Acılarımız politikleşirken

Kendi ruhumuzu tedaviye uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil, kendimiz olduğunu düşünürüz. Halbuki Byung-Chul Han'ın dediği gibi "Devrimin mayası birlikte hissedilen acıdır." Psikoterapistler de bu acıdan muaf değiller, olamazlar da...
Yazı: Tuğçe Isıyel
Politik psikoloji alanında uzman olmayan bir klinik psikolog olarak bu yazıyı yazıp yazmama konusunda tereddüt ettim. Uzmanı olmadığım bir konuda haddimi aşmayı hiç istemem. Ancak ülkenin durumu öyle bir hâle geldi ki değil psikolojiyi herhangi bir konuyu, politik olandan ayrı düşünemeyecek haldeyiz.
Psikoterapistler, seanslarda siyasi ve politik konuları danışanlarıyla tartışmaktan çoğu zaman kaçınırlar. Danışan bu konuları getirirse terapist bu diyaloğu danışanın semptomlarına, başa çıkma becerilerine, çocukluğuna ve aile yaşantısındaki meselelere doğru çevirir; dışarıda olanın yansımasını içeride görmeye davet eder. Bunun son derece doğru ancak bir o kadar da yetersiz olduğunu giderek daha fazla gözlemliyorum.
Bir psikoterapistin terapi odasında dindar olsa da dinci olması, ahlaklı olsa da ahlakçı olması, solcu olsa da bunu bir propagandaya dönüştürmesi elbette kabul edilemez. Ancak içinde yaşadığı toplumda vuku bulan hak ihlallerine, adaletsizliğe karşı sessiz kalması da aynı şekilde kabul edilemez. Hangi meslekte olursak olalım yaptığımız iş, içinde geliştiğimiz toplumun ekosisteminden ayrı düşünülemez. Bunu ayırmaya kalkmak psikoterapi çalışmasını sahicilikten uzak, ne idüğü belirsiz, mekanik bir sürece sokabilir.
Hepimiz 'politik yas'ta mıyız?
Son zamanlarda yaşadığımız ruh hâlini tanımlayan bir kavram olarak “politik yas” üzerine epeyce yazılıp çiziliyor. Klinik psikolog Darcy L. Harris, bu kavramı şöyle tanımlıyor:
“İnsanların iktidar sahiplerinin kararları ve eylemleri sonucunda yaşadığı doğrudan ya da dolaylı kayıplara verdikleri duygusal yanıt.”
Her yas mutlaka bir kayıpla gelir. Toplumsal travmaların iyileşmesi için önce onunla temas kurulması, sonra da sembolik bir düzende yani kültürel hafızada yer bulması gerekir. Aksi hâlde toplum hafızası bastırılmış zorlayıcı duygularla tıka basa dolar. Öfke, bu duygulardan en başatı ve yıkıcısı olabilir.
Judith Hermann, travmanın dünyayı “güvenli, öngörülebilir ve adil” bir yer olarak görme becerisini zedelediğini söyler. Bizler son zamanlarda en çok güven duygumuzu kaybettik. Güven kaybının yanı sıra hukukun üstünlüğünü kaybettik. “Adalet mülkün temelidir” bilgisini kaybettik. Sesimizin duyulacağına, haksızlıkların son bulacağına dair inancımızı kaybettik. Kaybettik de kaybettik.
Güven kaybının insan ruhsallığında dönüp dolaştığı çok fazla katman olsa da bunu dış gerçeklikten ayrı tutamayız; politik yas, bu bağlamda en çok içsel güvenin sarsılmasıdır çünkü.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sırrı Süreyya Önder yaşadığı kalp rahatsızlığının ardından 18 gündür devam eden yaşam mücadelesine yenik düştü. Donald Trump, sosyal medyada yapay zekayla üretilen ve kendisini Papa olarak gösteren bir görsel paylaştı.
04 May 2025

İLGİLİ OKUMALAR


