
Genel olarak Alman felsefesinde bazı kavramların, örneğin diyalektiğin, farklı şekillerde tekrar edildiğini görürüz. Bu Hegel'de köle-efendi diyalektiği olarak kendini gösterirken, Nietzsche’de çatışma, yok etme, aşma kavramları aracılığıyla görünür hale gelir. Ancak Nietzsche felsefesi diğer filozoflardan farklı olarak kavramlar temelinde sistemleşmez. Hatta bir sistemden dahi bahsetmek güçtür.
Konuyla ilgili okuduğum bir yorum hoşuma gider: “Çünkü Nietzsche diyalektik gibi kavramları kendisine yük edinmek istemez. Nietzsche anlatmak istediği şeyleri imgelerle, metaforlarla anlatır."
Henüz başlangıçta şunu söyleyebiliriz ki Nietzsche’nin felsefe yapma biçiminde dahi sanatsallık vardır. İmgelerin gücünden faydalandığı ve yaşamın da nihayetinde sanat eseri olarak ortaya konulması gerektiğini düşündüğü için onun felsefesini de bir sanat eseri olarak görmek mümkün. (Eğer abartılı bir yorum olmayacaksa.)
Buradaki anahtar kavramlardan bir tanesi yaratmak. Biz yaratma kavramını genellikle Tanrı için kullanırız ve Tanrı’nın yaratmasından bahsederiz. Ancak bir de sanatçı yaratır öyle değil mi? İşte tam da bu noktada Nietzsche, Tanrı’nın yokluğunda insanın tanrılaşması gerektiğini söyler ve meseleyi Tanrı’nın yaratıcılığından alıp, insanın yaratıcılığına getirir. O halde bizler tanrısal bir yaratma gücüne sahip olan insanlık türü olarak sanki bir sanat eseri üretirmişçesine hayatlarımızı, kendi benliklerimizi yaratabiliriz. Hatta olanaktan da öte, yaratmamız gerekir.

Tragedyanın Doğuşu adlı kitabında Nietzsche bir çeşit yaşam sanatçısı olmamız gerektiğinden bahseder. Tıpkı Michaleangelo’nun bir mermer bloğu yontarak içerisinden bir heykel çıkartmasına benzer şekilde hayatın getirdiği türlü belirlenimler, türlü koşul ve karşılaşmalar, iktidar ilişkileri bağlamında kendimizi yontmamız gerektiğini söyle. Bu biçim verme durumdaki biçim kelimesinin bana düşündürdüğü şey genellikle bir üslup sahibi olmamızdır. Nietzsche’de buna yer yer atıfta bulunur, örneğin bir insanın karaktere sahip olması gerektiğini yani kendisine özgü bir üsluba sahip olması gerektiğini söyler.
Sonrasında da ekler;
“Herkes, her zaman hiç kimsedir.”
Herkes kavramında, homojenlik içerisinde kayboluyorsanız bu sizin otantik bir varoluşa sahip olmadığınızı gösterir. Dolayısıyla siz aslında bir birey değil, hiç kimsesinizdir Nietzsche'ye göre. Yaşamın sanatçısı olmak davetinin altındaki mesaj hem kendimizi yontmak suretiyle kendimize bir karakter kazandırmak hem de sahip olduğumuz yaşamı bir sanatçı hassasiyetiyle sürekli dönüştürmek adına çabalamaktır.
Nietzsche için yaşamı bir sanatçı hassasiyetiyle yaşamak elbette her gün sinemaya gitmek veyahut evimize küçük estetik dokunuşlar yapmak anlamına gelmiyor. Aksine, bu karşılama biçiminin altında çok daha derin ontolojik ve dini bir kabul yatıyor. İnsanın kendisini ve hayatı açıklayabileceğimiz meta anlatıların yokluğunda, o anlatıyı yaratmanın sorumluluğu bize düşer. Yani bizler Tanrı’nın yokluğunda tanrılaşarak böylesine bir anlatı yaratan sanatçılara dönüşmeliyiz. Tam da böylesine bir anlatı Nietzsche’yi varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden biri haline getirir çünkü mesele üstü örtülü anlamı veya o hakikati bulmak değil; o değeri, anlamı kendi otantikliğinle yaratmak haline gelir. Bu yüzden herkes gibilikten ve hergünkülükten sıyrılmaya davet eder biz, yani sanat yaratabilme potansiyeline sahip organizmaları.
Elbette hepimiz aynı yaşam koşulları içerisinde kendi otantikliğimizi var etme çabasının içinde değiliz. Burada sanatçı kavramının bize gösterdiği başka bir şey var, tıpkı bir sanatçının çalışmasına sürekli bir şeyler eklemesi, tıkandığında elindekini yırtıp atması ve yeniden başlaması gibi yaşama sanatçılarının da yaşadıkça yetkinliği artar.
Şöyle diyor Nietzsche Şen Bilim’de,
“Varlıklarda neyin zorunlu olduğunu güzelce görmek için git gide daha çok öğrenmek istiyorum. Sonrasında ben de varlıkları güzel yapanlardan biri olmalıyım. Varlıkları güzel yapanlardan biri olmak. Çirkin olana karşı savaşmak istemiyorum, suçlamak istemiyorum, suçlayanları bile suçlamak istemiyorum. Görmezden gelmek tek olumsuzlamam olmalı.”
Varlıkları güzel yapanlardan biri olmak…
Nietzsche için elimizdeki yaşamla yapabileceğimiz en metafizik uğraş sanattır. Anlamsızlıkta anlam üretme çabamız, zorunlu olmaksızın yine de estetik değer yaratıyor oluşumuz varoluşumuza içkin bir şeyi serimler, insanın doğal olarak sanatçılığıdır bu. Bu şekilde, yani sanat ürettiğimizde, örtük bir şekilde yaşamı da olumluyor oluruz.

Yaşamı olumlama konusu bizi felsefedeki en önemli konulardan bir tanesine getirir elbet, o da intihar. Neden sürekli değer ve anlam yaratma çabası içindeyiz? Neden yaşamı olumlamaya çalışıyoruz? Neden mızrağı mızrak olarak bırakmak yerine üzerine desen çiziyoruz?
İşte Nietzsche’ye göre insanı bu anlamsızlık denizinden kurtaran yegane şey, insanın sanatçılığıdır. Anlam yaratarak hem yaşamı olumluyor, hem de kutsalın yokluğunda kendi varlığımızı kutsallaştırıyoruz, kimi zaman ölümsüz eserler üreterek.
Buradaki mesele mükemmel uyum ve düzen yaratmak değildir yalnızca. Nitekim yine Tragedyanın Doğuşu’nda Antik Yunan mitolojisindeki iki imgeden yola çıkarak insan doğasına ilişkin gerçekçi bir kavrayış sunar Nietzsche, Apollon ve Dionysos.
Apollon aklın, düzenin, ölçünün ve dengenin temsilcisiyken Dionysos ise tam aksine şarabın, sarhoşluğun, esrime ve tutkuların tanrısıdır. Bu tamamen iki zıt karakter daimi çatışma halindedir. Fakat varlıkları birbirlerinin varlığına bağlıdır, biri diğerini öncelemez. Özetle Apolloncu veya Dionysoscu olmak değildir mesele; varoluşun iki farklı veçhesini görmek, onu olduğu haliyle kabul etmektir.

İki kutbun zıtlaşarak yarattığı gerginlik hattı, iki tarafı da var eder. Biri, diğeri olmaksızın ayakta duramaz. Ne tutkular, ne de akıl tek başına insanın doğasıdır.
Nietzsche’ye göre insanı kendi doğasına uygun olarak kavrayan son uygarlık Antik Yunan idi. Nitekim sonrasında yükselen Hıristiyan kültürü, insanın kendi özgül doğasının bir parçası olan Dionysosçu yanını lanetleyerek bir çeşit köle ahlakı yarattı. Böylelikle insanı kendisine yabancılaştırdı. O yüzden Nietzsche’nin bizi çağırdığı yer Dionysos ve Apollon'un zıtlıklarında var ettiği yolunun yeniden hatırlanmasıdır aslında.
Çok önemli bir şey hala açıkta kaldı sanki. Peki ama bu yaşama ve yaratma motivasyonu nereden bulacağız?
Sisifos Söyleni’nde yazanı hatırlayın; “Tek önemli bir şey vardır o da intihar.” demişti Albert Camus.
“Önemli olan gerçekten tüm yaşamın yaşamaya değip değmediği. Bütün bu metafizik, ontolojik problemleri bundan sonra gelir.”
Hem Spinoza’dan, hem konuğumuz Nietzsche’den, hem de kendi deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim, yaşama konusunda ısrarcıyız belli ki! :) "Yaşam dediğimiz şey en temelde ölmek istenen bir şeyden sürekli kaçınma hali değil mi?" Bir çeşit var kalım çabası…
Ben de Spinoza ve Nietzsche gibi, yaşamın ya da daha doğrusu bu var kalım çabasının bütün varlıkların kavramlarında kendisine içkin olduğunu düşünüyorum. Bu da bizi başka bir kavram, Conatus'a getirecek, yani var kalma çabasına.
İleride tüm bu okumaları teoride bırakmayarak pratik yaşamlarımıza da yedirebilmek adına yaşam üzerine meditasyonlar yapmaya devam edeceğiz. (Dilara'nın felsefi bir kendilik projesi!)
Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik kitabında bahsettiği phronesis yani pratik bilgelik olarak tanımladığı şeyi geliştirmeye çalışacağız.
Bu bülteni Oscar Wilde’dan bir alıntı ile sonlandırmak istiyorum,
“Sanatın ahlakı, mükemmel olmayan bir aracı mükemmel kullanmaktan ibarettir."
Gelecek hafta aynı gün ve saatte başka bir sorgulamada görüşmek üzere, meraklı kal! -Dilara
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




