İstisnai Millet, İcat Edilmiş Gelenek

Yazı: Selim Rumi Civralı
Kraliçe Victoria’nın saltanatı sırasında, eski gemeinschaft ilişkileri zayıflarken İngiliz parlamenterler kraliyet ritüellerinin sembollerinde daha önce kullanılmayan bakir bir “bağ” keşfettiler: İcat edilmiş gelenek. Bu, törensel ve sembolik nitelik taşıyan ve açık veya örtülü olarak kabul edilmiş kuralları olan bir alışkanlıktı. Belirli değerleri, davranış normlarını tekerrür ve telkin eden, böylelikle geçmişle bugün arasında bir köprü oluşturarak süreklilik hissi yaratan bir uygulama.
Eric Hobsbawm’a göre son iki yüzyılda hem “geleneksel” hem de “modern” toplumlarda çok sayıda gelenek icat edilmişti.(1) Örneğin gayda on sekizinci yüzyıldan kalmaydı, geleneksel İskoç eteği bir İngiliz tekstilcinin icadıydı ve asıl niyet dağlı İskoçları fabrikalara getirmekti. Aynı şekilde Galler’in ulusal kıyafeti bir İngiliz tarafından tasarlanmış; ülkenin 17. yüzyılın sonlarındaki “korkunç, kasvetli” dağları 1800’lerde “Prensliğin romantik tepelerine” dönüştürülmüştü. İngiliz halkı, o dönemlerde icat edilen “bin yıllık geleneğin” tüm şatafat ve ihtişamını “ilkel bir sihir, içi boş bir sahtekarlık” olarak görüyordu. Filleri ve mahiyetiyle çevrili, ipekli kıyafetlerine kraliyet armaları işlenmiş, altın kurdeleli madalyonlarla bezeli “feodal” Hint hiyerarşisi Kraliçe Victoria’nın dizaynıydı. Asante’nin ipek dokumaları, Benin’in pirinç dökümü heykelcikleri ve Angola’nın fildişi oymaları sömürgeci efendileri için üretilmişti. Hammaddeleri bile Avrupa ithalatıydı. Yine de hepsi, zamanın geçişiyle kutsandı.
Tamamen uydurma olmalarına rağmen, bu gelenekler, önemli ideolojik işlevleri yerine getirebilmek için kültürel imajları, idealleri, özlemleri ve “gerçek” bir geçmişin kırıntılarını taşırlar. Daha güçlü bir toplumun siyasî ve kültürel yörüngesine çekilen topluluklara bir kimlik duygusu verirler. Hızlı değişim geçiren, birlik ve düzenin son derece önemli olduğu toplumlar için “uyarlanabilir” stratejilerdir.

İngiliz Aslanını Başbakan William E. Gladstone’u kaçırırken gösteren bir illüstrasyon. “Too Weak To Fight - Too Old To Run” Friecdrich Graetz Puck Magazine, 1882, Library of Congress

Ulysses S. Grant’in suretini taşıyan altın buzağının etrafında dans eden Cumhuriyetçiler. “The Worship of the Golden Calf” Joseph F. Keppler, Puck Magazine, 1880, Library of Congress
Hobsbawm, bu “gelenekleri” anıtlarda, siyasî ritüellerde, ikonlarda ve hepsinden önemlisi sporda bulur. The Invented of Tradition’da bahsedilmese de 19. yüzyıl, Amerikan siyasî vizyonlarının yarattığı sivil ve ırkçı milliyetçiliği kapsayan istisnai ve atletik “ideoloji”, geleneğin icadını inceleyenler için büyüleyici potansiyeller taşır. ABD’de sivil milliyetçilik kavramı, etnik kökenine bakılmaksızın herkes için sosyal eşitlik ve ekonomik fırsatlar sunan renkli bir tablodur. Irkçı milliyetçilik ise beyaz-Anglosakson-Protestanların dışında kalanların ait olmadıkları, asla kabul edilmeyecekleri siyah-beyaz Amerika’nın fotoğrafıdır.(2) Eşzamanlı olarak benimsenen ve Amerikan ulusunu şekillendiren bu “ikili fenomenin” iki çehresi vardır: Beyzbol ve Amerikan futbolu. Bu çalışmanın amacı “Amerikalı olma duygusu” aşılayan bu kitlesel ve orta sınıf sporların, Amerikan “ideolojisinin” oluşumunda oynadığı rolleri araştırmak ve böylelikle “geleneğin icadı” kavramının uygulanabileceği yeni bir araştırma alanı açmaktır.

Beyzbolun ilk oynandığı yer olarak kabul edilen Elysian Fields’ı tasvir eden bir litograf Currier & Ives, National Baseball Hall of Fame and Museum, 1866
Beyzbol
Modern beyzbol, 19. yüzyılın başında Amerikan şehirlerindeki işçi sınıfı çocuklarının oynadığı rounders’tan evrimleşmişti. Ancak oyunun 15. yüzyıla kadar uzanan İngiliz kökleri (Jane Austen, 1817’de yayınlanan romanı Northanger Abbey’de beyzboldan bahseder(3)) bağımsızlıklarını kazanmak ve korumak için imparatorluğa karşı iki savaş veren Amerikalıların millî kimlik tasavvuruna uymuyordu. ABD kendi dili, edebiyatı, müziği, sanatıyla bir kimlik yaratma arayışına girmiş yeni bir devletti. Britanya’dan aktarılmamış çok az kültürel kazanımı vardı. Amerikan toplumunda egemen olan İngiliz zevkleriydi ve ne Amerind ne de göçmen kültür, ana akım alışkanlıklar üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Bir göçmen ülkesi olarak Amerika kendi ulusal kimliğini bulmak zorundaydı ve Amerikalılar, kendi sömürgelerini ellerinde tutmaya çalışırken “anavatan” Büyük Britanya’dan kurtulmak için benlik imajları ve kavramları da inşa etmeliydiler. Kriketin Amerika’da gelişmemesinin sebebi bu kimlik sendromuydu. Kriketle karşılaştırıldığında, beyzbol gelişiminin çok daha erken aşamalarında Amerika’ya gelmişti, asimile edilemeyecek kadar kurumsal değildi. Kriket ise maskülen oyun geleneğinden yoksun bir topluma göre fazla gelişmişti.(4)

Başkan adaylarını (Abraham Lincoln, John Bell, Stephen Douglas ve John C. Breckinridge) beyzbol oynarken gösteren bir litograf
Beyzbolun gelişmesi, kölelik sorununun çözümüyle aynı zamana denk gelmişti. Kölelerin plantasyonlarda oynadıkları geleneksel oyunlarda kimse elenmiyordu. Bu kısmen hayatlarının belirsizliğini, kısmen de aralarından birinin rastgele satılarak “yok olacağı” gerçeğinden kaçışı yansıtıyordu.(5)
Esaretin gerçekliğinden kaçış, bir gün esaretin kendisinden kaçışı da getirebilirdi. Çiftlik sahipleri, kölelerin esarete uyum sağlamalarını istediler. Bunun kısa yolu olarak kölelere beyzbolu tanıttılar. Beyzbol köleliğin tutarsızlıklarına gözden kaldıran, köleye efendisinin iradesinden daha üstün bir yasa olmadığını belleten bir gelenekti.(6)
Amerikan İç Savaşı muhtemelen beyzbolun başına gelen en iyi şeydi. Askerler bu zaman sınırı olmayan, ağır tempolu oyunu, sadece can sıkıntısından kurtulmak için oynamıyorlardı. Özlemle hatırladıkları kırsal yaşamlarını hatırlatan bir “gurbet oyunu”ydu aynı zamanda. Doğasında geçmiş ve bugün arasında bağlantı kuran özel bir nostalji vardı. Farklı etnik kökenlerden ve göçmen gruplarından insanları bir araya getiren beyzbol, savaşla birlikte ülkenin her köşesine yayılmıştı. Hülasa beyzbol, ülke kardeş kavgasının acıları içindeyken vaftiz edildi.(7)
Savaş sonrası yıllarda başlayan büyük ölçekli sanayileşme, birçoğu asimile olmaya gönüllü ikinci nesil göçmenlerden oluşan bir kentli işçi sınıfı yaratmıştı. New York’ta gecekondu mahzenlerinde 100.000 kişi yaşıyordu; 12.000 kadın açlıktan ölmemek için fuhuş evlerinde çalışıyordu; Philadelphia’da zenginler berrak Schuylkill Nehri’nden, halkın büyük bölümü ise her gün 13 milyon galon lağımın aktığı Delaware’den su içiyordu.(8) Amerikan şehirlerinde sanayileşme, kirliliği, göçmen gettolarını ve yolsuzluğu doğururken, beyzbol küçük kasaba değerlerinin nefes aldığı eski güzel günlere dönüleceğine dair umudu ayakta tutuyordu.(9) Ancak zorlu endüstriyel dünyada hayatta kalmak için tamamen hazırlıksız, çelimsiz ve tembel bir neslin yetiştiğine dair kanı hâkimdi. Harper’s Monthly alarm zilini çaldı ve genç nesli lakayt, soluk tenli, dar göğüslü, çırpı bacaklı, cüce bir ırk olarak karikatürize etti.(10)
Hobsbawm, geleneğin icadının evrensel olduğunu, ancak sıklıkla toplumsal değişim dönemlerinde ortaya çıktığını ileri sürer.(11) “Gelenekler” kitle siyasetinin merkezi otoritelere toplumsal kontrol sorunları çıkardığı zamanlarda özellikle faydalıydı. İç savaş sonrası ABD’nin temel siyasî sorunu, (neredeyse yönetilemez bir akınla gelmiş) göçmen Amerikalı heterojen kitlenin nasıl asimile edileceğiydi. Beyzbol, göçmen işçi sınıfını fiziksel ve sosyal olarak “şekle sokmak”, Amerikalı “üretmek” için icat edilmiş bir gelenek makinesiydi. Fin-de-siècle Amerikan orta sınıfının temel özlemlerini ve dünya görüşlerini yansıtan “iyi” spor beyzbol, horoz dövüşü gibi “kötü” sporlardan ayrıldı. Amherst, Brown, Harvard, Williams ve Yale gibi elit okullar üniversiteler arası oyunlar başlattı. Tanınmış Protestan kiliseleri bodrumlarına bowling salonları inşa etmeye başladılar.12 Bu yeni etos öfkeli işçileri yatıştıracak, yabancıları Amerikanlaştıracak, sokakları suçtan temizleyecek ve radikalizm dalgasını durduracak sosyal istikrar stratejisiydi.
Endüstriyel kapitalizmden tekelci kapitalizme doğru yıkıcı geçişten kaynaklanan sınıf savaşının tehdidi altındaki Amerikan kimliğinin idealize edilmiş versiyonlarını (disiplin, hiyerarşi bilinci, bireycilik) üretmek için güçlü bir paradigma doğmuştu. Kültürel gösteri, ulusal eğlence olarak beyzbol, sınıf farklılıklarını belirsizleştiren ve ulusal birliği teşvik eden bir gelenek olarak icat edildi. Ondaki rekabet ruhu, işçilere “daha iyi” sınıflarla özdeşleşme arzusu yaratıyordu. Jacques Barzun’ın dediği gibi “Amerika’nın kalbini ve zihnini kazanmak isteyenler beyzbol öğrenmeli”ydi. Pastadan pay almanın bedeli asimilasyon ve sınıf uzlaşmasıydı.

“Uncle Sam’s lodging-house” Joseph F. Keppler, Puck Magazine, 1882, Library of Congress
İşletme sahipleri, ürünlerini tanıtmak için kulüplere sponsor oldular; böylece spor ticari boyut kazandı.13 Beyzbol, işçi sınıfından gelebilecek kitlesel demokrasi tehdidine karşı, rasyonelleştirilmiş endüstriyel hayat tarzına ve onun altında yatan değerlere geçişi güçlendiren ulusal bir geleneğe dönüştürüldü. ünvanla birlikte kardeşliği ve birliği yeniden hatırlatan bir üst yapı olarak yükseldi. 1880’lerde maçları nükte, hiciv, argo ve metaforlarla öyküleştiren yeni spor haberciliği tarzıyla Chicago beyzbol gazeteciliği bu mawkish mitosun inşasında pay sahibiydi.(14)
Hobsbawm, dünyada kitlesel siyasetin ortaya çıktığı 1870-1914 dönemini “icat edilen gelenekler çağı” olarak işaretler. Amerikan iç politikasında, dönemin ilerici “mucitleri”, beden politikasını kullanarak sos yal gerilimleri hafifletmeye çalıştılar. Beyzbol özellikle İngilizce konuşmayanlar üzerinde etkiliydi zira Amerikan kapitalist ekonomisinin temeli olan rekabeti öğretiyordu. Ayrıca, göçmenlerin Amerika’da gördükleri bazı çelişkili resimleri de düzeltmelerine yarıyordu. Savunma yaparken dokuz oyuncunun hepsinin uyum içinde olması gerekiyordu. Bu takım ruhu özellikle komünal toplumlardan gelenlerin aşina olduğu bir demokrasi dersi gibiydi. Hücum yaparken her oyuncunun tek başına vuruş yapması, serbest ekonomiyi ve bireyci Amerikan toplumunu yansıtıyordu.
Ulus coğrafi olarak büyüdükçe, ulusal birlik duygusunun yerini bölgesel bağlılıklara bırakabileceği endişesi artmıştı. Beyzbolun sivil ruhu kasabalar, şehirler ve bölgeler arasındaki bağları güçlendirdi ve ulusal değerlerin bileşenlerini karakterize eden bir kimliğe büründü. 1876’dan 1884’e kadar Ulusal Lig’de oynayanların % 41’i İrlandalı, % 20’si Cermen (Alman, Hollandalı, İskandinav) kökenliydi.(15) Federal hükümetin okulları ve çeşitli özel eğitim kuruluşları aracılığıyla Kızılderililer beyzbol oynama fırsatı buldular. Bu yatılı kurumlar, gençleri öz-kültürlerine yabancılaştırmak ve onlara Amerikan değerlerini öğretmek için kurulmuştu.(16)

Harvard ile McGill arasında 1874 yılında gerçekleşen futbol maçından bir fotoğraf The Franklin D. Roosevelt Foundation, Adams House
Beyzbol otoriteye saygı göstermeyi de öğretti. Kuralları katı ve netti. Hakeme (otoriteye) itirazın sonu oyundan atılmaktı. İşverenler beyzbolun içindeki bu tür hayat derslerini sevdiler, ayrıca bilet satışlarını artırabilecek oyuncuların ticari değerini de fark ettiler. Etnik kulüplere karşı kendi şirket takımlarını kurdular. Albert G. Spalding gibi popüler iş adamları, sporu pazarlanabilir bir meta olarak tanıtmaya başladı. Zengin hayırseverler, göçmen çocuklarının uyumlu çalışanlar olmayı öğrendikleri bu liglerin ana sponsorlarıydı. Endüstriyel liglerin temeli böylece atılmış oldu.
Bu arada, gazeteciler Amerikan ulusal eğlencesi olarak gördükleri şeye yabancı katılımın anlamını düşünürken yeni bir etnik stereotipleştirme ve sosyal teori geliştirdiler. Bu yazarlar, göçmenler hakkındaki eski görüşlerini değiştirmediler, ancak beyzbolun erdemlerini yabancıları Amerikan toplumuna entegre edecek “demokrasi parolası” olarak kutladılar ve Amerikan profiline dahil ettiler. Beyzbol, İç Savaşın anılarının silindikçe “kutsal” melodisi unutulan birlik duygusunun geri çağırılması, Amerikalıların ulusal miraslarını anlamak ve takdir etmek için bir araya geldiği toplanma noktasıydı.
Amerikan beyzbol geleneğinin icadı, bu dönemde icat edilen diğer birçok gelenek gibi, esas olarak orta ve üst sınıf bir çabaydı.(17) Amerikan sermayesinin çıkarlarını kolaylaştıran burjuva kültürel hegemonyasının sürekliliğini sağlama şekliydi. Adam Smith’in The Wealth of Nations’ta sporun “fanatik mezheplerin gücünü kontrol ettiğini, yabancılaşmayı bastırdığını” gözlemlediğini hatırladılar.(18) Sıhhatin, zenginliğin ve saadetin aslında bir tür “takım sporu” olduğunu anladılar. Beyzbol sadece bir eğlence, bir oyun değil, aynı zamanda gelişen modern toplumda zorunlu bir sosyal rol düzenleyicisi, değer aktarıcısıydı. Göçmenin kendini tehdit altında hissetmediği, kendini içtenlikle ifade edebildiği, destekleyici, geliştirici ve rahatlatıcı terapötik bir ortamdı. Sureta, “Amerikan rüyası”nın dayandığı demokrasi ve fırsat eşitliği ilkelerini yansıtan beyzbol ve Amerikanizm birbirlerine aitti.(19)
Modern Amerika’daki en çarpıcı gelişmelerden biri, kırsaldan kente göçtü. Beyzbol, sadece fiziksel olarak değil, metafiziksel anlamda da bu göç hareketine dahil oldu. Bir kır sporu olarak, farklı ve yeni yaşam deneyimlerinden yoksun göçmenler için bir aidiyet duygusu sağladı. Şehre yeni gelen Amerikalıya tanıdık gelen belki de ilk ve tek şeydi. Giderek heterojenleşen, ulusal kimliğin kesin doğasının tanımlanmasının zorlaştığı bir toplumda ikinci nesil göçmenlere Amerikalı olarak kabul ve kimlik verdi. Büyük Amerikan eritme potasının mikro kozmosuydu.

“Uncle Sam's Thanksgiving Dinner” G. F. Keller, San Francisco Wasp, Library of Congress, 1877
Her şeye rağmen ülkenin bu en popüler takım sporu, kendisini Amerikan geleneklerine bağlayabilecek bir yaratılış efsanesinden yoksundu. Beyzbolun rounders’tan evrimi, hürmet, tapınma ve vatanseverlik bahşetmiyordu. Ülkenin içinde kahramanların ve kutsal yerlerin olduğu yaratılış mitlerine ihtiyacı vardı. Bir destan yalnızca ABD’de ortaya çıkması halinde ulusal ruhta hak iddia edebilirdi.
Beyzbolun ABD’deki doğuşuyla ilgili efsane, 1889’da, dünya turundan dönen bir grup beyzbol oyuncusunu onurlandırmak için toplanılan New York’taki Delmonico’s Restaurant’ta icat edildi. Ziyafet sırasında, ayağa kalkan Abraham G. Mills beyzbolun “şüphe götürmeyecek şekilde Amerikan” olduğunu söyledi. Oradakiler Mills’in açıklamasını “No rounders! No rounders!” sloganlarıyla selamlandılar. New York Clipper’a göre, o gece beyzbolun İngiliz geni sonsuza dek bastırılmıştı.(20) Yine de bu yeterli değildi. Amerikalıların, kendilerini İngiliz kültürüne bağlayan “Gordion düğümü”nü kesmeleri gerekiyordu.
1907’de, beyzbolun kökenini açıklığa kavuşturmak için Mills’in liderliğinde yedi kişilik (aralarında iki senatör vardı) özel bir komite kuruldu. Üyeleri beyzbol ekipmanları satışından büyük kârlar elde eden spor malzemeleri patronu Albert G. Spalding belirlemişti. İlerleyen günlerde komisyon, Denverlı maden mühendisi Abner Graves’ten bir mektup aldı. Mektupta, 1839’da savaş gazisi Abner Doubleday’in Cooperstown’da bir terzi dükkanının arkasında oynanan misket oyununu yarıda kesip bir beyzbol sahası diyagramı çizdiği, oyunun kurallarını anlattığı ve oyuna “beyzbol” adını verdiği yazıyordu.
Komite sadece bu ikinci derece kanıta dayanarak (diğer kaynaklarla doğrulamadan) şu karara vardı: “Bugüne kadar elde edilen en iyi kanıtlara göre beyzbolun kökleri Amerika Birleşik Devletleri’ndedir. Oyunu ilk kez 1839’da, Cooperstown, New York’ta Abner Doubleday tasarlamıştır.”(21) Bu kararla, şair Walt Whitman’ın “Anayasamız kadar bize ait” dediği beyzbol İngilizlerden “kurtarıldı.”
Doubleday, iç savaş sırasında Konfederasyon’un Fort Sumter saldırısına karşı ateş emri veren ilk topçu komutanıydı. Daha sonra Antietam, Fredericksburg ve Gettysburg’da savaşmış, tümgeneral olarak emekli olmuştu. Ancak iki ciltlik anılarında beyzboldan bir kez bile bahsetmemişti. Ne kişisel eşyalarında (mektuplar, notlar) ne de New York Times’taki 1893 tarihli ölüm ilanında beyzbolun adı geçiyordu. En önemlisi, Cooperstown’a ayak bastığına dair hiçbir kanıt yoktu.(22) Graves’in mektubu da dahil olmak üzere çok sayıda yazışma ve tanıklık, 1911’de American Sports Publishing Company‘nin ofisinde çıkan bir yangında yok oldu.
Doubleday efsanesi, oyunun Amerikan karakterinin erdemlerini yüceltmek için asıl hikâyenin bir kitsch bulutuyla gizlendiği mistik bir çerçeve yarattı. İç Savaş’tan sonra 4 Temmuz Bağımsızlık Günü’nde yapılan geleneksel beyzbol maçları bütün ülkeye yayılarak “millî spor” ile Amerikan bağımsızlığı arasındaki bağlantı dramatize edildi. 1939’da büyük ligler, beyzbolun yaratılmasının “yüzüncü yılını” Cooperstown’da yapılan törenle kutladı. ABD Posta Servisi 1839’u “Ulusal oyunun doğum tarihi” olarak gösteren bir hatıra pulu yayımladı. Her yıl binlerce Amerikalı, neredeyse bir türbe haline gelen National Baseball Hall of Fame and Museum’ı ziyaret etmeye başladı. Orada beyzbol kahramanların heykellerini, fotoğraflarını ve çeşitli kalıntılarını gördüler; genç Doubleday’in oyunu “kusursuzca tasarladığı” Doubleday Field’ı tavaf ettiler.
Cooperstown’daki müzenin inşa edildiği sıralarda, New Yorklu bir kütüphaneci, Robert W. Henderson, beyzbolun kökenlerini incelemeye başladı. 1939’da Robin Carver tarafından yazılmış küçük bir çocuk oyunları kitabı keşfetti. Doubleday’in “beyzbolu icat ettiği” tarihten on yıl önce, 1829’da yayınlanan minik ciltte, “Base or Goal Ball” adlı bir oyunun kuralları yazıyordu.(23)

İdman yapan bir futbolcu. Brian Meehl, 2016, Blowback '07: When the Only Way Forward Is Back, MCP Books
Amerikan Futbolu
19. yüzyılın sonlarında Amerika’nın akışkan toplumu, Hobsbawm’ın “etkili etkileşim ağları” olarak nitelendirdiği şeyle bir orta sınıf kimliği yarattı. Yükseköğretim bu tür bir ağdı. Yalnızca normalde kişisel bağları olmayan bireylerin sosyalleşmesini sağlamakla kalmadı, aynı zamanda ulusal düzeyde, orta sınıf için ortak davranış kalıpları ve değerler sistemi yarattı. Bunun yanında, günlük bir ritüel olarak yaygınlaşan Amerikan bayrağına tapınma gibi ritüellerle siyasî bir sosyalleşme makinesiydi.(24)
Kurumsallaşmış spor da bu ağın parçasıydı. Futbol, Amerikan üst sınıflarının “üniversite sosyalleşmesi” olarak gelişmişti. Ulusal ve yerel elitler arasındaki kurumsal, yarı-askeri ve üst sınıf mücadelenin halka açık gösterimiydi. Ancak Amerikan toplumundaki gelişmelerle birlikte etkisi daha derinlere nüfuz etti. Hobsbawm’a göre spor, genişleyen Amerikan sistemini katmanlaştıran çok önemli bir sosyal araçtı ve düşmanı rakibe dönüştürülen eski aristokratik anlayışın mirasıydı. ABD’deki elit üniversitelerin Amerikan futbolundaki rekabetlerini buna örnek gösterir ve başlangıcını tıpkı Oxford-Cambridge atletik rekabeti gibi 1870-1914 arası döneme tarihler. (25)
1820’lerde Harvard'da okulun ilk günü, yeni gelen öğrenciler için karşılama ritüeli düzenleniyordu. Bloody Monday. Birinci ve ikinci sınıflar Amerikan futbolundaki dizilişe benzer şekilde karşılıklı pozisyon alıyor, aralarına da bir top konuluyordu. Amaç diğer sınıfın etten duvarını geçip topu kale çizgisine taşımaktı. Oyunun kökleri, öldürme dışında her şeyin serbest olduğu İngiliz köy futbolunda (mob football) yatıyordu. Kısa zamanda bir tür “geçiş ayini” halini alan ritüel 1840’lardan doğunun diğer elit okullarına yayıldı. 1850’lerin başlarında okullarda İngiliz futbolu-rugby karışımı bir oyun oynanıyordu. 1876’da “Büyük Üçlü” Harvard, Yale ve Princeton oyunu “adı futbol ama daha çok rugby” olan bir spor haline getiren yeni kurallar belirlediler. Bunlardan en önemlisi oyuncunun topla koşup şut çekebilme siydi (Boston game). Bugün bilinen şekliyle Amerikan futbolu bu dönüşümün sonucudur.
Amerikan futbolu Amerikan rüyasının kolektif temsiliydi.(26) Şükran Günü’nde ülkenin en iyi iki Amerikan futbolu takımının karşı karşıya gelmesi bunun göstergesiydi. Şükran Günü ulusal bayramların en eskisi ve en Amerikalısıydı. “Pilgrim deneyimi” olduğuna inanılan şeyin - Yeni Dünya ile yüzleşme, ona uyum sağlama ve yerleşme - onaylanmasıydı. Yeni Dünya’da kurduğu Hristiyan uygarlığının tarihsel ve efsanevi kökenleri kutsanıyordu.(27) 4 Temmuz beyzbolun, Şükran Günü Amerikan futbolunun bayramıydı.
1893’te, dört saatlik Şükran Günü geçit töreninde, yaklaşık 40.000 kişi New York’taki 5. Bulvar’da yürümüş, Harlem’den geçerek, Princeton’ın Yale’i 6-0 yendiği Polo Grounds’a ulaşmıştı. Pek çok Amerikalı Şükran Günü maçlarının “ülkenin en büyük gösterisi” olduğunu kabul ediyordu. Şükran Günü artık sadece, Tanrı’ya bahşettiği nimetler için teşekkür edilen bir bayram değildi, “Amerika’nın ulusa futbol izlemesi için armağan ettiği bir gün olarak da kutlanıyordu.”(28) Macy’s geçit töreni ve Şükran Günü maçı “dünyanın gözlerinin Amerika’nın üzerinde olacağı” görkemli geleceği, hindi dolması, tatlı patates, balkabağı turtası saf geçmişi, daha basit bir Amerika’yı çağrıştırdı. Geleneğe katılım, Amerikalıya “Amerikalı olma hissi” verdi.
Gelenek, toplumsal yeniden üretimin en masum biçimidir.(29) Hindi dolması, eğer, 'Kralın zulmünden kaçan 102 Püritenin “Tepedeki şehri” kurmak üzere 11 Aralık 1620 tarihinde Plymouth körfezine ayak bastığı, kısa sürede 42’sinin açlık ve hastalıktan öldüğü zamanlarda, sağ kalanların şükretmek için, 91 Wampanoag yerlisini de davet ederek verdikleri büyük ziyafette masadaki yemek’ olarak anlatılırsa toplum bu masumiyete katılır.
19. Yüzyıl sonunda Amerika’nın çelişkilerini bu masumiyet formülü çözdü. Şükran Günü’nde Amerikan futbolunun sembolizmi, Amerikan ideolojisinin baskın kavramlarıyla (refah ve bolluk) eşitlenerek icat edilmiş geleneğin kamusal ikonografisini popüler hale getirildi. O gün “inananlar”, sadece kendi inanç ve eylemlerinin masumiyetiyle değil, aynı zamanda ulusun inanç ve eylemlerinin masumiyetiyle de kurtuluşa ermeyi umut ettiler. Bu tema, bugünkü Amerika’nın çekirdeğini oluşturan Püritenlerin ilk irade beyanı Mayflower Compact’ın güncellenmesiydi. Şükran Günü futbol geleneğinin bu alt metni, milliyetçiliğin yeni bir seküler din olarak gelişimini vurguladı.

20. yüzyılın ilk yıllarında futbolcular. Brian Meehl, 2016, Blowback '07: When the Only Way Forward Is Back, MCP Books
Amerikan Futbolu, 1865 ve 1898 arasında (İç Savaş ve İspanya-ABD Savaşı arası dönem) okul kampüslerindeki en popüler spor olarak baskın bir statü kazandı. Amerikan futbolunun karakterini belirleyen asıl şey sert olma arzusuydu. Avrupalı göçmen gruplarının kitlesel akınıyla büyüyen Amerikan WASP (White-Anglo-Saxon-Protestan) kültürü bu gelişimin katalizörüydü. Kızılderililerle sınır çatışmaları dışında hiçbir savaşın olmadığı bu dönemde yok oluşla karşıya kalan genç beyaz erkeklerin cesaretlerini gösterebilecekleri çok az yer vardı ve futbol, diğer takım sporlarında bulunmayan fiziksel temas ve dövüş stratejileri vaat ediyordu. Zira savaş alanının düzenini ve kaosunu hatırlatan askeri temalara sahipti. Savaşı öncesi ulusal bünyenin talim edildiği bu hayatta kalış dramasının provasında askere gidecek olan gençler el bombası atmayı öğrendiler, yorgunluğu, acıyı ve korkuyu tattılar. Vatansever giysilere bürünen oyun, askerlik için tatbikat alanına dönüştü.
Amerikan futbolu İngiliz sportmenliğinin aksine, Amerikan ruhundaki “zafer severliği” dışa vuruyordu. Nasıl kazandığından çok, kazanıp kazanmadığın önemliydi. Amerikan futbolunun kuralları, bu makyavelist felsefe etrafında kurnaz antrenörlerin ve oyuncuların mevcut kuralları atlatarak rakiplerini alt ettikleri bir spor olarak gelişti. Paçayı sıyırabildiğiniz sürece kuralları görmezden gelebilirdiniz. Uzun süre 1883 kuralları geçerliydi. Dirsek atma, toslama, diz vurma, çekip düşürmeye karşı tutarlı, açık bir cezalandırma sistemi yoktu. Oyundan atılmadan önce rakibe üç kez yumruk atılabilirdi. 1939 yılına kadar kask zorunlu değildi. Yalnızca 1905’te 18 ölüm ve 159 ciddi yaralanma meydana geldi. 1909’da ölü sayısı 33’tü. Kendi oyuncularından birinin ölümüne rağ-men Virginia Üniversitesi Rektörü Edwin Alderman, “bu oyunu oynarken ulusal niteliklerimizi öğreniyoruz” diyerek futbolu yasaklamayı reddetti.(30)
O zamana kadar futbol, birçok Amerikalının ulusal karakteri tanımlayan belirli özelliklere sahipti. Amerikan futbolunun babası sayılan Walter Camp’e göre “spor orijinal rugby’den uzaklaştıkça Amerikalılaşıyordu.” Amerikan futbolu tipik olarak Amerikalıydı. Köklerindeki güçlü, yoğun, agresif enerjisi Amerikan üstünlüğünü besliyordu.
20. yüzyıl başlarında orta sınıf erkek çocukları anneleriyle ve kadın öğretmenlerle daha fazla zaman geçirdikçe, Amerikan rekabet gücünü karakterize eden kavgacı ruhun yok olacağına dair korku başlamıştı. 1909’da aynı gün dört oyuncu ayrı olaylarda öldüğünde, oyuncuların anneleri kolejlerin futbola verdiği önem, oyunla ilişkilendirilen anti-entelektüalizm ve ticari kazançlar uğruna sürdürülen bu “gaddarlığı” protesto ettiler. 1907’de milyoner Jeanes ailesinin tek varisi Anna Jeanes milyonlarca dolar değerindeki kömür ve maden işletmelerinin gelirini, “atletik programını kaldırması şartıyla” Swarthmore Koleji’ne bıraktı. Miras, mütevelli heyetleri ve mezunlar arasında sabitlenen ticarileştirilmiş atletik ideolojiyi dönüştürme hamlesiydi. Swarthmore rektörü sporu bir yıllığına askıya aldı ama sonunda mirası reddetti.(31)
Amerikan futbolunun sertliği “erkekliğini” kaybetme paranoyası yaşayan Amerikan toplumu ve devleti için bir test alanıydı.(32) Rakibin acılarına kayıtsızlığı, adanmışlığı ve lideri izlemeyi öğretiyordu. Rekabetçi Amerikan toplumunun özü, W. Cameron Forbes’in ifadesiyle ”Anglo-Sakson’un gücünün alâmet-i fârikası, baskın bir ırkın mütehakkim ruhuydu.”(33) Bir maçta kırılmış köprücük kemiği, dayanıklılığın ve cesaretin nişânesiydi. Başkanın kendi oğlunun başına geldiğinde söylediği gibi, “O köprücük kemiği böyle bir çağda her halükârda kırılacaktı.”
Amerikan başkanları arasında belki de en milliyetçi ve atletik olanı Theodore Roosevelt, oğlunda görmek istediği şeyi tüm ulusta görmek istiyordu: Yaşamın ve dünyanın zorluklarına göğüs gerebilmesi için gerekli olan ahlaki ve fiziksel cesaret. “... İyi bir vatandaş olmak için ilk şart cesarettir; ve insanın ahlaki cesaret kadar fiziksel cesarete, ruhun ve bedenin düşmanlarına karşı yiğitçe savaşacak cesarete de ihtiyacı vardır. Atletizm, özellikle daha sert formları, iyidir çünkü cesaret verir. Aynı zamanda, demokratik ruhu besler. Atletik alanda, cesaret ve ahlakın kombinasyonu kullanılmalıdır. Zayıfların ve korkakların güçlü ve özgür bir toplulukta yerleri yoktur. Yönetici sınıf güçlü kişilerden oluşur. Çok çekingenseniz yönetilen olursunuz. Siyasî arenanın güdülen sığırları olursunuz.”(34) Gazeteciler özellikle şu cümlesine, sezon boyunca defalarca alıntı yaptılar: “Genç bir adamı pamuklu yünlere saran aşırı duygusallığa sempati duymuyorum.”(35)

Theodore Roosevelt, Jr. Bir maç sırasında sakatlandıktan sonra
Library of Congress
Beyzbol ve Amerikan futbolunun temsil ettiği toplumsal ve ulusal birlik, Rooseveltçi ulus anlayışında can bulan siyasî bünyeyle uyumlu olmalıydı. Bu ilke aynı zamanda Amerikan vatandaşlarının vatana karşı görevlerinin tüm diğer yükümlülüklerin üstünde olduğu anlamına geliyordu. Yeni koşullara göre icat edilen zengin ritüellerde Başkanın oynadığı rol, tıpkı Kraliçe Victoria gibi “toplumun ve milleti başı” olmaktı.
***
Hobsbawm düzen ve millî birlik oluşturma ihtiyacı son derece önemli olduğunda “yeni” geleneklerin icat edildiğini gözlemlemişti. Onun gözünden baktığımızda, beyzbolun ve Amerikan futbolunun ulusal kimliği dramatize eden Amerikan kompozisyonları olduklarını görebiliriz. Milliyetçiliğin altın çağında kendine has ritüeller, mitolojiler ve söylemler icat eden istisnai bir kültürün ikiz taşıyıcıları olarak topluma telkin edildiler. Oysa iki spor da, Eski Dünya’dan alınan sosyal düzenlemelerin çarpıtılmış yeniden üretimleriydi. Gövdelerinde İngiliz genleri (rounders ve rugby) “gömülüydü.” Sosyal, politik ve ekonomik amaçlar hürmetine manipüle edilen kültürel anlamları, İngiliz özlerden sızdırılmıştı. Eski ritüellerin üzerine bindirilen ve tamamen yeni ritüellerle ilişkilendirilen icat edilmiş geleneklerdi.
Hobsbawm, geleneğin icadını eskinin artık ulaşılabilir ya da uygulanabilir olmadığı durumlarda bulur. İcat edilen her gelenek, mümkün olan her yerde kendisine uygun düşen bir tarihsel geçmişle süreklilik oluşturmaya çalışır. Ancak İngiltere’den uzaklaşmak isteyen Amerika’nın icat edilmiş gelenekleri istisnaidir, bir “kaçış sendromunun” semptomlarıdır. “No rounders!” haykırışlarında bir gerçeklik yarat maktan ziyade, var olan gerçekliği bükerler. Bir süreklilik değil, bir kopuş hissi yaratırlar. İma ettikleri yeni bir başlangıçtır. Britanya İmparatorluğu’nun icat ettiği geleneklerde sürekliliğin kendisi hayaliyken, Amerikan geleneklerinde “sürekliliğin reddi” hayalidir.

İllüstrasyonda, Venezuela krizinde karşı karşıya gelen ABD ve Birleşik Krallık gösteriliyor. “They Can't Fight”, Frederick B. Opper, Puck Magazine, 1896, Library of Congress
Dipnotlara buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Toplumsal Tarih Dergisi'nin 331. sayısından Amerikan futbolu, Herkül Millas ve Dicle Talebe Yurdu'nda kimlik inşası yazıları
25 Kas 2022

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR


