Çubuklu’ya Doğru Bir Cevelan

Şöyle Hisarları geçince temmuzun şikâyet edilecek tarafı kalmıyor

Hararet basınca denize dal çık–İhtiyar yalıların karşısında–Bahai Körfezi’nde–Çubuklu’da Uykusuzlar Manastırı

Mehmet Selahattin, 5 Temmuz 1930

“Aman ey temmuz bize kaçacak yer göster!”

“Tepemizden vurulmuş gibiyiz. İtiraf edelim ki bu sefer pek hazırlıksızdık. Havalar hep öyle yarı kapalı, hafif serpintili, serince geçecek sandıkdı.”

“Ey temmuz! Bir hafta var ki alın teri gibi meşakkatli terler döküyoruz. Yollarda şıpır şıpır eriyen güneş görmüş buz parçalarına döndük. Yoksa niyetin bizi ıstakoz gibi haşlatıp patlıcan gibi kızartmak mı?”

“Elimize geçen gazete derhal kıvrılıp yelpaze hâline geliyor. Oturduğumuz yerde uyuyakalıyoruz. Bize bu azizliği niye yapıyorsun? Ne olur azıcık serinlet bizi! Yanıyoruz elinden. Yanıyoruz… Yanıyoruz…”

Bir hafta var ki hemen bütün ağızlardan dökülen şikâyetler aşağı yukarı bunlardır. Fakaaaat! İşin fakatı var.

İşte temmuz hazretlerinden burada alenen kusurumun affını temenni ediyorum. Meğer kabahat onda değil şehirde bütün bir hafta kapanıp kalanlarda imiş. Şöyle Hisarları geçip de yukarı Boğaz’a doğru yollanınca temmuzun şikâyet edilecek tarafı kalmıyormuş. Biraz hararet basacak olsa deniz ne güne duruyor? Bir iki dal çık, serinle oh! Hem bu deniz etrafına tahta perde çekilip girenden para alınan sahipli denizler gibi değil. Sizi martılardan başka gören, güneşten başka rahatsız eden yok.

İşte Küçüksu önlerindeyiz. Göksu köşkü, etrafını kuşatan yeşilliklerin arasında zümrüt bir kemere iliştirilmiş beyaz bir inci gibi gözlere gülümsüyor. Deniz buralarda sakin bir göl manzarasındadır. Sahilden yarı bellerine kadar çıplak çocukların neşeli sesleri geliyor.

Anadolu Hisarı’nın sağır taşlarına çarparak asırların sükûtunu ürperten bir sesle vapurun düdüğü uzun uzun öttü. İşte Hisar Camii, işte iskelenin önünde yorgun ihtiyarların bağdaş kurup oturdukları mini mini köy kahvesi.

Boğaz buradan itibaren ötesine berisine kurtlar üşüşmüş, yaldız çerçeveleri dökülmüş eski bir endam aynası tesiri yapıyor. Kayıkhanelerinde beyaz gömlekli hamlecilerin, selamlığında ayvazların, uşakların, harem kısmında kalem parmaklı, gümüş tırnaklı cariyelerin barındığı bu koca berhaneler şimdi tuzlu suların dili ile yalana yalana aşınmış temelleri ve bükülen belleriyle savrulmak için rüzgârın kuvvetli bir darbesini bekleyen bir kül yığını hâlinde akıbetlerini bekliyorlar.

Bunlar içinde öyleleri var ki hâlâ nasıl olup da devrilmediklerine şaşılır. Hele bir tanesini gördüm: Perdesiz pencereleri bir iskeletin oyulmuş gözlerini hatırlatıyordu. Belli ki meskûn değildi. Denizin üstünde büyük bir balina ölüsü gibi yatan bu saray harabesi yakın mazinin canlı bir tarihi değil midir?

Eski zevkin, eski temayüllerin, eski ananelerin bir daha dirilmeyecek olan cesedini bu yalıların şişkin kaburgaları arasında görür gibi oluyoruz. Tabii ömrünü tamamlayıp ölen bir imparatorluğun son hatıraları…

Bir gün hiç şüphe yok bu güzel Boğaz’da genç kafaların yarattığı zarif aşiyaneler göreceğiz. Biz görmesek de evlatlarımız buralarda asrın zevkine ve temayüllerine uygun mamureler vücuda getirecekler. Boğaz’ın bugünkü hâlini bilmeyecek olanlara ne mutlu!

Meşhur Bahai Körfezi’ni uzaktan selamlayarak Kanlıca’ya geldik. Köprülülerin eski yalısı hâlâ ayakta. İskele ilerisindeki küçük caminin minaresinde öğle ezanı okunuyor. Üç dakika sonra Çubuklu’dayız. Kanlıca ile Çubuklu arasındaki ihtiyar korunun önünde vapurumuza mendil sallayan çocuklar var. Ve nihayet işte Mısırlıların yalısı. Tepede Abbas Hilmi Paşa’nın cihannümalı köşkü…

Çubuklu’nun mini mini iskelesine çıkarken 15 sene evvel burada geçen iki uzun ve hararetli gençlik senesini hatırladım. Hasan Bey’in gazoz fabrikası önünde musluklarından gürül gürül âlâ Göztepe Suyu akan sıra çeşmeler. Ve işte meşhur gazino. Yemyeşil ağaçların set set yükseldiği bu güzel bahçede kimseler olmaması ne yazık! Belki saz zamanı değil de ondan.

Çubuklu bahçesinde ne içilir? Bir gazoz da biz getirttik. Sırtlarından kopup gelen avare bir rüzgârın serinliği içinde kendimi yarım saat unutmak da felekten çalınmış bir gün sayılır dedim. Fikret’in “Bence her lahza-ı sevda ebediyet sayılır.” dediği gibi öyle zamanlar oluyor ki birkaç dakikalık bir istirahatle insan uzun seneler dinlenmiş gibi oluyor.

Burada oturduğum zamanlardan kalma bir itiyat ile beyhude yere bülbül sesi işitebilir miyim diye etrafıma kulak verdim. Fakat sonra hatırladım ki Çubuklu’nun meşhur bülbüllerini bu mevsimde değil nisanda gelip dinlemeli.

Bizans tarihi Çubuklu’da Uykusuzlar Manastırı adında bir manastır bulunduğunu haber verir. Bu manastıra girenler günün 24 saatinde mütemadiyen İsa’ya dua eder ve ömürleri oldukça gözlerine uyku girmezmiş. Hâlbuki mevkiin tenhalığı, ağaçların ninni yerine geçen hışıltısı benim şimdiden uykumu getirdi. Kendimi tutmasam gözlerim kendiliğinden kapanacak.

Eğer tatlı bir uyku kestirmek isterseniz Çubuklu’ya geliniz. Bir zaman burada ömürleri uykusuz geçenlerin acısını birkaç günde çıkarmak işten bile değil…


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Anadolu yakasının gözdesi #38

Bahai Körfezi, Abbas Hilmi Paşa Köşkü, Çubuklu

12 Tem 2022

https://tr.pinterest.com/pin/393853929890011177/

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR