Ardan’ın ve Kaptan’ın yankısı: Sanat bizim oyun alanımız

Yazı: Arda Can Özsu
Ankara’nın hem sanat ortamına hem de kent belleğine katkılarıyla öne çıkan Galeri Siyah Beyaz’ın 40. yılına özel olarak düzenlenen ve sanatçı eşleşmelerinden oluşan sergilerin altıncısında, oyunun insanın temel özelliklerinden biri olduğunu ortaya koyan Ardan Özmenoğlu’nun ve Gökhan Tüfekçi’nin (namıdiğer Karagözüktü Kaptan) içlerindeki çocukların seslerine kulak vereceğiz. Homo ludens yani oyuncu insan kavramıyla birlikte bakarak, çocuğun bakış açısından ilham alan ve yıkarak, parçalayarak, boyayarak bir tür devrimci masumiyeti temsil eden Ardan ve Kaptan’ı daha yakından tanıyacağız. O halde iki sanatçının beraberce galerinin duvarlarını bir oyun alanına dönüştürmelerini ve biz izleyicileri de yeni oyun arkadaşları hâline getirdikleri bu dünyaya dahil olalım. Yalnız bi’ dakika, çocukluğumuza giden bu patikada bize eşlik etmesi gereken nesneler var. Tüm çocukların rüyalarını süsleyen Monami pastel boyasını, tükürüklü Helvacıoğlu flütünü, insanın canını acıtan Mikasa topa taş çıkartan kutu koladan yapılmış topu ve çocuklukla yetişkinlik arasında köprü kuran Küçük Prens kitabını unutmadan çantamıza koyalım; Ardan ve Kaptan’ın yarattıkları evrene doğru yolculuğa hemencecik koyulalım.

Çocukluktaki nesneler üzerine bu kadar eğilmişken belki de Lamartine’in şu sözüne kulak vererek ilerleyeceğimiz rotayı daha da belirginleştirmek gerekiyor: “Ey cansız nesneler, sizi bizim ruhumuza bağlayan bir ruhunuz mu var?” Hem Ardan hem de Kaptan sanki çocukluk ve ergenlik dönemlerini ele alıp konuyu, ona masalsı ve fantastik ögelerle yaklaşarak işliyorlar. Ayrıca aidiyet ve kimliğin baskın şekilde hissedildiği, kişiye statü kazandıran ya da kaybettiren mekanlar arasında yer alan sokağı da merkeze alıyorlar. Sokakta oynayan, sokağı yaşayan, deneyimleyen ve sokakla öğrenen bir çocukluğun anıları üzerinden hem kişisel hem de kolektif hafızaya dokunan işler yaratıyorlar. Mahallede edinilen kültüre, okul öncesi etkinlikleri arasında yer alan sayılarla boyamaya, seksek, saklambaç, yağlı kayış gibi oyunlara göndermeler taşıyan görseller üzerinden çocukluk hatıralarını yeniden değerlendiriyorlar. Örneğin yere tebeşirle çizilerek hızlı bir şekilde oynanmaya başlanan seksek oyunu, zıplamaya uygun olmayan cam kırıklarıyla can acıtan, ayakları yaralayan bir forma dönüştürülerek başkalaştırılıyor. Dadayı anımsatan bu duruşla eski güzellik idealinden kopmak için şiddetli yöntemlere başvurmak ve zihni başkaca düşündürmek gayet olasıydı. Biz kaldığımız yerden devam edelim.

Sanatı oyun alanlarına dönüştüren Ardan ve Kaptan, bir çocuk perspektifi üzerinden ilerlerler. Çocuk, gelişigüzel izlenimleri dışında bir kanun bilmez ve bundan başka bir şeyi de ifade etme ihtiyacı duymaz. Yapaylaşan ilişkilerden, kısır sohbetlerden, monotonlaşan yaşamlardan ve dar alanda kısa paslaşmalardan bunalan günümüz insanına, çocukluktaki saklı sandıklar, çekmeceler ve dolapların renkli dünyasını göstererek canlandırıcı bir etki sağlarlar. Hatta hayatı çok ciddiye alanları alaya alarak Antakya’daki bir kazıda bulunan “Neşeli ol hayatını yaşa” yazan mozaikten aşina olduğumuz eğlenceli figürle Ye iç eğlen ağacı adlı işlerinde olduğu gibi “yaşam yaşanmalı” mesajını verirler. Ardan ve Kaptan bazen doktorculuk oynayıp iletişim çağında iletişimsizliği yaşayan, kaygıya kapılan, endişeli yapısı dolayısıyla buhrandan buhrana koşan günümüz insanına aynı zamanda Xanax ve Prozac gibi yan etkileri yoğun olan ilaçlarla reçete yazarlar. Bazen de otorite tutkusundan, kendini beğenme olgusundan, saplantılı kişilik bozukluğundan, amaçsızca bir şeylere sahip olma çılgınlığından, sorgulamadan itaat etme gerçekliğinden ve elitizme kapılarak halktan kopuk olma durumundan rahatsız olan, oradan oraya gitmesine karşın her yerde hüsrana uğrayan Küçük Prens’i bitik bir şekilde betimleyerek eskilerin deyimiyle vakti kerahetinin, yani içki içmeye başlama zamanının geldiğini hissettirirler.
Elbette prens ve prenseslerin de oldukça yoğun olan bu atmosferde dinlenip soluklanmaya ihtiyaçları vardır. Orada da devreye gölgeleri altında düşlere ve düşüncelere dalınabilecek Aşk ağacı, Dilek ağacı, Tak tak kavakçı masalı ağacı ve Nazar ağacı gibi anıtlaşan ağaçların rengarenk dallarının kanatlarında yeni hikayeler yazmak ve çizmek için boşluklar vardır. Bu ağaçlar içerisinde örneğin Nazar ağacı hem ismiyle hem de betimiyle daha bir öne çıkar. Zira nazar etmek göz değmek anlamına gelir. Göz değdikçe kanlanır, su kurur, hayat kararır. Nazardan kurtulamayarak kötü, kıskanç bakıştan ziyadesiyle etkilenenen kişinin sonuysa “çok düşünme delirirsin” sözünden hareket ettiğimizde karşımızaa tımarhaneyi pardon Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesini çıkaracaktır. Rodin’in meşhur Düşünen Adam heykeli, hastanenin hastaları tarafından 1951 yılında yeniden yapılması ve iç bahçeye konulmasıyla ikonikleşen bir forma bürünür. Düşüneni kafesleyen, bulutları da dikenleştiren sanatçılar içeride olma ve dışarıya çıkma ikiliğini biz izleyicilere müstehzi ama düşündüren bir biçimde duyumsatırlar. Vakti zamanında Fikret Mualla ve Neyzen Tevfik gibi bohem karakterlere çatı olan hastaneyi renkli üsluplarıyla yeniden kurgulamaya çalışırlar.

Diğer taraftan deli değil ruh hastası, tımarhane değil ruh hastanesi gibi sınıfsal tanımlamalara sözcüklerin bilinci esasıyla yaklaşarak sınıfsal ayrımların acaba ilk belirtileri ilkokul sıralarında, sınıflarında, koridorlarında ve okul bahçelerinde mi ortaya çıkıyor diye de düşündürürler. Bu her bir mekanın farklı özelliklerini yakaladıkları işlerinde, matematikçinin obeb okek konularını işlediği derslerin bunaltan aralıklarında kontra atağa kalkan Fenerbahçeli Nobre gibi kafaya çıkmayı düşleyen bir çocuğu gözümüzde canlandırabileceğimiz taktik analizlerle oyun kavramı oyunla hayal gücünü beslemeye çevrilir. Her mahallenin ya da okulun abisi gelene kadar bazen kafada bazen de reelde oynanan oyun/maç/kovalamaca o abiyi/dayıyı sembolize eden yumurta topuk ayakkabının arkasına basan ayaklarının görünmesiyle son bulur. Çünkü öyle ayakkabı giyen kişi bilinir ki racon sahibidir, deli akan kanıyla alemlere dalış girizgahını böyle göstermeyi yeğlemiştir. Biz de o abinin sabrını zorlamadan sabır yazılı tespihi hediye edelim ve “sazlı gözlü” tınılarla ilerleyip sergimizde kazasız belasız son noktalara doğru yürüyüşümüzü sürdürelim.
Ailenin korunaklı şemsiyesine geldiğimizde Ardan’ın anneannesi ve dedesinin ufka bakan portrelerine denk geliyoruz. Burada tekrar başa dönerek çocukluk hatıralarının aileyi içerisine almasına ve yaşanılan, duyulan, görülen, anımsanan geçmişi barındırmasına ve çocuğun bir gruba üyelik bilincinin ilk filizlendiği yerin aile kurumu olmasının önemine değinerek bir konuyu daha ekleyelim. Bu çerçeve aynı zamanda bizim zihnimizin de şekillendiği yerdir. Dolayısıyla ailede şekillenen, sokakta çeşitlenen çocukluk öykülerini irdeleyen Ardan ve Kaptan, geçmişi yeniden yaşayamasalar da onu yeniden inşa ederek bize sunmuşlardır. Kurallara karşı çıkan tavırları sanattaki katı sınırları kırmalarına, sonrasında onların anlatımlarında yeni bir sanat dili yaratmalarına yol açmıştır. Durağanlıktan kurtuluşu ise yıkım eyleminde bulmuşlardır.
Sanatı oyun alanı olarak düşünen, birlikte üretme pratiğine sahip olarak oyunbozanlığa karşı çıkan Ardan ve Kaptan’ın eşleşmesi bize sergi neticesinde göndermeleriyle bağlantı kurma şansı sunan Keith Haring, Jean-Michel Basquiat ve Andy Warhol gibi sanatçıların sokaktan beslenme, aynı tuvali paylaşma, birbirlerine alan açma ve nefes aldıran paslarla sahayı etkili kullanma gibi olgularıyla hızla bireyselleşen ve tekil gayretlerle yoluna devam eden sanat paydaşlarının paylaşarak var olma dinamiğine yönelik olumlu referanslar veriyor. Galeri Siyah Beyaz’ın Maslak Atatürk Sanayi’deki sanat alanında doğan işler, şimdilerde iki sanatçı için ayrı ayrı öneme sahip olan Ankara’da, bir hafıza mekanına dönüşen yerinde yeni oyun arkadaşlarının katılımlarını bekliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Aposto Ankara
Her pazartesi saat 18.00'de Ankara'dan özenle seçilmiş etkinlikler, haberler ve hikayeler.
İLGİLİ OKUMALAR

