Dr. Gülfem Saydan Sanver ile seçimlerin öncesi, sonrası

Spektrum Podcast'e konuk olan Sanver, CHP'nin seçim stratejisini, Yeniden Refah Partisi'nin başarısını, kutuplaşmayı aşabilen yaklaşımları anlattı.
Dr. Gülfem Saydan Sanver ile seçimlerin öncesi, sonrası

Partilerin seçime girerek “birilerine kaybettiriyor” olması bize özgü bir anlayış mı? Bu organik olarak gelişmiş bir algı mı? Yani halkta gerçekten, “Evet, bu parti seçime girerse şu aday kaybeder. Benim istediğim aday kaybeder” şeklinde gelişen bir algı mı? Yoksa bu büyük partilerin siyasi danışmanlarla ürettiği bir söylem mi?

İkisi birden diyeyim. Şöyle ki biz kutuplaşmış bir toplumda yaşıyoruz. Bizdeki seçmenin hep bir matematiksel hesap yaparak oy verme eğilimi oldu. Yani bu seçmen daha önce matematiksel hesap yaptı. Örneğin MHP’yi meclise soktu. O dönem MHP çok Adalet ve Kalkınma Partisi karşıtıydı. Başka bir dönem HDP’yi meclise soktu. Aynı seçmen yine böyle matematiksel hesaplamalar yaptı. Dolayısıyla bizde seçmenin zaten böyle bir tarafı, matematiksel hesaplamalar yapan rasyonel düşünen bir tarafı hep var. 

Diğer yandan bakacak olursak da özellikle ittifak oluşumu yeni bir şey değil. Yani artık geçmişe dayanan neredeyse bir alışkanlık haline geldi. Bu ittifak hikayesi zaten doğrudan hem seçmeni hem siyasi elitleri matematiksel kurgulara yönelten bir süreç. Orada doğrudan sanki böyle bir laboratuvar ortamındaymışçasına hep bir X partisi artı Y partisi, artı Z partisi eşit midir gibi hep bir matematiksel hesap sürecine yöneltiyor. Dolayısıyla biraz da alışkanlık hâline geldi. Özellikle geçen cumhurbaşkanlığı seçiminde bu çokça yapılan bir hataydı. Yani bütün partileri tekrar alt alta toplayıp evet oy oranı bu çıkacak demek.

Toplum bir laboratuvar ortamı değil. Dolayısıyla oradaki dinamikler sadece böyle alt alta toplamakla elde edilebilecek bir şey de değil. Dolayısıyla ittifaklarda bir artı bir ya iki buçuk çıkar ya da bir artı bir sıfır gibi.

Dolayısıyla da biraz bu alışkanlık toplumda yaratıldı diyeyim. Yani hep böyle özellikle bizdeki kutuplaşmadan dolayı, Adalet ve Kalkınma Partisi, MHP ile beraber bir ittifak hâlinde toplam oy oranları şu denildiği zaman tabii ki iktidar olmak isteyen seçmen grubu sürekli o oy oranını geçecek bir matematiksel denklem aramaya başlıyor.

Dolayısıyla daha küçük oy oranına sahip partiler hep böyle üst üste toplanan bir hikaye olarak düşünülüyor. Nitekim bu 2023 seçimlerine gelindiği zaman da bizim özellikle muhalefet seçmen grubunun en başta yaşadığı hayal kırıklıklarından biri buydu.

Çünkü o alt alta toplandığı zaman matematiksel kazanacağına inanmış seçmen grubu o matematiğin de olmadığını gördü. Bunu görmek de büyük bir motivasyon ve hayal kırıklığı yarattı. Bunun bir motivasyonsuzluğunu gördük biz seçim boyunca. Oysa ki bence 2024 yerel seçimlerinin  belki de siyasi tarihe yarattığı en büyük katkılardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Ben aslında bir parti doğru adaylarla doğru konjonktürde doğru söylemler yaratırsa, ille de diğer partilerin böyle artı artı toplamasına gerek olmadan da seçim kazanabileceğini gösterdi.

Bu matematikten fayda sağlayan büyük partiler var gibi duruyor. Küçük partiler ne zaman seçime girse, “buraya oy verirseniz boşa gider, şuna oy verirseniz şuna yarar” matematiği yapılıyor. Bu seçim sanki halkın o kadar da o matematiğe sıkışmak istemediğini, en azından siyasetin bu kadar statik olmadığını gösterdi gibi bize.

Dediğim gibi öyle bir matematiksel toplama hikayesi var ki bizim seçmende, seçmen kafasında onu topluyor. Yani örneğin İYİ Parti bizim anketlerde gördüğümüzün altında bir oy oranı aldı. Neden? Bence son dönemde seçmen, özellikle İYİ Parti seçmeni, o anketlere bakıp karar değiştirdi.

Keza diğer partilerde de benzer hikayeler oldu. Ama diğer yandan bakıyoruz, Yeniden Refah Partisi’nin yükselişini de görüyoruz. Dolayısıyla, seçmenin bir kısmı bu matematiksel hesabı yapıyor ve ona göre oyunu da bazen değiştiriyor. Ama bence orada asıl olan büyük partinin bu akımı kendine yaratabiliyor olması. 

Bazı illerde belediye başkanlarının aslında il meclisindeki parti oyundan çok daha yüksek oy aldığını gördük. Partilerden bireylere, partilerden adaylara bir geçiş oluyor mu seçmenin gözünde? Parti siyasetine, parti kurumlarına ve siyaset kurumlarına bir tepki olabilir mi bu?

Yerel seçimle genel seçim dinamikleri arasındaki en büyük fark zaten bu yerel aday hikayesi oluyor. Yerel seçimlerde o yüzden ben hep şunu söylüyorum, seçim kazanmak bir anlamda daha kolay. Çünkü partiden bağımsız olarak adayların gerçekten seçmen üzerinde çok büyük bir etkisi oluyor. Yani normalde örneğin Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vermeyecek seçmenlerin Cumhuriyet Halk Partisi adaylarına oy verebildiğini görüyoruz.

Ya da daha önceki örneklerde Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermek istemeyen seçmen grubunun Kadir Topbaş'a oy verdiğini biliyoruz. Dolayısıyla oradaki figür kendi partisinin üstünde konumlanabiliyor. Adalet ve Kalkınma Partisi gerçeğinde de şöyle bir özellik var zaten, Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi partisinden her zaman için daha yüksek alıyor.

Popülaritesi daha yüksek, oy oranı daha yüksek ve dolayısıyla kendi kazanma ihtimali de her zaman için partisinden daha yüksek. Şimdi yerel seçimlerde böyle bir dinamik de var. Bunu da kabul etmek gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan her ne kadar seçimlere müdahil olsa da aday kendisi değil, muhalefet adaylarının yarıştığı başka farklı adaylar var. O adaylara karşı üstünlük elde edebilmek daha kolay oluyor. Adalet ve Kalkınma Partisi zaten bana kalırsa uzun bir süredir eriyen bir parti. Seçim sonuçlarına baktığımız zaman, sahadaki güçlerine baktığımız zaman, kendi teşkilatlarındaki moral motivasyona baktığımız zaman zaten onlarda da bu hikaye düşme trendindeydi.

Dolayısıyla muhalefet partileri, yani burada özellikle Cumhuriyet Halk Partisi, doğru adaylar, doğru söylemler, doğru kampanyalarla bence o seçmeni kendisinde toplayabildi. Keza bu diğer oyları düşük partilerin seçmeninde bence özellikle son dönem bunu gördükçe Cumhuriyet Halk Partisi adaylarına eğilimleri arttı.

Şöyle önemli bir ayrım olduğunu düşünüyorum ben. Hep muhalefet cephesindeki küçük partilerle mesela YRP kıyaslaması var. Yani Yeniden Refah nasıl oy yükseltiyor diye. Bence orada şöyle bir nokta var muhalefet cephesinde diyeyim. Yani örneğin o Millet İttifakı bileşenlerindeki partilerin temelinde Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına bir karşı duruş var ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da bir karşıtlık var.

Yani onlar kutuplaşmada iktidar karşıtı olan partiler, İYİ Parti seçmeninde de bu var. İYİ Parti’nin zaten kuruluş aşamasından bakacak olursak aslında hep bir iktidar karşıtlığı var. Dolayısıyla şimdi bir taraf iktidar karşıtı olarak baştan konumlanmışken, siz o seçmene “Bakın yarış başa baş, burada önde gidene oy vermezseniz daha fazla karşı olduklarınız iktidara gelecek” dediğiniz zaman onların kayma ihtimali daha yüksek oluyor. YRP’de  farklı bir durum var. Yeniden Refah, aslında Adalet ve Kalkınma Partisi’ne kızan ama muhalefete oy vermek istemeyen seçmen grubunun alternatif arayışı olarak karşılarına çıktı. Halbuki bu diğer Millet İttifakı bileşenlerindeki küçük partiler hiçbir zaman böyle bir alternatif olmayı başaramadılar. Bence siyasi yolculuklarında en büyük fark o. Yani YRP’nin bence yapabildiği en başarılı hamle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin karşıtı değil, alternatifi olarak konumlandırdı kendisini. Dolayısıyla hani belli noktalarda ayrışan ama belli noktalarda Milli Görüş temsiliyeti gibi belli noktalarda o seçmenin duyarlılıklarına dokunan bir alternatif olmayı başardı bence. 

CHP’nin bu yerel seçimlere giderken, "ülke elden gidiyor" söylemi yerine daha çok "bu siyasi bir yarış ve ben adayımı göstereceğim ve adayımın daha iyi olduğuna inanıyorum" tarzı söylemi var gibi geliyordu bana. En azından geçen seçimlerde çok daha farklı bir hava vardı. CHP’nin anlayışı özellikle Anadolu’da daha başarılı olmasında rol oynamış olabilir mi, ne düşünüyorsunuz?  

Açıkçası biz 2023 seçimlerine çok büyük bir seçim ekonomisiyle girdik. Sadece kampanya döneminde değil, öncesinin 1-1,5 yılını kapsayan, farklı sektörlere uygulanan, örneğin çiftçiye desteklerden tutun doğalgaz faturalarının ertelenmesine kadar, EYT’nin çıkmasına kadar farklı demografilere, seçmen gruplarına dokunan, memur maaşlarındaki artışlardan asgari ücretin artışına kadar ciddi büyük bir seçim ekonomisi uygulandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu seçim ekonomisinin faydasını çok büyük ölçüde gördüğünü düşünüyorum.

Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi seçimini öncelikledi. Bunun sürdürülebilir bir politika olmadığını bence kendisi de biliyordu ama en önemli hedefi öncelikle kendi seçimini kazanmaktı. Dolayısıyla orada seçim ekonomisini uygulamaktan hiçbir şekilde çekinmedi. 2023 yılı seçim sürecinde Anadolu’ya gittiğim zaman büyük şehirlerdeki, metropollerdeki, örneğin İstanbul, Ankara gibi büyük metropollerdeki kent yoksulluğunun henüz oralarda yaşanmaya başlamadığını görmüştük. Dolayısıyla bu seçim ekonomisiyle beraber rahatlayan seçmen kent yoksulluğu altında çokça ezilmiyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da onlara yeni bir Türkiye vizyonu sunuyordu.

O yeni bir Türkiye vizyonu da zaten ekonomi, teknoloji alanında gelişmiş bir Türkiye değil. Savunma sanayi alanında gelişen bir Türkiye, zaten bütün kampanyayı da buna kurdular. Cumhurbaşkanı Erdoğan da o sanayi  savunma sanayinin komutanı şeklinde kendini pozisyonladı. Bir düşman yaratıldı. Çünkü siz savunma sanayiye bu kadar yükseltmek istiyorsanız mutlaka karşıda bir düşman yaratmanız gerekiyor. Düşman HDP oldu ve o HDP, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rakibinin de yoldaşı olarak gösterildi. Dolayısıyla hem böyle bir eylemsel hem söylemsel bir bütünlük içinde yürüttü Cumhurbaşkanı Erdoğan o kampanyayı ve karşılığını gördü, seçildi. 

2024 yerel seçimlerine geldiğimizde bence her şeyden önce artık ekonomi böyle bir seçim ekonomisi uygulamasına izin vermedi. Ben son ana kadar örneğin emeklilere yapılacak düzenleme olabileceğini düşünüyordum. Öyle bir düzenleme olmadı. Kent yoksulluğu Anadolu’da da ağır basmaya başladı. Yerel seçim olduğu için savunma sanayi üzerinden bir söylem üretemiyorsunuz.

Öyle eskiden olduğu gibi çılgın ve vizyon projelerine seçmen kulaklarını tıkamış durumda. Çünkü çok büyük bir gelir sıkıntısı içinde, çok büyük bir alım gücü gerilemesi içinde. Dolayısıyla da birden yerel yöneticilerin yerelden kalkınma söylemleri, kent yoksulluğuna pansuman niteliğindeki sosyal politika söylemleri seçmende çok hızlı karşılık buldu.

CHP bu kampanyasında gerçekten bir şeyleri daha farklı yaptı mı? Kampanya anlayışı olarak siz bir fark hissettiniz mi önceki kampanyalarla?

"AK Parti seçimleri kaybetti" başlıkları atılıyor. Aslında AK Parti seçimleri kaybetti dediğiniz zaman, siz muhalefeti yine edilgen bir aktör hâline getiriyorsunuz. Oyun kurucu tamamen yine Adalet ve Kalkınma Partisi oluyor ve bütün hikaye yine Adalet ve Kalkınma Partisi etrafından anlatılmaya başlanıyor. Ben bunun çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Evet, ekonomi çok büyük bir etkendi. Bu net. Ama bir seçmenin sandığa gitmemesi sadece ekonomik olarak sıkıntı çektiği ile ilgili bir şey değildir. Sizin seçmeni sandığa götürmemek de siyasi bir hamledir diyeyim siyasal iletişimde.

Yani öyle bir noktadan söylemlerinizi kurmanız gerekiyor ki hem kendi seçmenizi motive edip sandığa götüreceksiniz hem o kızdığını düşündüğünüz Adalet ve Kalkınma Partisi seçmeninin küsmesine izin vereceksiniz. Onları motive edip sandığa götürtmeyeceksiniz. Örneğin bu da ciddi anlamda iletişimsel olarak yapılması gereken bir hamle. Bence seçtiğiniz adaylar, o adayların geçmişleri, adayların o ilçeler, büyük şehirler için kurguladıkları yeni hayat diyeyim, oradaki vaatler, seçmenle kurdukları iletişim... Bunların hepsinin etkisi var. Yani buna sadece ekonomi kötüydü demek diğer bütün kampanyayı görmezden gelmek olur. O da bence başka bir hata olur.

Kutuplaşmayı aşma konusunda özellikle şu an muhalefette iki büyük figür olarak gözüken Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş var ama çok farklı şekillerde bu kutuplaşmayı aşmaya çalışıyorlar. Yani İmamoğlu gerçekten biraz daha konuların üzerine eğilerek daha proaktif olarak belki bu kutuplaşmanın içine girerek aşmaya çalışıyor. Öteki taraftan Yavaş biraz daha belki etrafından dolaşarak ve bazı konularda toplara girmeyerek kutuplaşmayı aşmaya çalışıyor. Ve ikisi de kendi seçmen bölgelerinde başarılı duruyor. Peki bu taktikler Türkiye genelinde de işe yarayacak taktikler mi, artık belediyeyi değil, Türkiye'yi konuştuğumuzda?

Aslında birçok literatür ve çalışma bize şunu gösteriyor kutuplaşmayı aşmanın en kolay yolu başka bir kutuplaşma yaratmak. Ben açıkçası kendi kişisel kampanya tecrübelerimde de bunu görüyorum. Kutuplaşmayı aşmak istiyorsanız, siz de farklı bir yerden kutuplaşma yaratabilirsiniz. Örneğin bugün kent yoksulluğu altında ezilenler ve ezilmeyenler bir kutuplaşma noktası. Kentsel dönüşümde problem yaşayanlar ve yaşamayanlar dediğiniz zaman çok ciddi bir ayrım yapıyorsunuz. Ranttan kâr edenlerle rant ekonomisinin sonuçları altında ezilenler dediğiniz zaman siz başka bir kutuplaşma yaratabiliyorsunuz ve çok farklı seçmenleri işte o noktada birleştirebiliyorsunuz.

Şimdi mesela bugün kent yoksulluğu dediğimiz zaman biz birçok normalde kutuplaşan seçmen gruplarını aynı tarafta toplayabiliyoruz. Siz onlara bütünsel olarak başka bir dünya görüşü sunmuş oluyorsunuz. Ve o seçmen grubu işte o zaman kendi mikro kutuplaşmasını değil, daha makro bir hayale, daha bütünsel bir hayale tamam diyebiliyor.

Bence büyükşehirlerin ve ilçelerin birçoğunda yaşatılan hikaye de buydu. Yani evet, toplumda belli bir kutuplaşma var ama konu bununla ilgili değil demek. Her seçimin aslında bir konusu vardır. Ve bir partinin, bir liderin, bir adayın en büyük başarısı o seçimin konusunu doğru tanımlamak seçmenin kafasında.

Şimdi yerel seçimlerde bu konuyu muhalefet çok güzel tanımladı. Bu seçimlerin konusu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı seçmek değil, seçimlerin konusu gerçekten size yerelden kimin hizmet edeceğiyle ilgili bir şey. Yani sizin yolunuzu kimin yapacağıyla ilgili bir şey ya da sizin kent yoksulluğunuza, kimin sosyal politikalarla az da olsa bir takım çareler bulabileceği ile ilgili bir şey olduğunu, seçmenin kafasında bence tanımlamayı başardı muhalefet. Adalet ve Kalkınma Partisi oy kaybetti ama bakacak olursak Cumhuriyet Halk Partisi’nin oylarının da arttığını düşünüyoruz biz. Yani sadece belli bir grup Adalet ve Kalkınma Partisi seçmeninin oy vermemesiyle kazanılmış bir seçim değil.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin birçok yerde oylarını hiç olmadığı kadar artırdığını düşünüyoruz. Bunun da sebebi sadece bir grubun küskünlüğü değil. O grubun bazı kesimlerinin ya da farklı kesimlerdeki seçmenlerin size güvenip, adaylara güvenip oy vermesi. 

2023 seçimlerinde her ne kadar Kılıçdaroğlu aday olsa da bence orada bir lider belirsizliği vardı. Yani bir tarafın lideri çok net: Cumhurbaşkanı Erdoğan. Öteki tarafın lideri karmakarışık. Kemal Kılıçdaroğlu evet bir aday ama örneğin mitingler yapılıyordu, altı lider birden konuşuyordu, bazen altı liderden biri, örneğin Davutoğlu, daha fazla konuşuyordu. Ya da yeri geliyordu İYİ Parti “bizim istemediğimiz hiçbir şey çıkmayacak oradan” diyordu. Şimdi bunların hepsi aslında sizin adayınızın liderliğini zayıflatan hamleler. Dolayısıyla seçmen bir aday gördü Altlı Masa’dan ama muktedir bir lider hiçbir zaman görmedi ya da konu ekonomi ise hiçbir zaman muhatabını görmedi. Altılı Masa seçim kazandığı zaman ekonomiden kim sorumlu olacak belli değildi. İyi Parti’den Bilge Yılmaz mı olacaktı? DEVA’dan Babacan mı olacaktı? Kim olacaktı? Örneğin belli değildi. Yerel seçimde her yerin muhatabı çok belli. İstanbul'un bir muhatabı var: Ekrem İmamoğlu. Ankara’nın bir muhatabı var: Mansur Yavaş. Ya da ilçelerde oy verdiğiniz zaman sizin karşınızda net bir muhatap var. Şimdi bu seçmen için çok önemli bir şey. Karşısında bir tane somut, yapacağım diyen bir muhatap bulmak. Dolayısıyla bence en büyük farklardan biri de buydu.

Bu bahsettiğiniz sıkıntı İstanbul’da Murat Kurum için yaşandı diyebilir miyiz? 

Murat Kurum hiçbir zaman muktedir bir lider olamadı. Murat Kurum bir partinin adayı oldu, öyle diyeyim size, işte o liderlik ve adaylık arasındaki temel fark o. Ben Murat Kurum aday olarak ilan edildiği zaman, klasik Adalet ve Kalkınma Partisi seçmen grubunun dışına çıkamayacağını düşünüyordum. Neden? Çünkü bir teknokrat, bir bürokrat, atanmış bir kişi her zaman için. Dolayısıyla ne bir kampanya yapma pratiği var ki bu çok önemli bir şey. Seçilme pratiği yok. Seçmenlerden oy isteme pratiği yok. Bunlar çok önemli pratikler.

Dolayısıyla sadece bir partinin adayı olarak çıktı ve daha sonra da hep böyle Cumhurbaşkanı’nın himayesindeki, yani böyle velisiyle gezen öğrenci gibiydi Sayın Kurum. Dolayısıyla istediği etkiyi de karşıda yaratamadı.

Seçim sonuçları belli olmaya başladıktan sonra tabii ki tüm yorumcular, analizciler, siyasetle ilgilenen herkes ya da belki işte ekranda süre bulabilen herkes analizlere koştu. Siz kamuoyuna yansıyan söylemlere baktığınızda bu seçime dair yapılan en sorunlu ya da en yanlış bulduğunuz çıkarımlar nedir?

Dediğim gibi hikayeyi sadece Adalet ve Kalkınma Partisi kaybetti üzerine kurmak, sadece seçmenin oy vermeye gitmemesi üzerine kurmak. Muhalefeti bu kadar edilgen olarak göstermeyi ben doğru bulmuyorum. Bir seçmen grubu sandığa oy vermeye gitmiyorsa, bu aynı zamanda muhalefetin de bir başarısıdır. Onlara gitmeyecek o motivasyonu yaratmak da bir şey, ya da o duygu durumlarında kalmalarını sağlamak da aslında bir aksiyon. Tabii ki çok farklı etkenler var, işte emeklilerin bir dip dalga olacağını söylüyorduk, kent yoksulluğundan bahsediyorduk, ekonomiden bahsediyorduk ama ben hikayenin sadece bir tarafın üzerine kurulmasını yanlış buluyorum. 

Ekonomiyi aynı zamanda sadece gelir bazında alım gücünün düşmesi bazında tartışmayı da yanlış buluyorum. Onun da bazı konuları geri bıraktığını düşünüyorum çünkü. Örneğin şöyle söyleyeyim, seçim dönemlerinde yeşil alan çok konuşmuyoruz. Parkları bahçeleri çok konuşmuyoruz, kreş hiç konuşmuyoruz. Bu konuları hiç konuşmuyoruz ama aslında bunlar seçmenin çok bagajını dolduran şeyler. Neden? Çünkü siz bu tarz insanların nefes alacakları, kamusal alanları yok ettikçe insanlar, seçmenler, nefeslerinin kesildiğini düşünüyorlar. Yani nefeslerin kesilmesi sadece maddi gücün kısılması değil. Bir takım özgürlükleri yaşayamamak seçmende bagaj dolduran bir şey. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi adaylarının bir kısmı bunları çok küçümsüyordu. “Bir kent lokantası mıdır?”. “Bir kreş midir?” diyordu. Ama mesela kreş dediğiniz şey bir aileyi ekonomik olarak ciddi bir yükten kurtarmak çünkü kreşler çok pahalı. İki, sizin o aileye, çocuklarına bir gelir eğitim adaleti sağladığınızı göstermek. Çünkü her aile çocuğunun diğerleriyle aynı noktada yarışa çıkmasına, hayata başlamasını ister. Dolayısıyla o çocuğunun geri kalıyor duygusundan kurtarıyorsunuz. Üç, kadını evden çıkarıyorsunuz, kadının çalışmasını sağlıyorsunuz. 

Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bence ilk dönemlerde yaptığı en önemli noktalardan biri kadını, muhafazakar kadını, kamusal alana çıkarabilmekti ve oradan çok ciddi prim sağladı Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ama artık o kadın o kamusal alanda ve o kadının şu anda başka ihtiyaçları var. Örneğin o kadının çalışmaya ihtiyacı var. Siz işte kreş açtığınız zaman el yükseltmiş oluyorsunuz. Kamusal alandaki kadını çalışmaya da teşvik etmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla mesela bunların her birini görmezden gelip sadece "ekonomi çok kötü gitti, tüketici güven endeksi çok düştü, o yüzden seçmen gitmedi ya da o yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’ne verdi" demek aslında biraz haksızlık. Beş yıldır uygulanan bence farklı sosyal politikalar seçmenin her şeyden önce korkmamasına neden oldu. Yani bir Cumhuriyet Halk Partili belediyenin de hizmet ettiği zaman sosyal yardımların kesilmediğini gördü.

Muhalefetin edilgen görülmesinden bahsettiniz. Belki de bu yüzden sanki AK Parti de her zaman işler tıkır tıkır gidiyor da muhalefetin yeni bir söylem üretmesi, yeni bir şey yapması gerektiğini konuşuyoruz. Ama şimdi AK Parti nin de ilginç bir dönemeçte olduğunu görüyoruz. Sanki orada da şimdi bir söylem arayışı olacak gibi. Ne düşünüyorsunuz?

Bence Adalet ve Kalkınma Partisi çok uzun süredir zaten politik söylem üretemiyor, eski politik söylemlerini tekrar getiriyor. Ama şunu atlıyor toplum değişiyor, dinamikler değişiyor, demografiler değişiyor. Oysa toplumu hep eski dinamikler üzerinden okumaya çalışıyor. Yeni dinamiklerin hiçbirini okuyamıyor, yeni bir siyasi söylem üretmekte çok zorlanıyor. Bu uzun bir süredir böyle zaten yerel genel seçimleri. tamamen savunma politikasının üzerine kurmalarının nedeni de buydu. Yeni bir söylem üretemiyor olmak. Yeni söylem savunma ve güvenlik politikalarından geldi. E şimdi yerel seçimde bunları da kullanamadılar.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bence şu anda önünde aşması gereken çok büyük bir problem var, hayatında ilk kez ikinci olmuş bir parti. Yani bu derece seçim kaybetme pratiği olmayan bir partiydi, 2019 seçimlerinde belli başlı büyükşehirleri ilçeleri kaybetmişlerdi. Ama yine işte "oy oranlarına baktığımız zaman birinci parti çıktık" deme gibi bir lüksleri vardı. Şimdi bu da yok. Dolayısıyla ilk kez bu kadar büyük bir siyasi yenilgi yaşayan bir parti, birçok tarihsel olarak ellerinde tuttukları ilçeleri, büyükşehirleri kaybettiler. Bu çok büyük bir travma onlar için. İstanbul'daki çok sembolik ilçelerden Üsküdar, Eyüpsultan gibi hiç Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetmediği ilçeleri kaybetti.

Bunların her biri onlar için aslında bakacak olursanız, büyük, aşılması gereken travmalar parti içinde. Partinin kendi örgütleri adına da öyle. Dolayısıyla böyle bir pratikleri de hiç yok ve şu anda bunu aşmaları gerekiyor. Kendileri için bence zorlu bir süreç de buradan başlıyor diye düşünüyorum.

Bu seçmen nezdinde, seçmen algısında da etkili olabilecek bir şey mi? 

Sadece parti değil, Adalet ve Kalkınma Partisi seçmeni de kazanmaya alışmış bir seçmen. Onlar da oy verdiği günden beri hep kazanan, 2019 belki en büyük yenilgilerinden biriydi. Daha önce hiç bu kadar böyle bir ikinci parti konumuna düşmek, bu kadar kendilerinin en güçlü oldukları alanları kaybetmek gibi bir noktaya gelmemişlerdi. O yenilmezlik algısının gitmiş olması şu anda bence muhalefetin en büyük kozu. Hani o boks maçındaki ilk yumruk gibi. Evet, ilk kez devrildi yere o anlamda Adalet ve Kalkınma Partisi ve seçmenler de devrilebileceğini gördü. Dolayısıyla o muktedirlik ve bütün siyaseti muktedirlik üzerine kurgulayan bir lider, muktedirlik üzerine kurgulayan bir parti o anlamda çok büyük bir darbe almış oldu. Bence önümüzdeki dört buçuk yılda bunun da zorlu bir sürecini geçirecekler.

Şu an Türkiye'de karşılaştığımız medya baskısı varken, iletişim kanallarının belli sahiplik ağlarıyla ya da denetleme ağlarıyla  bir şekilde yönlendirilmesi varken, muhalefetin alternatif bir söylem üretmesi, özellikle bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, mümkün mü? Bu hikayeyi halka anlatacak kanallara, imkana sahip mi şu an muhalefet? Türkiye’de hâlâ böyle bir demokratik alan var mı? 

Mesela 2023 seçimlerinde Anadolu’ya gittiğiniz zaman TRT'nin inanılmaz etkisini görüyorsunuz. Bütün kanallar bir yana, TRT bir yana. Hani biz İstanbul’da bu kadar izlenildiğini düşünmüyoruz belki ama Anadolu'da çok etkili oluyor. Yani iki yandan etkili oluyor. Her köyde var TRT, her kahvede açık o TRT ve aynı zamanda oradaki seçmen grubu için orası bir devlet kanalı, resmî bir kanal. Dolayısıyla orada söylenenin inanılması gereken bir kanal. Oranın böyle bir propaganda amacı olarak kullanıldığını değil, gerçekleri yansıtan çünkü bir devlet televizyonu olarak görüyor. 

Siyasal iletişimde en etkili şey seçmenle bir bağ kurabilmeniz, dokunabilmeniz. Yerel yönetim size bunu çok ciddi sağlıyor. 2019 yılında bu büyükşehirler kazanılmış olmasaydı bence zaten muhalefet 2023 seçimlerine bu derece iddialı giremeyecekti. Oradaki iddianın en büyük temellerinden biri büyükşehirlerin kazanılmış olması, sadece bunu büyükşehir yönetiminin geçmesi olarak düşünmeyin. O seçmenlere dokunabilecek alanlar yaratıyor. Kaldı ki şu anda daha da büyük bir güce sahip muhalefet. 

Medya alanında ciddi bir kısıtlanma var. Çok kutuplaşmış bir medya var. Bu arada bu sadece iktidar açısından değil, bence muhalefet açısından da öyle. Herkes kendi kutbunun medya kanalını izliyor. Burası çok net. Sosyal medya deseniz orası da artık kutuplaşmış bir yer. Herkes kendine yakın olan gazetecileri dinlemek istiyor. Karşı tarafa ulaşmak zor, dijitalde ben hâla alanların boş olduğunu düşünüyorum. Birçok alternatif dijital kanalın çok ciddi izlenmelere sahip olduğunu, çok ciddi paylaşımlar alabildiğini görüyoruz.

Eğer bu dönem Cumhuriyet Halk Partisi’nden kazanan bu belediye başkanları gerçekten söyledikleri o hamleleri yapabilir, o sosyal politikaları uygulayabilir, seçmenlerin hayatlarına dokunup hayatlarını kolaylaştırabileceklerse hizmetlerle bence en büyük kozları bu olacak. Yerelden bağ kurmak, bire birde bağ kurmak çok etkili.  O yüzden şimdiden ne kadar baskı olursa olsun avantajlı bir durumda olduklarını düşünüyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum
∙

BÜLTEN SAYISI

🔍 Mercek: Seçimin ardından | Dr. Gülfem Saydan Sanver

Siyasal iletişim danışmanı ve Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği Başkanı Dr. Gülfem Saydan Sanver, Spektrum Podcast'e konuk oldu. Sanver, yerel seçim sürecinde partilerin siyasal iletişim yaklaşımlarını ve kampanya sürecini değerlendirdi.

08 Nis 2024

🔍 Mercek: Seçimin ardından | Dr. Gülfem Saydan Sanver

YAZARLAR

Alp Akiş

Politika Editörü

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR