
Grafik tasarım çok önemli bir alan özellikle sinema için, film ile ilk karşılaşma diyebiliriz. Tasarımlarınızda odaklandığın en önemli noktalar neler? Tasarım ve çalışma tarzından bahseder misin?
Bilindiği üzere uzun yıllar öncesinde sinema, görece limitli topluluklara daha kısıtlı medya araçlarıyla ulaşan bir sanat dalı iken artık büyük kitleleri dalgalar halinde yönlendiren, popüler kültürün en önemli üretim merkezlerinden biri haline geldi. Globalleşmenin belki de en hızlı ve güçlü yaşandığı endüstri de diyebiliriz. Bizler de bu konjonktürde sürecin kalıbına göre şeklimizi alıyoruz elbette. Mesleğimizin “Commercial Art” yani ticari sanat olarak adlandırılması aslında görsel iletişim tasarımcılığının en sihirli yanı. Çünkü öyle bir yerdeyiz ki, ürettiğimiz görsellerde estetik kaygıyı derin bir şekilde hissederken diğer yandan da bunun marketing algısını da en az aynı oranda önemseyip her iki dengeyi terazinin ortak bir noktasında buluşturmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda Motto olarak müşterilerimize onları mutlu edecek optimum artwork’ler sunmaya gayret ediyoruz. Projeyi sindirmek için eğer edinmişsek film ya da diziyi birkaç defa izliyor, notlar alıyor, gelen sunumun üzerinden geçiyor, projenin ruhunu hissettirecek “scrap” olarak kavramlandırdığımız ve bize ilham verecek tüm görselleri araştırıyor, ardından da afiş kampanyası için üretime geçiyoruz. Müşteri sunumuna eklediğimiz her görsel çalışmanın birbirlerinden farklı kimliklerde olmasına, ikonik bir enerji vermesine ve izleyici ile bağ kuracak formülleri barındırmasına özellikle dikkat ediyoruz. Ayrıca altını çizerek vurgulamak isterim ki; tüm bu süreci harika ve yetenekli bir ekiple koordineli olarak yürütüyorum. Herkesin görevini özveriyle yerine getirdiği, takım oyununun oldukça başarılı sergilendiği sinerjisi yüksek butik bir ajansız. Bu nedenle kolektif başarıyı bireysel başarının önünde tutmaya gayret ediyoruz.

Natalie Portman’ın Kennedy’nin eşini oynadığı filmi “Jackie” ile Mel Gibson’un yönettiği “Hacksaw Ridge” filmlerinin Çin ve Uluslararası afiş kampanyalarını tasarladın. Çok ses getiren “Train to Busan” filmi için bir illüstrasyon serisi hazırladın. Bunun yanı sıra Tom Hanks’in “Sully”, Amy Adams’ın “Arrival” filmlerinde ve son dönemlerin popüler dizilerinden “Westworld” projesinde de çalıştın. Bu süreç nasıl gelişti?
Kısa bir zaman dilimi içerisinde Motto ile birçok prestijli projede harika deneyimler elde ettik. Rasyonel olmak gerekirse bu kadar hızlı yol alacağımızı beklemiyordum. Elbette bunların en özelleri sizin de vurguladığınız gibi Natalie Portman’in Jacqueline Kennedy’yi oynadığı “Jackie” filmi ile Mel Gibson’un 2. dünya savaşındaki gerçek bir hikâyeyi yönetmen koltuğundan beyaz perdeye uyarladığı “Hacksaw Ridge” filmi. Bu iki anlamlı projenin Çin ve uluslararası platformlarında, görsel vizyonumuzu yansıtmak ve afişlerimize gelen övgü dolu geri dönüşleri duymak son derece gurur verici. Hele ki Mel Gibson’un tasarladığımız afişlerin önünde yaptığı basın toplantısı ve imzaladığı posterlerimizin olduğu fotoğrafları görmek doğru yolda olduğumuzun kanıtıydı sanırım. “Train to Busan”, “Sully”, “Arrival” ve “Westworld” gibi projelerin atmosferlerini solumak da eşsiz bir tecrübe oldu bizim için... Bunun yanı sıra, Josh Duhamel’in “This is Your Death”, Armie Hammer’in “MINE” ve Rami Malek’in “Buster’s Mal Heart” filmi gibi 2017’nin çok konuşulan projelerinde de yine Motto imzası var. Sürekli güncellediğimiz portfolyomuzu www.motto.la adresinden takip edebilirsiniz.
Türkiye’de çalıştın mı, bu anlamda bizim için Türkiye sinema sektöründe bu alana olan ilgi ve çalışma şekli ile orayı karşılaştırır mısınız?
Geçtiğimiz yıllarda Türkiye ile biri televizyon dizisi ve diğeri de sinema filmi olmak üzere sadece iki projede çalışma şansım oldu. Çok az da olsa bu sektörleri içinde olarak bilfiil gözlemleyebildim. Ülkemizde potansiyeli oldukça yüksek ve yetenekli tasarımcı arkadaşların varlığından haberdarım ve işlerini zaman buldukça takip etmeye çalışıyorum. Ancak genelleme yapmadan ifade edersem; Sektörde önemli yer kaplayan yapımcıların ve karar verici yönetimlerin inovasyon odaklı fikirlere kapalı olmaları sebebiyle Türkiye’de ne yazık ki monoton ve tembel afiş kampanyalarını sıklıkla görmekteyiz ve üzerine yenileri de eklenmekte. Sinema reklamcılığında akılda kalıcı ve kontrastı yüksek özel işler gerçekleştirmenin en önemli kriterleri risk almak ve yaratıcılığa inanmaktır. Ancak ülkemizde gişe kaygısı ve halkın en alt katmanına dek anlaşılamama korkusuyla üretilen sinema görsellerinin içeriklerini incelediğimizde duygu, derinlik ve artistik söylemlerin minimal oranda tutulduğunu görüyoruz. Bu durum ise sektörün kendi içinde zayıf dinamiklerle yarattığı görsel kampanyaların hafif ve çok hızlı tüketilen ürünlere dönüşmesine sebep oluyor.
Gözlerimizi kapatıp biraz düşündüğümüzde kaç Türk filminin afişi hemen belleklerimize ulaşıyor?
Gerçekten çok az. Bu bağlamda sinema ve televizyon dünyamızın daha vizyonist idarelerle yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum. İşleyiş algısını ve aradaki nüansı vurgulamak adına bir anekdot paylaşmak istiyorum: Uzun zaman önce 2011 yılında FX kanalında yayınlanan bir boksör dizisi olan “Lights Out” projesi için tasarımcı arkadaşlarımla birlikte toplantıya girmiştik. Kanal yöneticileri ile tele-konferans üzerinden projenin brief’ini alıyorduk, uzun bir konu özetinin ardından beklenmedik bir anda projenin sorumlusu “Size bir şey dinletmek istiyorum” deyip, telefonu çalan bir müziğe doğru yakınlaştırdı. O anda, ismini dahi bilemediğimiz çok eski İtalyan olduğunu tahmin ettiğimiz bir barok dinliyorduk. Önce anlam verememiştik, belki de bir yanlışlık olmalıydı. Ama sevmiştik doğrusu tenorun ses tonundaki ani yükseliş ve değişimlerini. Bu melodiyi yaklaşık bir buçuk dakika kadar dinledik. Ardından sunumu gerçekleştiren proje sorumlusu “Müzikteki ruhu hepiniz hissetmişsinizdir sanırım. İşte bu hissin görsel halini yeni sezon afiş kampanyamızda yaratmanızı istiyorum ve brief budur” diyerek değerlendirmesini tamamlamıştı. Bu anıyı hep çok kıymetli saymışımdır kariyerimde. Çünkü o gün yaptığımız mesleğin sadece görsel bir düzlemde sınırlı kalmadığını, çok daha farklı diyalektikler içeren bir kavram olduğunu anlamakla birlikte; okuduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz hatta dokunduğumuz her şeyin bir tasarım ve yaratım enerjisinin olduğuna ve hayatlarımıza işleyebileceğine de inanmıştım.
Afiş tasarımı ve grafik tasarım alanında kendini geliştirmek isteyenlere önerilerin var mı? Bu anlamda başarıyı yakalamak nasıl mümkün?
Tasarımın hangi alanı olursa olsun genç arkadaşlarım öncelikle kendilerine ateşleyici bir güç yaratmalı ve motivasyon kaynağı bulmalılar ki yüksek konsantrasyon ile kanalize olacakları büyük hayalleri olsun. Ardından tek yapmaları gereken çok çalışıp, doğru zaman geldiğinde risk almaları. “Comfort Zone”dan dışarı çıkmadıkça başarılı olmak mümkün değil. Bunun uzun bir koşu olduğunu ve aslında tüm bu eforun alt metninde “mutluluk” kavramının yattığını unutmamalılar. Çünkü mutlu olmadan üretemez, sadece tüketirsiniz.
Tüketim kültürünün de en büyük silahı sizi bir şeylere aldırmak için önce mutsuz etmeye zorlaması değil midir zaten? Yeni hedefleriniz neler?
Motto olarak kendi içimizde bazı solid hedefler koyduk ve bunların birçoğunu başardık. Buna karşın biz dış dünyaya söylem değil eylem üreten bir yapıda olmayı tercih ediyoruz. O yüzden spesifik hedeflerden bahsetmekten kaçınsam da şunu belirtebilirim ki; bu yıl da film veya televizyon projesi ayırt etmeksizin provakatif ve sektör söylemiyle “bold” işler yapmaya devam etmek istiyoruz. Ekibimize genç arkadaşları dahil edip, başarıyı ve mutluluğu paylaşarak arttırmak Motto ismiyle gururlanmak kalıcı hedeflerimiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Page
Page, tasarım ve kültür ortaklığından beslenen, toplumsal yapıyı sanat pratikleriyle eleştiren ve aktarmaya çalışan bir yayın olma hedefinde...
İLGİLİ OKUMALAR



