Bir Kabarede Neler Görülür?

İç içe birkaç salondan girilip tek kanatlı bir kapıdan girilince – Napolyon’un barut hikâyesi – Sıra paravanaların arkasında – Amerikan kokteyl – Geceyarısından sonra avcılık – Koğuklardan balık kaçtı – Korkunç fakat uysal bir adam

Mehmet Selahattin, 31 Ocak 1931 

Raşit Rıza Bizim Lokanta’yı açtıktan sonra her tarafta “Bizim Berber”, “Bizim Kıraathane”, “Bizim Muhallebici” ve daha böyle hep “bizim” olan pek çok yer açılmıştı. Bilmem Bizim Lokanta kapandıktan sonra ötekiler ne yaptılar. Yalnız bildiğim bir şey varsa o da bize atfedilen bu müesseselerin pek ömürsüz olduğudur. Bu arada acaba bizim balo nasıl oldu? Bizim balo, yani matbuat balosu! Tamam bir hafta evvelinden beri yapılan dehşetli hazırlıklara bakılır ve hele gazete sütunlarına geçen karikatürlere dikkat edilirse pek alaylı, pek eğlenceli geçtiğine şüphe etmiyorum. Rivayete göre meşhur kiralık smokin meşherinde kiralanmamış bir tek smokin bırakılmamış.

Arkadaşlardan birini gece saat 11’e doğru kendisine pek yakıştırdığı eğreti balo kıyafetiyle otomobilinden inerken görünce hayret etmedim. Bir günlük beylik beyliktir demişler. Bizim de senede bir gecemiz felekten çalınmış bir gece sayılabilir. Yalnız şu var ki diğer seneler olduğu gibi bu sene de baloya gitmek bana nasip olmadı.

Niçin mi dediniz? Napolyon’un meşhur barut hikâyesi! Evvela smokinim yoktu. Bilmem alt tarafını söylemeye lüzum var mı? “Peki amma,” diyeceksiniz. “Diğer bazı arkadaşların yaptığı gibi sen de bir gece için şöyle münasipçe bir smokin bulup kiralayamaz mıydın?” Hayır, kiralayamazdım! Çünkü eğreti ata binmektense yaya yürümeyi tercih ederim. Sonra size tuhaf bir şey söyleyeyim. Ben smokin içinde fena halde rahatsız olurum. Haydi bu smokin insanın vücuduna göre yapılmış, kusurlarını örten iyi bir makastar elinden çıkmış olsa ne ise. Fakat rastgele tedarik edilmiş bir smokin ya dar olacak ya bol.

Neyse, uzun söze ne hacet. Baloya gitmedik. Giden arkadaşlar yedikleri, içtikleri, hatta isterlerse giydikleri onların olsun, elbette orada gördüklerini bize anlatırlar. Mamafih şurası da muhakkak ki eğlenmek için baloya gitmeye hiç de hacet görenlerden değilim. Gönülde eğlenmek için küçük bir arzu bulunması kâfidir. İnsan iki çift laf etmek, sıcak bir odada üç beş kafadar arkadaşla başbaşa vermek suretiyle pekâlâ eğlenebilir. Nitekim dün gece ben de kendi hesabıma pekâlâ eğlendim. Bakınız nasıl?

Beyoğlu’nun ehli bir hayvan ismi taşıyan bir barındayız. Kadınlı erkekli 20 kadar kişiyiz. İç içe birkaç salondan geçilerek tek kanatlı bir kapıdan girilen bu basık yerde hava o kadar bozuk, duman, nefes ve ispirtonun birbirine karışmasından mütevellit sert koku o kadar iğrenç ki, bu muhite alışmayanlar burada birkaç dakikadan fazla mümkün değil kalamaz. Hâlbuki hiç kimse bu kokuyu duymuyor, boşlukta donuk avize gibi sallanan bu dumandan rahatsız olmuyor. Bilâkis gülünüyor, söyleniyor, yenilip içiliyor sonra da yorulunca sinirleri dinlendirmek için sıra paravanaların arkasına iltica ediliyor. Kadınlar burada herkesin kadını, fakat hiç kimsenin kadını değil. Cüzdanı fazlaca kabarık olan hovardalar burada seslerini istedikleri gibi yükseltebiliyorlar.

Çirkin, çok çirkin aynı zamanda çopur bir adam kendisine getirilen kokteyli beğenmediğini cezri bir hareketle izhar etmek istedi, kadehi kaldırıp yere çaldı. Garsonların bu kırık cam parçalarını yerden nasıl sessiz sedasız topladıklarını görseniz hayret edersiniz. Aynı zamanda aksi müşteriyi tatmin etmek lüzumunu da hissettiler:

“Yok zarar beyim, yok zarar. Bu sefer getirelim Amerikan kokteyli size.”

İçkinin yasak olduğu memleketin adıyla anılan bu içki halitasını müşteri beğendi. Yüzünü buruşturarak içtikten sonra “Hah, zararsız bu. İspirtosu da az. Öteki hardal kokuyordu.” dedi.

Garson cevap yerine derin bir reverans çakarak uzaklaştı. Barlar, daha doğru bir tabirle kabare gittikçe mahremleşiyor, kuytulaşıyor, tenhalaşıyor. Nasıl anlatayım bilmem, daha biz bize, daha bizim, daha teklifsiz bir hal alıyor. Bir aralık öyle bir saat geldi ki mevcut kızlar masalara kifayet edememeye başladı. El peşrevleri yapmaktan kimsede çalgıyı dinleyecek hal kalmamıştı. Zaten çalgının başındakiler de hangi havayı çalacaklarını unutmuş gibiydiler. Her telden çalınan bu daracık salonda öyle bir curcuna havası başladı ki deme gitsin! Bazı açıkgözler çeşni değiştirmek maksadıyla gece yarısından sonra avcılığa çıktılar.

Fakat bu saatte Beyoğlu’nun dar sokaklarında bıldırcın avcılığı yapılmaz ya! Kimi bir yaban ördeği bulmuş, getirdi. Kimi kolunda yağlı bir kazla araya karıştı. Vakıa boş dönen olmadı. Fakat bu yeni gelenler o kadar müptezel şeylerdi ki kendi âlemlerinde eğlenenlerin keyfini kaçırdı. Bereket versin kabarenin gedikli kızlarına! Yavaş yavaş sakinleşmeye başlayan salonun çok geçmeden eski neşesini iade ettiler. Kafalar iyice kızışmıştı. Biri teklif etti:

“Beyler! Bir oyun çıkaralım!”

Birkaç ağızdan cevap verildi:

“Ne oyunu?”

“Koğuklardan balık kaçtı oynayalım.”

Vaktiyle çocukluğumuzda oynadığımız bu oyunun meğer o zaman farkına varmadığımız ne hususiyetleri varmış, bunu dün gece anladım. Oyunda ebe mevkiine düşenler balığı öyle yerlerde arıyorlardı ki bulamayışlarına hayret etmemek kabil değildi. Ne ise, koğuklardan balık kaçtı oyunu bittikten sonra tura oyunu başladı. Yüzünü kimin elinde bulunursa meydanı dört dönmek vazifesi ona düşüyordu.

Ben bir kenarda, fakat doğrusu alakayla bu oyunları seyrederken kapı açıldı. Esmer yüzünün kıvrımlarında alkolün müthiş tahribatı fark edilen iri yarı, fitil ve bulut sıfatlarının biraz fevkinde, kör kandil payesine yaklaşmış kıranta bir adam içeri girdi. Kaşlarını çatarak salona doğru yürüdü. Paravanaların arkasında oturanları birer birer muayene ettikten sonra kendini bir iskemleye attı. Bütün gözler ona çevrilmişti.

Ne korkunç bir herifti bu! Burada mutlaka bir kan çıkarmaya ahdetmiş gibi görünüyordu. Kabarenin mahdut müşterileri telaş, korku ve endişe sezilen bakışlarla birbirlerine sanki istimdat ediyorlardı. Kıranta adam kalın ve yakası kürklü paltosuna büzülmüş, etrafına dehşetli nazarlar atarak herkese meydan okuyor vaziyette idi.

Hâlbuki tuhaf değil mi? Barda çalışanlar ona bizim verdiğimiz ehemmiyetin onda birini bile vermiyorlardı. Bir kere yanına kimse sokulmadı. Sonra daha garibi, kızlardan biri yanına yaklaşıp morarmış burnuna bir fiske akşetmesin mi! Heybetli adam şimdi ayağa kalkıp kızcağızı rugan iskarpinlerinin altında tepeleyecek diye bekledik. Ne münasebet! Kızmadıktan sonra hafif tertip güldü bile.

Peki o halde bu korkunç zat kim ola diyeceksiniz. Biraz sonra birisi kulağıma eğilerek şu izahatı verdi:

“Kılık kıyafetine bakma, pek uysaldır. Kibarların hizmetini canla başla görür. Eğer bir tecrübe için feda edilecek bir beş liralığın varsa...”

Korkunç adamın kim olduğunu lüzumu kadar anladınız, değil mi?


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
∙

BÜLTEN SAYISI

∙

PREMIUM'A ÖZEL

İstanbul'un en artist mekânı #62

Sanatçı ve siyasilerin ortak mekânı Bizim Lokanta ve 1931 yılında Matbuat Balosu'nda yaşananlar...

31 Oca 2023

1930'larda lokanta

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR