Döngüsel bir sistemin vazgeçilmezi; Dayanıklı Toplumlar

Son haftalarda yoğun bir şekilde gündemimizde olan doğal afetler hem lokal hem de globalde milyonlarca kişinin hayatını etkilemekte. Bu hafta başında açıklanan ve iklim krizinin gidişatı üzerine çok önemli bir kaynak olarak kabul edilen IPCC’de de gördüğümüz gibi, bu doğal afetler çok sıkıntılı bir geleceğin ufak bir göstergesi. Döngüsel ekonomik bir sisteme geçiş sürecinde olsak da, lineer ekonominin yarattığı olumsuz etkilerin sonuçlarına uzun bir süre katlanmak zorunda kalacağız. Raporda bizi en çok etkileyen noktalardan birisi, şu an tamamen gezegene zarar veren süreçlerimizi durdursak bile, önümüzdeki 20–30 yıl bugüne kadar verilen zararların sonuçları ile yüzleşmek zorunda kalacağız. Ama merak etmeyin, döngüsel ekonominin temelinde yatan bir kavram imdadımıza yetişiyor; resilience! Resilience’ın döngüsel ekonomi içindeki yerine ve tüm canlılarla, doğaya sunduğu kavramsal çözümlere geçmeden önce kelimenin kökenine inmemiz gerekiyor.
Nedir, nereden gelmektedir?
Türkçeye dayanıklılık, elastikiyet, çabuk iyileşme* gücü olarak çevrilen Resilience kelimesi, atlamak anlamına gelen Latince “salire” fiilinden türetilmiştir. “Re” ön eki “geri” veya “tekrar” anlamına gelir. Bu nedenle, “Resilience” kelimenin tam anlamıyla geriye atlamakla ilgilidir. Fizik ve malzeme biliminde ise bir malzemenin yüklenildiğinde elastik olarak deforme olma yeteneğini tanımlar. Terim aynı zamanda psikoloji biliminde de sıklıkla kullanılmaktadır. 1970'lerde: Emmy Werner’in “Kauai’nin Çocukları” başlıklı çığır açan çalışmasında araştırmaya katılan ve çok zor şartlar altında büyüyen 210 kişinin üçte biri başarılı yetişkinler olarak belirlenir. İşte bu kişileri tanımlamak için “dayanıklı*” kelimesi kullanılmıştır ve bu özelliğin üç faktör ile belirlenebileceği savunulmuştur; genetik, ailelerinin özellikleri ve daha geniş sosyal çevrelerinin özellikleri. Kavram psikolojide incelenirken insanların zorlu koşulların üstesinden gelme yeteneğini kazanıp bunu sonraki zorlu koşullarda da uygulayabilmesini incelerken; teknolojide yalnızca özne insanlar değil, sistemler olmakta ve zorlu koşullar yerine “yıkıcı olaylar*” terimi kullanılmaktadır.

Yıkıcı olaylar insan yapımı, teknolojik, doğal afet, çevresel gibi farklı nedenlerle meydana gelebilir ve farklı sistemleri etkileyebilir. Örneğin, doğal afetler (deprem, sel gibi )sonucunda barınma sistemleri yerle bir olabilirken, teknolojik sebepli yıkıcı olaylarda ise (kesintiler, siber saldırı) ray sistemleri çalışmaz duruma gelebilir. Ya da çevresel olaylardan dolayı (kuş gribi, Covid-19) sağlık sistemi sarsılıp hizmetleri kesintiye uğrayabilir.
Günümüzde artık sıkça duymaya başladığımız iklim değişikliği, plansız şehirleşme, demografik değişim veya terörizm gibi durumlar, yaşanılan çevreyi ve dolayısıyla canlıları zor koşullar altında bırakıyor. Bu olayların artışı ise hassasiyetteki yani “hasar görülebilirlik*”teki artışı da beraberinde getiriyor. Bu durumda bizlerin ve geleceğin toplumlarının bu zorluklarla yüzleşmesi ve doğru çözümleri geliştirmesi gerekiyor.
Soru şu, peki ya nasıl?
Öncelikle tüm toplumun işleyişi için güvenlikle ilgili sistemler olan kritik altyapı sistemlerinin önemi anlaşılmalıdır. Aşağıda örnekleri verilen bu kritik altyapıların yaşanabilecek yıkıcı olaylara karşı darbe alma olasılığı mümkün olduğunca azaltılmalı, direngen olması sağlanmalı ve darbe aldığı durumda ise hızlıca yeniden yapılanmaya imkan sağlayan bir sistemin oluşturulması gerekmektedir.
- Tedarik Zincirleri (Enerji, Su, Gıda, Acil Durum ve Kurtarma Hizmetleri,…)
- Bilgi ve İletişim (İnternet, Telefon,…)
- Ulaşım (Limanlar, Havaalanları, Demiryolları,…)
- Kritik Endüstriyel Tesisler (Kimya Sanayii, Nükleer Santraller, Rafinerileri,…)
- Bankacılık ve Finans
- Devlet Kurumları ve Kamu Binaları
Elastikiyet süreci nasıl takip edilir?
Hadi şimdi gelin hep birlikte bu sistemlerin nasıl olması ve işlemesi gerektiğini düşünelim. Örnek olarak ise; ülkemizin de yakın geçmişte deneyimlediği deprem felaketini ele alarak başlayalım ve süreçleri deprem öncesi, sırası ve sonrası diye kategorize edelim.
“ÖNCESİ”: Sistemin ilk aşaması sadece olasılıklara dayanarak depreme karşı önlem almayı hedefler. Bu kısımda önceki olaylar incelenir, sıklıkları ve büyüklüklerine bakılır. Ardından mühendislik verileri ile desteklenerek senaryolar hazırlanır, bulunan bölgede meydana gelebilecek büyüklükteki depremlere dayanıklı olacak altyapı standartları belirlenir. Son olarak da bu standartlara uygun bina inşası yapılır ya da var olan binalar restore edilir ve felaket sırasında uygulamaya konacak olan kurtarma/müdahale planı hazırlanır.
“SIRASI”: İkinci aşamada öncesi kısmında da tanımlanan senaryolara ve önceliklere göre felaket sırasında alınacak yardım aksiyonları belirlenir ve felaket meydana geldiğinde bu aksiyonlar yine belirlenen bu öncelik sırasına göre uygulanır.
“SONRASI”: Son aşama olan felaketin sonrasında ise yeniden inşa ve öğrenme adımları atılır.

Burada konuya uygun olduğunu düşündüğümüz iki örneği paylaşmak istiyoruz. Biri 2010 yılında Haiti’de meydana gelen 7Mw büyüklüğündeki 100,000–316,000 ölümle sonuçlanan deprem felaketi ve diğeri ise bundan 15 yıl önce Kobe’de meydana gelen 6.9 şiddetindeki 5502–6434 ölümle sonuçlanan deprem felaketi. Peki neydi benzer büyüklükteki depremlerin, bu kadar farklı ölçülerde sonuçlar doğurmasının sebepleri?

- Kobe’de binaların daha güçlü olması mı?
- Haiti’de hastanelerin dahi yıkılması mı?
- Kobe’nin kazazedelere anında yardım gönderebilmesi için önceden bir yardım planı hazırlamış ve organize olmuş olması mı?
- Felaket sırasında Haiti’nin tüm iletişim ağlarının çökmesi ve gerekli yardım çağrılarını yapamaması mı?
Şunu anlamamız gerekiyor; Afetler olabilir, eğer bilinçli bireyler ve toplumlar olmamaya devam edersek, afetler beklediğimizden çok daha yıkıcı sonuçlara da sebep olabilir. Fakat biz toplumların bu gerçekleşmesi olası olan olaylara karşın hazırlık/plan yapması gerekiyor. Tüm seçenekleri göz önünde bulundurarak aksiyon almamız ve “resilient” olabilmek için toparlanmayı organize etmemiz çok önemli. Fakat en az tüm bunlar kadar önemli bir şey varsa o da deneyimlerden öğrenmek. Yaşadıklarımızı unutmayıp, felaketlerin sonrasında bunlardan ders çıkarmak belki de yaşanan felakete ve kayıplara en büyük saygı olabilir.
Risk yönetimi nedir?
Bu noktada aslında şimdiye kadar konuştuğumuz risk mühendisliği çalışmalarını da içeren ve bir çerçevede toplayan “Risk Yönetimi” adımları oldukça önemli bir konumda yer alıyor.
- Bağlam oluşturma: İlk durumu tanımlayın, güvenlik ve sağlık gibi amaçları tanımlayın.
- Tehlikeleri tanımlama: Hasar senaryolarını tanımlayın. Bu, tehlike kaynağının ve kişilerin veya nesnelerin maruz kalmasının tanımlanmasını içerir.
- Riskleri hesaplama: Olayların olasılıklarını ve sonuçlarını tahmin edin veya belirtin.
- Riskleri değerlendirme: Risklerin kabul edilebilir olup olmadığına karar verin. Bu, önceden tanımlanmış kriterlerle risk seviyelerinin karşılaştırmasını veya maliyet ve faydaların karşılaştırmasını içerebilir.
- Riskleri azaltılması: Kabul edilmeyen riskler için başlangıç durumunu değiştirin veya sigorta gibi harici çözümler bulun.
Umarız toplumlar olarak “Resilience” döngüsüne ve risk yönetimine gereken önemi vererek başımıza gelmesi olası olan felaketlere karşı hazırlıklı bir konumda olabiliriz. Siz değerli okuyucularımızdan yazının içeriğini günlerdir içinde bulunduğumuz felaketlerle ilişkilendirip düşünmenizi rica ediyoruz. Sistemimizin en büyük eksiği nerede? Görüşlerinizi dilerseniz anketimiz üzerinden bizlerle paylaşabilirsiniz.
İyi haftalar dileriz!
*dayanıklılık, elastikiyet, çabuk iyileşme: resilience
*dayanıklı: resilient
*yıkıcı olaylar: disruptive event
*hasar görülebilirlik: vulnerability
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bireylerden başlayarak dayanıklı bir toplum yaratmak
19 Ağu 2021

YAZARLAR

Döngüsel Ekonomi
Döngüsel Ekonomi Hakkında Her Şey!
İLGİLİ OKUMALAR


