aposto-logo
TR
TREN

Akademideki "cam tavan" üzerine bir söyleşi

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Dr. Öğr. Üyesi Gizem Bilgin Aytaç, akademide cinsiyet eşitsizliği üzerine konuştu.
Akademideki "cam tavan" üzerine bir söyleşi

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Dr. Öğretim Üyesi Gizem Bilgin Aytaç, Yerel Kadın Muhabirler Ağı’na konuştu. Akademide kadın olmaktan bahsettiğimiz söyleşimizde “uluslararası güvenlik” kavramı içinde kadın konusuna değindik.

Aytaç, Uluslararası İlişkiler gibi erkek egemen bir alanda, güvenlik gibi yine erkeklerin egemen olduğu bir konuda üretiyor. Öncelikle kendine bunun zorluklarını sordum:

Aslında kadın akademisyen sayısı çoğaldı Türkiye’de. Özellikle sosyal bilimlerde, akademisyen olmanın cazibesi çok arttı. Ama yüksek seviyelere çıkma yani doçent olma, profesör olma daha düşük. Türkiye’de tüm kadınların yaşadığı o “cam tavan” akademide de var. Hele de siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilerde bu daha zor. Bu alanlarda üretim yapabilmek için saha çalışmaları da yapmak gerekiyor ama olmuyor. Mesela ben 10 sene önce Irak’a gittim, sonra çocuğum oldu ve daha gidemediğim için hâlâ beni besleyen şey Irak çalışmam… Sosyal bilimlere verilen desteğin az olmasının da payı var tabii. Eğer güvenlik alanında ana akım teoridense feminizm gibi eleştirel teorilere biraz daha eğilimliyseniz tıkanabiliyorsunuz çünkü uluslararası örgütler, politika yapıcılar, üniversite bileşenleri çok anlamlı bir yere koymuyorlar bunu.

Ama yine de kadın hareketinin tabandan alana girdiği, politika yapmaya yöneldiği her ses duyuluyor. Kadın hareketi ister siyaset bilimi ister uluslararası ilişkiler olsun örgütlü şekilde baskı yaparsa, karar yapıcıları zorlarsa alandaki hâkimiyet değişiyor. O yüzden umutsuz bir yerden bakmıyorum. Evet, akademide kadın olmak zor ama yanınıza yol arkadaşlarınızı alırsanız birçok engel aşılabilir.

Kadınların, akademide sayılarının artmasının politika üzerinde nasıl bir etkisinin olacağını sorduğumda Aytaç şöyle yanıtlıyor:

Uluslararası İlişkiler zaten dış politikada popülist-milliyetçi alana karmış durumda. Dolayısıyla Türkiye’deki popülist siyaseti de artık sadece iktidar üzerinden okumuyorum. Muhalefet de iktidar da zamanın ruhuyla iki kutuba kaymış durumda. Böyle bir yerde göç çalışmak da feminizm çalışmak da güç. Artık 11 Eylül ile değişen dönemde değiliz, o koşulları taşımıyoruz.

Bu konuda bölgesel çatışmaların devam etmesi ve Batı’nın kendisini koruma siyasetinin kadınların kendini temsil etme sürecini zorlaştırdığını da ifade ederek, araştırmacı adına alanların genişlediğini ancak feminizm gibi alternatif teorilerin saha çalışması yapmasının zor olduğunu çünkü sivil toplum kuruluşlarının da çatışma alanlarından etkilendiğini vurguluyor.

Aytaç, merkez siyasetin içinde sivil toplum eğer öteki konumundaysa, bunun örgütlenmeye de etki ettiğini; bunda hem pandeminin, hem de dönemin konjonktürel koşullarının etkisi olduğu belirtiliyor ve devam ediyor:

Sosyal medya bu anlamda özgürleştiriyor. Sosyal medya olmasaydı İran’da kadınların sesi bu kadar duyulmazdı. Keşke daha fazla duyulsaydı. Biraz da duymak isteyen kulaklar gerekli tabii. Uluslararası örgütler duymak istiyor mu istemiyor mu? Bunun alternatifi, karar mekanizmalarında daha fazla etki edecek güce sahip olmaktır.

Ben de bu konuyla devam etmek istiyorum. Kadın temsiliyeti hâlâ gerek dünyada gerek Türkiye’de sorun olmaya devam ediyor ve sağlanabilmiş değil. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Kadın hareketi yediği baskılarla sürekli dönüşebilen bir şey. Bu konuda Queer teorinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Avrupa’daki cinsiyet eşitliği düzenlemeleri Türkiye’deki ilişkilerin yansıması anlamında çok görünür değil. Toplumsal cinsiyet artık 90’lardaki ya da 2000’lerdeki gibi değil. Batı’da çalışan konfeksiyon işçisinin de durumu, temsiliyeti benden farklı mı çok emin değilim. Bir kere o temsiliyet için ekonomik özgürlük gerekli ve içinde bulunduğumuz küresel krizde bu alanın sağlanması çok zor. Liberal feminizmin tıkandığı bir noktadayız aslında. Fırsat eşitliğinin sağlanabilmesi için ekonomik eşitlik, sınıf ve cinsiyeti kapsamalı. O yüzden dediğine katılıyorum, hiçbir yerde eşitlik kavramı, ne retorik ne de norm olarak tam anlaşılmış değil. Ama kadınlar bunu yerine mutlaka getiriyor. Dağılıyoruz, yeniden toplanıyoruz.

Türkiye’deki en soğukkanlı kavrayış Queer teoride bence. Ötekileştirilmiş bir hareket olsa da öyle… Artık 80’lere, 90’lara dönmeyeceğiz. O yüzden bence umuda ihtiyacımız var… Kadınların sesini duymak zorundalar. En birleşik sesi kadınlar verir. Türkiye’nin feminist dış politikaya ihtiyacı var. Sorunlar o kadar fazla ki sivil toplum her şeyi kümeledi. Günün sonunda direniş mutfaktan başlıyor. Taksim kapatılsa da kadınlar yine buluşur. Çünkü kadınların kaybedecek bir şeyi kalmadı artık. Kadınlar güvenlik istiyor, hayatta kalmak istiyor ve bunu isterken de sabahtan akşama kadar çalışıyor; tarlada çalışıyor, fabrikada çalışıyor, akademisyen olarak çalışıyor. Bunun bir sınıfı yok. 

Hemen hemen her kadının yaşadığı bir “feminist uyanışı” dönemi var. Bazılarımız kendi deneyimlediklerimiz sonucunda o uyanışı yaşıyoruz bazılarımız da dışarıdaki kadınların yaşadıklarını algılayarak o uyanışı yaşıyor. Güvenlik de o anlamda duygusal olarak yıpratıcı bir alan bence. Sizi güvenlik alanında çalışmaya iten etmenler neler oldu?

Hem bireysel hem toplumsal etmenleri var. 80’lerde doğan bir çocuktum ve annem feminizm çalışan bir kadındı. Bence bu en büyük sebep. Ama dönüp baktığımda gördüğüm etmen kaygıydı. Üçüncü dünyanın güvenlik sorunlarıydı. Bu alanda üretim yapan kadınları okudum. İstanbul Üniversitesi Siyasal’da okumuş bir kadındım, Türkiye’de boşluk olan bir alan olarak gördüm.

Asistan oluyorsunuz, doktora yapıyorsunuz, artık akademisyen oluyorsunuz, sesiniz yine duyulmuyor. Ona rağmen “futbol siyasetinin” domine ettiği bir alanda, hepimizin feminist olması gerektiği düşüncesine vardım, sesimizi duyurmak zorundayız. Türkiye’de Avrupa Siyaseti çalışan kadınlar genelde feminizm çalışırdı, dış politikada çalışan kadın akademisyenleri buldum. Tabii, Şirin Tekeli’nin bölümünün asistanıyım… Onun eğitiminden geçen hocalarım oldu. Akademik feminizmi Türkiye’ye getiren isimdi o. O geleneği devam ettirenlerden biriyim.

Tüm kadın akademisyenler birbirini etkiliyor, bir kız kardeşlik ilişkimiz var. Feminist bakış interdisipliner olmayı gerektiriyor, kapsayıcı olmayı gerektiriyor. Yalnızca devletlerin alanı olarak okuyorsunuz, bu yüzden güvenlik çalışmaktan korkmayın… Kadınları dinlediğimiz zaman güvenlik korkulacak bir şey değildir, gereklidir.

Son olarak, erkek egemen alanlarda çalışan kadınlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Öfkemizde, kırgınlığımızda, yılgınlığımızda çok haklıyız ama her şey 8 Mart’ın sloganında var zaten: Öfkeni örgütle… Kadınlar olarak örgütleneceğiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

feminizm

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi

Türkiye

Uluslararası İlişkiler

NEREDE YAYIMLANDI?

Erkek Egemen Mesleklerde Kadınlar

Akademi, taşımacılık ve inşaatta çalışan üç kadınla söyleşi

07 Haz 2023

YAZARLAR

Ecem Doğantekin

Yazar @ Yerel Kadın Muhabirler Ağı

Yerel Kadın Muhabirler Ağı

Uçan Süpürge'nın Muhabirler Ağı, toplumsal cinsiyet eşitliğini ana odağa alarak kadınların sesinden haberlere ulaştırır.

İLGİLİ OKUMALAR

;