İhtiyacım olan her şey bende mi?

Bilelim yetinmeyi...
İhtiyacım olan her şey bende mi?

Bir kişi mi, bir grup mu, bir hayal mi olduğunu henüz tam bilemediğimiz, zihnimizle değil gönlümüzle anlamaya niyet ettiğimiz, M.Ö. 400'lü yıllarda yaşadığına inanılan ve yoga felsefesinin babası olarak adlandırılan Patanjali’nin sunduğu Aştanga (sekiz kol/basamak anlamına gelir) Yoga, yani diğer adıyla sekiz uzuvlu bütünleşme, bize var oluşun çeşitli yönlerini gösterirken, her uzvun içimize doğru attığımız adımlar olduğunun altını çiziyor. Her ne kadar bu adımların sanki bir sonu, bir de başı varmış gibi görünse de, aslında zamanla anlıyoruz ki, biri olmadan diğeri de boynu bükük kalıyor. Hepsi yan yana, el ele, kol kola gidiyorlar. Aşağıda Nedir? bölümünde daha detaylı açıklamalarını bulabileceğiniz uzuvlardan ilk ikisi Yamalar ve Niyamalar; dış dünyaya dönük davranışlarımızı ve içimizdeki kaynakları nasıl birbiri içine geçirerek dengeli bir hayata ulaşabileceğimizin anahtarlarını sunmaya çalışıyor bize. Bu anahtarları deneyerek kim bilir kaç kapıyı açabiliriz… Burada yamalardan Asteya yani "çalmama" ve niyamalardan Samtoşa yani "tatminlik, memnuniyet hâli" takılıyor merceğime.

Asteya, yani çalmama, dış hayata dair disiplinlerden bir tanesi. Bu kavramı ilk öğrendiğimde belki sizin de şu an düşünebileceğiniz gibi başkasının olan şeyi kendine almama, başkasının malına saygı duyma gibi bir anlam belirmişti zihnimde. Hâliyle böyle olmuştu, çünkü madde odaklı sürdürdüğümüz hayatlar, sahipliğin en basit hâline götürüyor bizi en yüzeyde. Sonra sonra, en içime dokunan ikincil çağrışımı zaman konusunda yaşadığımı hatırlıyorum. Zamanı çalmak. Başkasının zamanını çalmak. Yok yere başkasının zamanını çarçur etmek. Zaman gerçekten var mı, çalınabilir mi tartışmasını bir kenara bırakarak, yaşadığımız sistemde aşina olduğumuz üzere 24 saatlik bir zaman üzerinden konuşuyorum tabii. Bu farkındalık bana günlük hayatımda çok zaman kazandırdı. Yani ironik ama, başkasının zamanını çalmamak, kendime fazladan zaman yaratmama sebep oldu. Karşımdakinin zamanıyla ödemesini yapacağı sorularımı, taleplerimi, isteklerimi bir süzgeçten geçirmeye başladıkça, kendime kalan zaman da arttı sanki.

Victor Hugo, “Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?" isimli şiirinde şöyle seslenmiş:

Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?

Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?

Olmaz mı Hugo’cum, olmaz mı? Kendi tatmin olmayan kişi, mutluluğu bulamadığı yerde belki de başka birinin mutluluğuna dikebilir gözlerini. Başkasının mutluluğunun kendisinde de benzer şekilde olabileceği inancıyla, çalmaya niyet edebilir o saadeti. Ama boşa, ama değil… Niyet o yönde olunca, sekiz uzvun yakası bir araya gelemez.

Peki ama mutluluk içimizde, sevgi içimizde, insanlık içimizde, tüm kaynak içimizde diye diye dönüp dursak da içimize baktığımızda hakikaten orada mı tüm bunlar?  Ya da yeterli mi? Yeteri kim belirliyor?

Okumayı en sevdiğim spiritüel filozoflardan Krishnamurti, “Neden Çalarız?” sorusuna karşılık olarak, 

Herhangi bir biçimde 'daha fazlasının' peşinde olduğumuzda, belli ki çalıyoruz.

der. Ayrıca psikolojik olarak boş bir bavul gibi olunduğunda, kendimizi sadece bir şeyler çalarak değil aynı zamanda başkalarını taklit ederek doldurmaya çalıştığımızdan bahseder. Görüyor musunuz nerelere geliyoruz? Sen belki bir hiç gibi hissederken, başkasını bir kişi olarak (ya da hiç olmaya karşılık bir -şey- gibi) görerek ve kopyalayarak sen de bir “kişi” olabileceğini düşünüyorsun.

Daha fazlasının peşinde oldukça zaten muhtemelen o tatmin hissi hiç gelmiyor ve sürekli ulaşmaya yakınlaştıkça daha uzağa atılan havucun peşindeki bir tavşan gibi çaresizce koşuluyor peşinden bize ait olmayan şeylerin. Başkasının malı, mülkü, zamanı, fikri, hissi, hatta belki hırsı ve planları, tatminsizlik sepetimize atıldıkça fatura kabarıyor. İhtiyacımız olmayan şeyleri aldıkça, içimiz şiştikçe şişiyor; tüm boşlukları doldurmaya çalıştıkça belki de artık içimizde mevcut bir kaynak varsa da diplere itile itile ulaşılamaz hâle geliyor. 

Peki ne yapmalı, gözü gönlü kapamalı mı dünya nimetlerine? 

Yine burada Krishnamurti’ye dönüyoruz ve o ironik gerçekle baş başa kalıyoruz; zihnin artık kendi boşluğunu doldurmakla ilgilenmediğinde, o boşluğun sona ereceği gerçeğiyle.

Zihin kendini doldurmaya çalıştığı sürece daima boş kalacaktır. O boşluk dediğimizse, yalnızca zihin artık kendi boşluğunu doldurmakla ilgilenmediğinde sona erecektir.

O zaman bize düşen, oturup izlemek zihnimizi, tekrar tekrar, ilgilenmeyene dek boşluğuyla. Bilelim yetinmeyi, bize verdiği kadarıyla hayatın, çünkü bilsek de bilmesek de, yara bere içinde bu yollardan geçeceğiz belli ki… Ve işte bunlar, hep hayatın içinde yoga!

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

İçimdeki Dünyaİçimdeki Dünya

BÜLTEN SAYISI

Hayatın İçinde Yoga

İhtiyacım olan her şey bende mi?

21 May 2023

Hayatın İçinde Yoga

YAZARLAR

İçimdeki Dünya

İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR