyor ve elde edeceği gişeye/eleştirel başarıya göre tıkanan süper kahraman filmlerine yeni bir soluk bile getirebilir. Birkaç yılda bir yeni bir Batman, yeni bir oyuncu, yeni bir yönetmen karşımıza çıkıyor ama Kara Şövalye’nin söyleyecek çok sözü var. Kendisiyle, kökleriyle hesaplaşması bittiğine göre, sıra artık tekrar kötülere gelecek.

NEREDE YAYIMLANDI?

Bu Hafta Ne İzlesem?Bu Hafta Ne İzlesem?

BÜLTEN SAYISI

Gotham’ın Dracula’sı ya da Philip Marlowe’u: The Batman

🦇 The Batman filmi üzerine detaylı bir inceleme.

08 Mar 2022

Gotham’ın Dracula’sı ya da Philip Marlowe’u: The Batman

İLGİLİ OKUMALAR