Bin tepenin radyosu: X.com

Bir radyo kanalının tarihin en acı soykırımlarından birine önayak olmasına referansla Ruanda’da başlayan bu hikaye, Twitter’a bağlanarak savrulduğumuz yerde izleyici kalmamanın ne kadar kritik olduğunu anlatıyor. Gücünü kalabalığından alan güruhlara karşı Ruanda'dan çıkarılan dersler...
Bin tepenin radyosu: X.com

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Yakın tarihimiz, uzak zamanlara ve coğrafyalara bakmaya hiç gerek olmadan, sadece kendi bölgemizdeki içsavaş-darbe-savaş silsileleri hesaba katıldığında dahi dönüp okumalar yapmaya, büyük dersler çıkarmaya çok müsait. Evet, tarih aynı sebeplerin hep aynı sonuçları doğurduğu lineer bir yol değil. Ama yaşanmış olanları bir tepegöz yardımıyla bugüne yansıtsak, üst üste gelecek noktalarda benzerlikler bulmak da işten bile değil. Tahmin edilebilir ölçülerdeki irrasyonelliklerimiz dün savurduğu yerlerden bambaşka diyarlara savursa da bugün, en temel gerçekliğimiz savrulmak aslında… 

Bir radyo kanalının tarihin en acı soykırımlarından birine önayak olmasına referansla Ruanda’da başlayan bu hikaye, Twitter’a bağlanarak savrulduğumuz yerde izleyici kalmamanın ne kadar kritik olduğunu anlatıyor.

Yüzölçümü itibarıyla neredeyse Ankara’ya denk Ruanda, Orta Afrika’da tarihin ilk sahnelerinden itibaren çeşitli büyük acılara sahne oldu. Kuzeyinde İngiliz Ugandası, batısında Belçikalı Demokratik Kongo Cumhuriyeti, doğusunda ve güneyinde Alman Tanzanya ve Burundisi ile tüfek, mikrop ve çelik arasında sayısız ölümle cebelleştiği onlarca yıl, Ruanda’ya sefalet ve kıyım getirdi.

1884’te Almanlara hediye edilen Ruanda, 1890’da Avrupalılar köleliğe son vermeye and içince 7 yıllık bir bilinmezliğe düşse de krallarının 1897’de Almanlar ile anlaşmasıyla bilinmezlikten kurtularak (!) resmen koloni oldu. Bantu göçleriyle bölgeye gelerek yerleşen, esasen aralarında dil, kültür, yaşayış, tarih ve köken bakımından ayrımlar olmayan, sınıflaştırılarak etnik olarak ayrıştırılan besici Tutsiler ve çiftçi Hutular kibar, gururlu, ince kalıplı, neşeli, gürültücü olmaları gibi özellikleri temel alınarak ayrı etnik gruplara bölündü. Ruanda 1917’de Belçika’ya devredilince bu ölçüsüzce suni ayrımı tespit edemeyen Belçikalılar, grupların ellerindeki inek sayısına referansla kimin Tutsi kimin Hutu olduğunu belirleyip buna uygun kartlar verdiler. Gururlu bir Hutu’nun bir gün Tutsi olabilme hayali de Tutsiler tamamen yok olana kadar ortadan kalktı.

2. Dünya Savaşı’nın ardından kendi kaderini tayin etme mücadelesi veren birçok Ortadoğu ve Afrika ülkesi gibi Ruanda da 1959’da Belçika’nın silahla kurduğu otoriteyi kalabalıkların iradesiyle değiştirmeye karar verdi. Birbirinden farkı ve birlikte yaşamaktan başka seçeneği olmayan Ruandalılara kimlik tayin ederken ülkenin %85’ini oluşturan Hutuları her türlü makam ve mevkiden uzak tutmayı da ihmal etmeyen Belçikalılar, bu sefer Ruanda’ya “demokrasi getirmeye” karar verdiler. 

Demokrasinin tüfek, mikrop ve çelikle aynı yerden ithal edildiği tüm diğer vakalarda olduğu gibi sömürgeci güçlerin desteğiyle kurulan azınlık tabanlı kast sistemi 1962’de devrimle yıkıldı. Minimum sıkıntı çekerek tarihsel rolünü oynayan Belçika ülkeden çekilirken tesis ettikleri sistemde yer tutan 300 bin Tutsi de başka ülkelerin yolunu tuttu. Almanlar ve Belçikalılar bir asırdan kısa bir sürede Ruanda’yı suni bir sistemle Ruandalılar için yaşanılmaz hâle getirmeyi başardılar.

Aradan geçen yıllarda ülkelerine dönmek için birçok yola başvuran Tutsiler çözümü savaşmakta aramaya başladı. 1990 yılında Uganda Ordusu’nda savaşarak örgütlenen mülteci Tutsilerin başlattığı gerilla savaşları, 91-92 yıllarında daha organize ve ölçekli bir içsavaşa dönerken 1993’te Tutsilerin de yer aldığı bir geçiş hükümeti geçici bir ateşkeş ve umut ortamı yarattı. 

Geçiş sürecindeki normalleşmeden, Tutsilerin tekrar toplum içinde yer edinmesinden ve Ruanda Radyosu'nun liberalleşmesinden rahatsız olan Tutsi karşıtı Hutu yöneticilerin desteklediği RTLM isimli karasal radyo 1993’ün yaz aylarında yayına başlarken radikal Hutular “hain” olarak kabul ettikleri Tutsi ve ılımlı Hutuların listesini tutmaya başlamışlardı. 

RTLM giderek dozu artırdı, başta Tutsilere karşı ayrımcı söylemlerle ortaya çıkan hedef gösterme hâli, yorumcular ve yayıncılar tarafından “hamamböceği” olarak tanımlanan Tutsilerin güce olan açlıkları sebebiyle yok edilmeleri, tarihten silinmeleri gerektiğine dair açık soykırım yönlendirmelerine dönüştü. 

Öyle ki 1994’teki suikastların ardından katliamlar başladığında Tutsilerin yerlerini tespit edip duyurmak için kullanılan radyo istasyonu soykırımın katalizörü oldu. Soykırımın arifesinde ülkeye 500 bin pala getirten RTLM finansörü radikal milliyetçi Félicien Kabuga, on binlerce Hutu’yu radyo üzerinden soykırıma katılmaya ikna etti. Palalarla sokaklarda Tutsi avlamaya çıkan Hutular bir ellerinde de radyo taşıyorlardı. 

RTLM öyle bir etki yarattı ki dinlendiği köylerde katliamlara katılanların oranı %62-69'un üzerine çıktı. Yıllar sonra soykırım suçlarının %10’unun sadece RTLM’nin yayınları tarafından tetiklendiği hesap edildi.   

İki düşman köyün âşıkları

10 yıl sonra, Yeni Şafak (Musekeweya) isimli bir radyo yayını ise bin tepeden nefret, ayrımcılık ve katliam propagandası yapmak yerine sevgi, dostluk ve barışın anlatılabileceğini göstermeye başladı. Radyo için tasarlanmış bir pembe diziyle artık etnisiteye dair tüm tartışmaların yasaklandığı Ruanda’da, iki düşman köyden âşıkların hikayesi anlatılmaya başlandı. Düşmanlığa, çatışmaya, gözü dönmüş liderlere rağmen aşkından vazgeçmeyerek köyleri barıştıran iki âşığın hikayesi, içsavaşın en karanlık günlerini görmüş insanların kendi tavırlarını yıkamasa da “çocuklarının diğer taraftan biriyle evlenmesine engel olmamaları gerektiğini” ve “nefretin yükseldiği her yerde karşısında durup susturmaları gerektiğini” itiraf etmelerine yaradı.

Gelelim bize... RTLM size neyi, nereyi, kimi, kimleri hatırlattı? 

Ben en çok Twitter’ı, şimdiki adıyla X’i, buldum bu hikayede… Dünyada olup biteni en çok merak ettiğim zamanlarda en büyük entelektüellerin tartıştıklarını havada yakalamak için ne marifetli gözükmüştü oysa o kuş… Şimdi bitmek bilmez bir hipersenkronizasyon içinde hoşumuza giden ya da tepkimizi uyandıran herhangi bir meseleye refleks dahi gösteremeden bir başkasının içinde kendimizi buluyoruz. Neredeyse her şey herkesin kendini taraf olmak zorunda hissettiği, bitaraf olmanın pek fazla takipçi ve beğeni getirmediğinden değersiz görüldüğü bir forma büründü. 

Elon Musk’ın reklam gelirlerini paylaşmaya başlamasıyla daha önce, en azından ilk günlerinde, büyük düşüncelerin ve bazen de iyi şakaların kalabalıklara ulaştığı bu yer şimdi iyi kışkırtıcıların, maharetli trollerin ve bin tepeden bin farklı manipülasyon üreten grupların savaş alanına döndü. Farklı olmanın, farklı düşünmenin veya farklı yollar bilmenin birini değerli kılacağına inanacağımız bu dijital Ruanda, farklı olanın, düşünenin, bilenin hemen susturulduğu, taşlandığı, düşmanlaştırıldığı ve ihbar edildiği bir distopyaya evrildi. Sivil ve demokratik haklarının çoğunu nasıl kullanacağını dahi bilmeyen bir kalabalık için kalabalığa yaslanma hakkının sonuna kadar suistimal edildiği bir seskırım alanı artık. 

Çaresi çekilmek mi, sosyal medyayı topyekun terk etmek mi, bir daha kimseye kulak vermemek üzere yeni alanlar aramak mı? Zannetmiyorum.

Bin tepeden bin farklı felaketi bin kişiyi susturmak için yüz bin ağızdan yükselten bu dijital Ruanda’da bin köyün aşk hikayesini anlatmak zorundayız. Ütopik gelecek ama değil, Ruanda’da radyodan yayınlanan bir pembe diziyle insanları barıştırmak mümkünse bu da mümkün. 

Yapacak çok şey var ama ilkini biliyoruz. Kalabalıklara karışarak güvende kalma refleksine dayanmamalı, kimseyi kimliği, inancı, yönelimi, dini, dili sebebiyle zorbalığa maruz bırakmamalıyız. Sadece kendimiz yapmamalıyız demiyorum, zorbalığa uğrayanın da yanında durmalıyız. 

İkincisi, dijital dünyanın suçlularını izole etmeliyiz. Evet, trolleri “halkı kin ve düşmanlığa sevk”ten Lahey’de yargılayamayız ama seslerini kısabiliriz. Etkileşmemeli, etkileşilmesine alan yaratmamalı, mümkünse ses hücrelerinde tutmalıyız. O radyo kaç evde açılırsa o mahallede kırım o kadar artacak. Düşmanlığı kırmak için frekansı değiştirmek zorundayız, sesi kısmak zorundayız. 

Üçüncüsü, belki de en önemlisi… Kibar olmak, sevmek, beğenmek, mutlu olmak, takdir etmek, saygı duymak ve ilham almak ne zamandan beri yeterince havalı olmayan bir şeye dönüştü bilmiyorum ama önce dilimizdeki “pala”yı bırakmak zorundayız. Bugün, ansızın, tek bir iyi, doğru ve güzel yaratıp peşinden koşamıyorsak ya da etrafımızda gitgide sessizleşmiş kalabalığı bizimle koşmaya ikna edemiyorsak bile kendi iyimiz, doğrumuz ve güzelimiz için aydınlık bir dili tekrar kazanabiliriz. 

Bin tepeye çiçek dikemiyorsak bir tepeye dikerek başlamalı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

🔍Mercek: 'Palalı' dilin panzehiri

Bir radyo kanalının tarihin en acı soykırımlarından birine önayak olduğu Ruanda’dan yola çıkarak, gücünü kalabalığından alan güruhlara hoparlör olan X hakkında hangi dersleri çıkarabiliriz? Umutcan Savcı, "palalı" dilin panzehirini yazdı.

25 Mar 2024

Sebastiao Salgado

YAZARLAR

Umutcan Savcı

Co-Founder at Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR