
Alacakaranlıkta, elimdeki ufak fenerle, yaklaşık bin iki yüz yıl önce inşa edilmiş dünyanın en büyük tek parça Budist tapınağı Borobodur’un dik ve yüksek basamaklarını hızlı hızlı tırmanıyorum. Amacım tapınağın tepesindeki ters lotus çiçeği biçimindeki dev stupanın civarında güzel bir yer bulmak. Benimle beraber her sabah yaşanan bu sihirli ana şahitlik etmek isteyen insanlarla yukarı tırmanırken sanki Indiana Jones filmlerinden birindeyiz.
Tepeye vardığımızda herkes rutubetli ve sıcak tropik hava nedeniyle kan ter içinde. Dünyanın dört bir yanından insanlar elinde kameralarıyla gün doğumunu beklemeye başlıyor. Sonradan Buda olacak ve dünya din ve felsefe hayatını kökten değiştirecek Siddharta’nın aydınlanma evrelerini temsil eden küçük stupaların arasında ve nirvanayı temsil eden dev stupanın dibinde kümeleniyoruz.
Karşımızdaki ova sisli. Yemyeşil tarlalar ve köylerin üzerinde sanki bir tül perde var. Kuş sesleri, mistik ortamı bozmamak için ürkekçe ağızlardan çıkan fısıltılar ve uzaktan gelen bir ezan sesi duyuluyor. Gördüğümüz manzara sanki usta bir ressamın elinden çıkmış. Sisin yerini ufka bıraktığı noktada ise karşımızda kocaman bir dev bizi selamlıyor, Merapi Volkanı. Elle yapılmış kadar düzgün bir üçgen yapıdaki dağ arkasından yükselen güneşle beraber sanki büyüyor. Hepimiz büyülenmiş bir şekilde volkanın arkasında sanki nazlanarak bizi bekleyen güneşin yarattığı pembe, mavi, turuncu renk cümbüşüne bakıyoruz.

Merapi
Güneş usulca yüzünü gösterdiğinde ise Budistler için hac noktası olan Borobodur’un neden bu noktaya yapıldığını anlıyorum. Merapi Volkanı’nın ardından doğan güneş sadece dünyayı değil, sanki zihnimizi aydınlatıyor. İçimize her gün yeniden doğan umudu, yaşam enerjisini uyandırıyor. Belki de her gün yeniden doğduğumuzu bize anımsatıyor.
Aslında aralarında kuş uçuşu 28 kilometre olan ve adının anlamı ateş dağı olan Merapi ile Borobodur arasında tarih boyunca süregelen bir ilişki söz konusu. Sailendra Hanedanı tapınağı yaptırmak için yaklaşık olarak 40’ar kiloluk 2 milyon taş blok kullanıyorlar. İşte bu taşlar Merapi’nin binlerce yıldır püskürttüğü lavların oluşturduğu taş ocaklarından elde ediliyor. Merapi’nin püskürttükleri taş ustalarının elinde şekil bulup 600 bin metre küplük bir tapınağa dönüşüyor. Sailendra Hanedanı yıkılıyor, Cava İslam egemenliğine giriyor ve Borobodur yüzlerce yıl unutuluyor. Bu esnada oldukça aktif olan Merapi püskürerek insanlara verdiğinin üzerini külleriyle örtüyor. Ta ki 1800’lerde İngilizler tapınağı yeniden keşfedene dek. Tapınak temizleniyor. Ziyarete açılıyor. Ancak uzun süre sessiz kalan Merapi 2006’daki büyük depremlerle tekrar hareketleniyor. 2010’da yeniden patlıyor ve tüm bölgeyi küle boğuyor. Bölgede yüzlerce ölüm ve tahliye edilen 350 bin kişi var. Borobodur 2,5 santim volkanik kül altında kalıyor. Merapi sakinleşince çalışmalar başlıyor ve tapınak tekrar eski görkemli günlerine dönüyor. Yok eden aslında koruyor. Yağmurdan, rüzgârdan, güneşten yok olacak Borobodur, Merapi’nin karanlık örtüsü altında derin bir uykuda dinleniyor.

Borobodur'da bir çift
Borobodur ve Merapi’nin görkemini geride bırakıp Cava Adası’nın doğusuna doğru bir yolculuğa başlıyorum. Yol beni akşam saatlerinde Cava genelinde pek de bulunmayan Hindu nüfusun yaşadığı bir dağ köyüne getiriyor. Bir şeyler yiyip sabah gün doğumuna enerjimi saklamak için erkenden yatıyorum. Sanki birkaç dakika sonra alarmım acı acı çalmaya başlıyor. Oysa ki saatler geçmiş ve vakit gelmiş. Hızlıca giyinip dışarıda beni bekleyen 4x4 arazi aracına atlıyorum. Hâlâ aydınlanmamış havada virajlarda savrula savrula bozuk dağ yollarından ilerliyoruz. Çevrede tek görebildiğim, farların aydınlattığı yola uzanmış ağaç dalları.
Yol, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrasında sona eriyor. O noktadan sonra yürümeye başlıyorum. Bir rampayı çıktıktan sonra ufak bir kalabalığın kümelendiği bir terasa varıyorum. Esen dağ rüzgârı uyanmama yetiyor. Montumun içine daha da gömülüyorum. Günün ilk saatleri yaklaşırken zifiri karanlık biraz olsun yok oluyor ve uzaktan dümdüz bir araziye adeta kondurulmuş dağları görüyorum. Birinin tepesinden dumanlar çıkıyor. Kağıda bir volkan çiz deseler ilk çizilecek şekil karşımda canlı duruyor. İşte Bromo Volkanı ile böyle tanışıyorum. Doğudan güneş yükselirken Bromo, çevresindeki dağlar ve binlerce yıldır magmadan püskürttükleriyle kaplı arazi aydınlanıyor. Sanki içerisinde dev bir çelik fabrikası olan dev bir baca burası.
Ağzım açık karşımdaki manzaraya bakarak yeni bir güne başlıyorum. Güneş yükseldikçe kapkara kumla kaplı kocaman arazi iyice ortaya çıkıyor. Üzerinde dev bir tarakla çizilmiş gibi görünen çizgileri inceliyorum. Yukarıdan bakınca her şey ne kadar ufak görünüyor.
Güneş iyice kendini gösterdikten sonra tekrar arazi aracına dönüyorum. Yine virajlı dağ yollarından geçiyoruz. Ancak bu sefer istikamet kısa süre önce terastan izlediğim kara kumlu araziden geçerek Bromo Volkanı’nın krateri. Araziye girer girmez lastiklerden bir duman yükseliyor. İncecik volkanik kumlar arkamızdan kocaman bir bulut oluşturuyor. Dev arazide hızla yol alıyoruz. Bir süre sonra araçla gidebileceğimiz son noktaya varıyoruz. Bu noktadan sonraya atlarla devam edeceğim. Ata binip kratere doğru yol almaya başlıyorum. Volkanın yamacına tırmanıyoruz. Atın arkasından araç kadar olmasa da bir kum bulutu yükseliyor.

Bromo manzarası
Kısa bir yolculuk ardından kratere beni çıkartacak olan 253 basamağın başına geliyorum. Ve kulağıma dipten gelen gümbürtüler çalınıyor. Yükselen güneş hafif yakmaya başlıyor. Yukarı tırmanmaya başlıyorum. Yukarı çıktıkça gümbürtü sesleri artıyor. Sanki dünya benimle konuşmaya çalışıyor. Basamaklar bitiyor ve ben hayatımda görmediğim bir şeyle karşı karşıya kalıyorum. Devasa, dipsiz, içinden gümbürtüler gelen ve sürekli tüten konik bir kuyu. Büyülenmiş bir biçimde sanki dünyanın merkezini görebilecekmiş gibi aşağı bakıyorum.
Kratere çıktığımda bir Hindu sunağı dikkatimi çekiyor. Tam ortasında fil başlı tanrı Ganeş var. Cava’daki Müslüman işgalinden kaçan Hinduların bir kısmı Bali Adası’na geçerken diğerleri dağlık bölgelere kaçıyorlar. İşte bu bölgelerden biri de Bromo. Volkanın kendilerini koruduğuna ve kutsal olduğuna inanıyorlar bu nedenle de buraya bir sunak inşa ediyorlar.


Bromo krateri
Zaman zaman bölgede yaşayan Hinduların dağa saygılarını göstermek için canlı hayvanları kratere attıklarını öğreniyorum. Kraterin çevresinde dolaşmaya başlıyorum. Kısa bir süre sonra aslında bir fonksiyonu bile olmayan korkuluklar da bitiyor. Dünyanın merkeziyle aramda sadece bir adım mesafe kalıyor. İçeriden gelen gürültülerin hipnoz etkisi var. İnsanı kraterin başında oturtup kendini izletecek bir güçte. Arkamı dönüp volkanik küllerin oluşturduğu araziye bakıyorum ve ne kadar küçük olduğumuzu fark ediyorum. Bir de aslında o zavallı egomuzla doğayla nasıl başa çıkmaya çalıştığımızı. Arkamda duran kraterin sadece bir saniyelik patlamasıyla şu anda gördüğüm her şeyi yok edebileceğini bilmek ürkütücü bir his uyandırıyor. Dünyada yaşam bir gün daha güneşe kavuşurken doğanın kudretine yeniden hayran oluyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Borobodur Budist Tapınağı, Merapi Volkanı, Bromo Volkanı'nda dünyanın merkeziyle aramızda bir adım mesafe
26 Eki 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


