Kabul Denen Nane

Teslimiyet mi, Cesaret mi?
Kabul Denen Nane

Geçen sayıda "Olumsuzluk Bekçileri" başlıklı bölümü, bir sonraki sayımızda biraz şimdimize bakmak üzere diye bitirmiştik. Evet buna biraz bakalım, ama farklı bir pencereden. 

Şu an "an"da olduğunu kabul et.

"An"da olmadığını kabul et. 

Yargısızca her şeyi kabul et. 

Kabullenme, hayatımıza farkındalık çalışmalarıyla birlikte iyice girmiş durumda ancak gördüğüm kadarıyla hepimizin kafası bu anlamda çok karışık. Kabul et demekle kabullenemiyoruz, kabullenemedikçe merkezimizde kalamıyoruz. Beylik laflar ve cümlelerin bir işe yaramadığını, farkındalık çalışmalarını "gerçekten" pratik etmedikçe bir işe yaramadığını görüyoruz.

Bir gün, bu bültene de ismini veren İçimdeki Dünya isimli aylık farkındalık çalışmalarımızın birinde, yargı konusuna odaklanmıştık. Günlük hayatta nerelerde yargılar ortaya çıkıyor keşfetmeye ve farkındalığımızı o alanlara yönlendirmeye çalışıyoruz. Bir kaç gün sonra, birileriyle alakalı, belki onların da şöyle bir durumları vardır, onu da kabullenmek lazım şeklinde bir şey söylediğimde, katılımcılardan birisi haklı bir isyanda bulundu: Kabul edemiyorum! Nasıl kabul edilebileceğini bilmiyorum. Kabul ediyorum demekle olmuyor, kabul etme niyetinde olmak kabulü getirmiyor. 

O kadar yerinde bir serzeniş ki, biraz zaman vermek ve farkındalık çalışmalarımıza devam etmekten başka bir çare yok bu durumlarda. Ama doğru bir çabayla devam etmek çok önemli. Yoksa sağa sola bakayım, onu, bunu kabul etmeye çalışayım, kendimi her şeye teslim edeyim gibi bir anlayış da bizi kabule götürmüyor ne yazık ki. 

Tara Brach bir konuşmasında, "Kabullenmek, kapı paspası olmak değildir." diyordu. Çok hoşuma gitmişti. Çünkü kabullenme genel olarak pasif bir hal olarak algılanabiliyor. Hiç bir şey yapmama, kabul etme, kabul edip devam etme gibi. Yani hayatında bir şeyler oluyor, kabul edip devam ediyorsun sözde. Peki gerçekten kabul ediyor musun? Ya da kabul gerçekten pasif bir hal mi, değilse nasıl aktif bir hal olabilir? 

Kabul kavramını tanımlayarak kısıtlamak istemiyorum. Herkes bu yazının sonunda kendi tanımını kendi yapar belki bu sefer. Sadece biraz değerlendirelim nasıl bir şeyler bizi kabul haline götürebilir. 

Her şeyden önce farkındalıklı şekilde bir şeyleri kabullenmenin, arkamıza yaslanarak beklemek olmadığını anlayalım. Bu çeşit bir eylemin ne anlama gelebileceğini de ele alacağız. Kabul aslında bu şekilde bekleyerek bize gelen değil, aksine cesaretle içine girdiğimiz ve bu cesaretimizin karşılığında da bize özgürlük vaadeden bir eylem. Tutsak edici değil, aksine özgürleştirici bir eylem. Teslimiyetten değil, cesaretten beslenen bir eylem. 

Kabul etmenin mahiyetini biraz daha kavrayabilmek için yapabileceğimiz bir kaç şey var. Öncelikle dikkati getirebileceğimiz durumlardan bir tanesi şu olabilir: Bir şeyler ters gittiğinde, beklentilerimiz gerçekleşmediğinde, örneğin en basitinden o çok istediğimiz şey olmadığında, davranışımız nasıl oluyor? Nasıl hisler oluşuyor? Bu hislerle ne yapıyoruz? Böyle bir durumda verdiğimiz tepkilerden her biri, aslında "kabul" kavramını ve olaylara kabulle yaklaşmamızı zorlaştıran tepkiler olabilir. Bu tepkiler genellikle alışıldık ve refleks olarak verilen tepkiler olarak değerlendirilir. 

Bunlardan bir tanesi; savaşmak. Bir olay oluyor, örneğin bir anda trafiğe giriyoruz, bir yerlere yetişmemiz lazım ve gerçekten belli ki çok vakit kaybedeceğiz. İçimizden (ya da dışımızdan) lanet etmeye başlıyoruz, belki kornaya basıyoruz; modumuz gittikçe düşmeye başlıyor ve belki de hızlıca öfkeye dönüyor. Durumla resmen savaşıyoruz. Bu hal tanıdık geldi mi?

Çok mümkün olan başka bir refleks ise; kaçmak. Yine hoşumuza gitmeyen, beklenmedik bir durumu ele alalım, örneğin bir ilişkide hoşumuza gitmeyen durumlar oluşuyor sürekli. İçmizde bizi üzen, kıran, geren, öfkelendiren hisler oluşuyor, diyaloglar gelişiyor fakat kendimizi ifade edemiyoruz. En sonunda bırakıyoruz durumu kendi haline, içimizden geçenleri paylaşmıyoruz. Sanki bir an için "bu kişiyi/bu ilişkiyi böyle kabul ediyorum" gibi bir ilüzyon yaratabilecek bir durum gibi olsa da, aslında kendimizi ifade etmekten kaçıyoruz, o ilişkide gerçekten diyalog halinde olmaktan kaçıyoruz. Yani kaçma refleksine sığınıyoruz. 

Son olarak, oldukça tanıdık geleceğini düşündüğüm başka bir refleksimiz; görmezden gelmek. Müthiş iyi görmezden geliyoruz. Yeter ki tadımız kaçmasın. Halbuki kaçan tat çoktan kaçmış oluyor da, bizim görmeye, bakmaya cesaretimiz olmuyor (burayı aklınızda tutun şimdi). Görmezden gelme durumu istediğimiz bir şeyler için de söz konusu olabilir, mutlaka nahoş bir durumdan bahsediyor olmak da gerekli değil. O harika yeri görmek istiyorumdur, kendime engeller çıkarıyorumdur, bu isteğimi görmezden gelip, diplere itebilirim. Ya da aslında kendime daha iyi bakmak için yapmam gerekenleri çok iyi biliyorumdur, görmezden gelebilirim. Bir de olumsuz durumlardan bir örnek, her gün gördüğünüz bir kişiyle ilgili içinizde beliren öfke, gıcık olma gibi hisler vardır ancak muhatap olmak istemezsiniz ve bu hislerinizle birlikte o kişiyi de görmezden geliyor olabilirsiniz. Sınırsız örnek bulmak mümkün. 

Bunların hepsi birer davranış biçimi, o andaki yaşanan durumlara karşı gösterilen tepkiler. Halbuki kabulden bahsettiğimizde tepkiden değil, bir cevaptan, bir karşılıktan bahsederiz. Kabul bir davranış biçimi değil, aynı meditasyondaki gibi bir oluş halidir. Bu yüzden kabul et demekle, kabullenmek, yani gerçekten, farkında olarak kabul etmek mümkün olmaz. Bu anlamda kabul için belki de, şu anki gerçekliğimizle nasıl ilişki kurduğumuzu gösteren bir haldir demek mümkün olabilir. Gerçek hislerimize karşı açık olmak. Bilge bir şekilde, şu an olanı açıklıkla karşılayıp kabul edebilmek. Her ne varsa, her ne oluyorsa. O halin içine yerleşebilmek. İşte bu yüzden çok cesur bir hal, işte bu yüzden çok canlı bir hal. Kabul varsa, yaşam var. Gerçek, canlı bir yaşam. Aynı sevgi gibi, sevmek gibi. Tepki haline girdiğini fark ettiğin her an sor kendine, şu anda başka nasıl olabilirim? Şu anda tepki vermeksizin, nasıl açıklıkla karşılayabilirim bu durumu? Çünkü kabulün, yalnız seninle ilgisi var. Zihninde her ne yargı varsa, yargının öznesi her kimse ya da her neyse, kabul sadece seninle ve senin dışarısıyla, başkalarıyla ne şekilde ilişki kurduğunla ilgili. Nasıl hareket ettiğinle değil.  

Sor kendine, şu anda kendi gerçeğine ne kadar açık olabilirsin? İşte kabul denen nane, tam da oralarda bir yerde.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

İçimdeki Dünyaİçimdeki Dünya

BÜLTEN SAYISI

EKİM ' 2

İnsan Kısmı Bir Misafirhane

20 Eki 2021

EKİM ' 2

YAZARLAR

İçimdeki Dünya

İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR