Bir taş, bir kent, birçok insan: Dou Print Studio

İlk değil fakat an itibarıyla Türkiye’deki tek bağımsız litografi atölyesi Dou Print Studio, 2019’dan bu yana farklı disiplinlerde çalışan sanatçılarla birebir yürüttüğü çalışmaların yanı sıra küratör ve davetli sanatçılarla birlikte çalıştığı bir süreci de geliştiriyor.
Bir taş, bir kent, birçok insan: Dou Print Studio

Yazı: Gözde Mulla

Kent ve insan. İnsan ve taş. Taş ve zaman. Birbiriyle iç içe, birbirine eklenmiş haldeler. Formların malzemeye, malzemenin mekana eklenmesi gibi. Zamanın içindeki bir kent, kentin içindeki bir form, bunların akıştaki yeri gibi, bir döngü. Öyle ki bir yerlerde, bir zaman aralığında kendini tamamlıyor. Sert bir döngü bu, bir kireçtaşının oluşumundaki gibi.

Taş ile insanın ilişkisi sıradan bir ilişki değil. İnsanın bitkiyle, hayvanla ya da diğer doğa parçalarıyla olan ilişkisinden daha farklı. İnsan ile taş arasında daha sakin, daha uzlaşmacı bir diyalog var gibi. Çünkü taşı şekillendirmek, yerini değiştirmek, yok etmek, yani üzerinde tahakküm kurmak kolay değil. Bir doğa parçası olarak taş, insan yaşamını biçimlendirmede etkili bir form. Dağlar, tepeler, kayalıklar bunun belki de en keskin örneği. Bunun yanında tarihte kağıttan öncesine doğru gitsek yazı, resim gibi ifadenin aktarıldığı yer olarak karşılaşırız taşla.

Fotoğraf: Naz Önen

Katı, sınırlı, geçişsiz, ağır, sert, dolu, sesli, renksiz, kokusuz, kekremsi. Bilindik bir tat değil, aksine denizden çıkmışçasına, yüzyıllarca orada kalmış, oradaki yaşam formlarının bir parçası olmuş ama bir yandan da o parçanın bütünüymüşçesine bir tat. Tıpkı kentle kurduğumuz ilişki gibi. İnsan formunun kent ile ilişkisi ve bir anlamda da ilişkisizliği gibi. İlişkilenme biçimleri içinde belki de en karmaşık ve kaotik olanlardan birisi, kent-insan etkileşimindeki hallerin tümü gibi. Ama bir yandan da hiçbirisi gibi. Kendine özgü, kendi halinde, kendinden önce ve kendinden sonra, kendine rağmen, kendine karşın, kendine dahil, kendinden hariç bir yapı.

Bir taşın esnekliğini düşünün. Neredeyse sıfırdır öyle değil mi. Eğilmez, bükülmez, kıvrılmaz, katlanmaz yırtılmaz, buruşmaz. Onun eylemlilik halinde kırılma vardır. Taş bir nesne olarak kırılır, parçalanır, bir özne olarak ise kırar ve parçalar. Katı, kontrol edilemez, dolayısıyla da öngörülemez bir maddedir. Buna karşın taşın sanatla kurduğu ilişkide birçok olasılık vardır. Burada taş, fiziksel olarak değil belki ama düşünsel olarak son derece esnektir.

Taşın geçirgen olmayan yapısı, sanatın geçirgenliği ile dönüşüme uğrar. Bu dönüşüm beraberinde kolektif yapıyı getirir. Tonlarca ağırlıktaki taş, bireysel sanatçı atölyesindeki pek çok süreçten farklı olarak kolektif üretim sürecinin malzemesi olur. Litografi atölyesi, bu üretim sürecinin açıkça görüldüğü yerlerden biridir. Taşın fiziksel yapısı bir yanda dursun, kimyası geçirgenliğe dolayısıyla da dönüşüme aracılık eder. Böylece litografi atölyesindeki her taş, kendi yapısının yanı sıra dışarıdan gelen müdahaleler ile devinen bir deneyim alanı hâline gelir. Tezgahın üzerinde duran sert, sabit bir deneyim alanıdır burası, taş mekanın kendisidir artık. Mekan içindeki bu mekanı deneyimleme alanı olarak açan ise işbirlikçi bir litografi atölyesi olan Dou Print Studio’dur.

Atölye, genel prensibi gereği sanatçı ile işbirliğini ve atölye sürecini önceliyor. İlk değil fakat an itibarıyla Türkiye’deki tek bağımsız litografi atölyesi olan Dou Print Studio, 2019’dan bu yana farklı disiplinlerde çalışan sanatçılarla birebir yürüttüğü çalışmaların yanı sıra küratör ve davetli sanatçılarla birlikte çalıştığı bir süreci de geliştiriyor. İlkini 2021, ikincisini 2023 yılında düzenlediği “Litho Days” başlığı altındaki Litografi Günleri, neredeyse bir yıllık bir süreci kapsayan hem kentsel hem de sanatsal bir deneyim alanı açıyor. Üretimler, workshoplar, açık atölyeler, konuk sanatçı programı, sergi, sanat konuşmaları ve panellerle birlikte tüm süreç Ankara’da gerçekleşiyor.

Kentin sanat rotasında olan atölye, şehir dışından gelen sanatçıların kaldığı ev ve sergilerin gerçekleştiği Ka arasındaki bağlantı, şehrin en keyifli yürüyüş rotasını oluşturuyor. Bu rota, izleyici ve katılımcılar için gündelik bir deneyim alanı sunuyor. Mavisi kimi zaman eksik gelen bu kent, içinde devinirken bize neredeyse her adımımızı hissettiriyor ve sürecin kendisine odaklanmamızı sağlıyor. Bu bağlamda da sanat ile kentin ilişkisinin süreç odaklı ilerlediğini rahatlıkla söyleyebilirim, tıpkı litografi atölyesinde olduğu gibi.

Fotoğraf: Doğu Gündoğdu

Aslına bakılırsa atölyenin kent ile ilişkisi sanatçılarla işbirliği başlamadan çok önce, atölye henüz kurulma aşamasında, kilometrelerce öteden getirtilen baskı makinesinin Ankara’da bir sokakta, araba brandasının altında on gün boyunca öylece durması ile başlamış. Kapısından girebileceği bir dükkan bulamayan makine, sanatçı atölyelerinin ve kedilerin çoğunlukta olduğu mahallenin bir yerinde beklemiş ta ki atölyenin camı çıkarılıp vinçle içeri yerleşene kadar. İlk günden bu yana kente doğrudan temas eden bu makine, şimdilerde farklı şehir ve ülkelerden gelen sanatçıların çizimleriyle buluşuyor.

Taşından baskı makinesine kadar atölyedeki tüm malzemelerin deneyim alanı birbirinden farklı. Bu farklılığa her aşamada dahil olan kişi ise usta baskıcı (master printer) Doğu Gündoğdu. Kendisini bir rehber olarak tanımlarsam yanlış olmaz diye düşünüyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun her litografi atölyesi kendi prensipleri, malzemeleri, sanatçıları ile farklı bir rotada ilerliyor. Sürece rehberlik eden usta baskıcı, atölyenin rotasını belirleyen kişi oluyor. Bu durumda baskı sürecine dair tek bir formülden söz etmek pek de mümkün değil. Bir sanatçı atölyesinden farklı olarak özgünlüğün kendisi kolektif üretim oluyor. Litografi atölyesinde, sanatçıların işlerini basan usta baskıcı, aynı zamanda kendi sürecini kuruyor. Bu aşamada, litografi öğrenmek için en iyi yolun başkalarının işini basmak olduğunu söylemeden geçmiyor Doğu.

Usta baskıcı Doğu Gündoğdu. Fotoğraf: Fatih Karatekin

Atölyede, taş ile buluşan her sanatçı için farklı bir hikaye başlıyor. Sonuç ise tamamen sanatçı, taş ve usta baskıcının ortaklığından çıkıyor. Bu üçlü bir süre boyunca bir arada yaşıyor diyebiliriz. Bir hafta, on gün, on beş, yirmi gün bile olabiliyor bu süreç ve gündelik hayatlarını birlikte geçiriyorlar. Bu tam da kolektif üretimin bir parçası olduklarını gösteriyor. Birlikte üretmenin en bilindik yanı birlikte yemek, içmek, birlikte düşünmek, malzeme ve nesnelere birlikte dokunmak demek oluyor. Atölye, kent, taş, sanatçı ve usta baskıcı, hepsi bu üretim sürecinin bir yerlerine sızıyor, kimisi bilinçli olarak, kimisi zamanın doğal akışında, kendiliğinden.

Üretim sürecine bilinçli olarak dahil olan iki yapı daha var. Bunlar yoğunlukları farklı olan iki sıvı; yağ ve su. Birbirlerine karışmıyorlar. Aynı formdalar fakat karşı karşıya geldiklerinde farklı yerlere itiliyorlar. Birbirlerini tüm güçleriyle iten bu iki form, taşın yağ ile çalıştığını gösteriyor bize. Bir bütün olmakla ilgili kaygıları yok, ikisi de birbirinden bağımsız. Yaşamın doğal akışında sıklıkla bir araya geliyorlar.

Taşın sert yapısı karşısında yağın yumuşak dokusu aslında gündelik yaşamdaki akışın bir tezahürü gibi. Bu akış, içerisinde zıtlıklar, uyumlar, rastlantılar, kaos gibi pek çok karşılaşmayı barındırıyor. Gündelik yaşamın kimi zaman kaotik kimi zaman durağan halindeki dengesi, taş ile kağıt arasındaki aktarımda seziliyor. Litografi taşından kağıda aktarılan imgeler, yazılar, sonucun yanı sıra sürecin kendisine de işaret ediyor.

Üzerinde kullanılan malzemenin karakterini neredeyse olduğu gibi aktaran taş, sessiz ve sakin kalıyor. Sanki o katı/soğuk duruşunun, ezici ağırlığının altında pek çok farklı katman var ve onunla çalışan her sanatçı başka bir katmanı ortaya çıkarıyor. Belki de asıl ortaklık sanatçı ile taş arasında gerçekleşiyordur. Bana kalırsa buradan bakmak birçok olasılığı da içinde barındırıyor. Atölyedeki masada duran tonlarca ağırlıktaki taş, karşısındaki sandalyeye oturan sanatçı için bir kağıt oluyor en başta. Fakat sıradan bir kağıt değil, bir şeyler karalayıp buruşturduğumuz ya da birkaç cümle yazdıktan sonra üzerini çizdiğimiz bir kâğıt olamayacak kadar kararlı duruyor. İlk temasta iç gıcıklayan soğukluğunu hissettiriyor.

Yaşamın akışında biriyle karşılaşmak gibi bu. Henüz tanımadığımız ama yolumuzun kesiştiği biri gibi. İlk karşılaşmadaki soğuk bir merhaba gibi. Ardından gelen diyalog ile kurulan etkileşim kolektif bir yaşamı işaret ediyor, tıpkı taş ile sanatçı arasındaki ilişkide, dahası atölyede olduğu gibi. Buradaki ortaklık, tamamıyla sürecin kendisi oluyor. Kağıda aktarılıp çıkan her sonuç (eser), geride bıraktığı taşın bir yansısı oluyor artık. Yeni karşılaşmalara gebe olarak çıkıyor atölyeden. Sonuca doğrudan gitmese de sürecin içerisinde önemli bir aktarım aracı olan taş, atölyedeki tüm karşılaşmaların merkezi hâline gelmeye devam ediyor.

Not: Dou Print Studio’da basılan farklı edisyonlu eserlerin ilk kez bu kadar kapsamlı bir seçkisi bugünlerde İstanbul’da, Kasa Galeri’de sergileniyor. Mayıs sonuna kadar devam edecek Litografi sergisi, 5 yıldır yurtiçi ve yurtdışından gelen sanatçıların atölye süreçlerinin birer tanığı olan baskıları bir arada görme olanağı sunuyor.


Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Aposto Ankara

Her pazartesi saat 18.00'de Ankara'dan özenle seçilmiş etkinlikler, haberler ve hikayeler.

İLGİLİ OKUMALAR