Eskiyle yeninin buluşması, nitelikli yayıncılığın dijitalde uzun ömürlü hâli Aposto Premium’da. Köklü dergilerde merakla okuduğumuz bazı makaleler...
Toplumsal Tarih
İstisnai Millet, İcat Edilmiş Gelenek
Selim Rumi Civralı
Eric Hobsbawm’a göre son iki yüzyılda hem “geleneksel” hem de “modern” toplumlarda çok sayıda gelenek icat edilmişti.(1) Örneğin gayda on sekizinci yüzyıldan kalmaydı, geleneksel İskoç eteği bir İngiliz tekstilcinin icadıydı ve asıl niyet dağlı İskoçları fabrikalara getirmekti. Aynı şekilde Galler’in ulusal kıyafeti bir İngiliz tarafından tasarlanmış; ülkenin 17. yüzyılın sonlarındaki “korkunç, kasvetli” dağları 1800’lerde “Prensliğin romantik tepelerine” dönüştürülmüştü. İngiliz halkı, o dönemlerde icat edilen “bin yıllık geleneğin” tüm şatafat ve ihtişamını “ilkel bir sihir, içi boş bir sahtekarlık” olarak görüyordu. Filleri ve mahiyetiyle çevrili, ipekli kıyafetlerine kraliyet armaları işlenmiş, altın kurdeleli madalyonlarla bezeli “feodal” Hint hiyerarşisi Kraliçe Victoria’nın dizaynıydı. Asante’nin ipek dokumaları, Benin’in pirinç dökümü heykelcikleri ve Angola’nın fildişi oymaları sömürgeci efendileri için üretilmişti. Hammaddeleri bile Avrupa ithalatıydı. Yine de hepsi, zamanın geçişiyle kutsandı.
Tamamen uydurma olmalarına rağmen, bu gelenekler, önemli ideolojik işlevleri yerine getirebilmek için kültürel imajları, idealleri, özlemleri ve “gerçek” bir geçmişin kırıntılarını taşırlar. Daha güçlü bir toplumun siyasî ve kültürel yörüngesine çekilen topluluklara bir kimlik duygusu verirler. Hızlı değişim geçiren, birlik ve düzenin son derece önemli olduğu toplumlar için “uyarlanabilir” stratejilerdir.
Notos
Hüsnü Arkan: "Bazı tarihlerde ya da bazı coğrafyalarda doğmuş olmak…"
Semih Gümüş
Hiç kuşku yok ki siz öncelikle bir müzik insanı, önemli bir yorumcu, hatta Ezginin Günlüğü’nün solisti olarak tanınıyorsunuz. Ama ben romanlarınızla başlamak istiyorum. Notos okurlarının sizi romancı olarak da yakından tanıdığını biliyorum. Üstelik ilk romanınız Ölü Kelebeklerin Dansı yayımlanalı yirmi üç yıl olmuş. Az zaman değil. Sizi bu ilk romana götüren düşünceler neydi?
Romanı yazıp bitirdiğimde mülteciydim. Seksenlerin sonuydu, basılmasından on yıl kadar önce. Avrupa parlamentolarında sığınma hakkı tartışılıyordu. Hak demişken, Afrika göçlerini engellemek için İtalyan sağcılarının Akdeniz’e bariyer koymak gibi enteresan fikirleri de vardı.
Sekiz dokuz yaşlarındayken günlük gazete çıkarma merakındaydım. Bir de kovboy romanı yazmaya başlamıştım da ablam, “Bildiğin, tanıdığın şeyleri yaz” diye uyarmıştı. On beş yıl kadar sonra göçle, mültecilikle ilişkili notlar almaya, karakterler, psikodinamikler, diyaloglar oluşturmaya başladım ve ortaya bu kitap çıktı. O sıralarda ablam da mülteciydi, “Bildiğin şeyleri yaz” diye söylenmeye devam ediyordu. Şaka bir yana, küresel adaletsizlik hâlâ derin bir mesele, insanı etkiliyor.
Ölü Kelebeklerin Dansı fantastik bir metin. Aynı yıllarda yazdığım, hatta ilk romandan daha önce bitirdiğim ve dördüncü kitap olarak yayımlanan Uyku da öyledir. Bana öyle geliyor ki fantastik metin yazmanın iyi bir yanı da bir hikâyenin kendi gerçekliğini oluşturmakta size özel, kişisel bir eğitim sağlaması.
Yemek ve Kültür
Miyazaki'nin İştah Açan Filmleri
Raife Polat
Dünyanın pek çok yerindeki anime çılgınlarından değilim. Ama çocukluğumda “Şeker Kız Candy”i de “Heidi”yi de çok severdim. Sonraki yıllarda yayımlanan serilerden “Transformers”, “Dragon Ball” ya da “Pokemon” pek ilgimi çekmemişti. Televizyonla bağımın seyreldiği yıllardı zaten, sinemayla tutkulu bir aşk yaşıyordum. “Çizgi filmler” de bu tutkunun olmazsa olmaz parçasıydı. Vizyona giren her şeyi izliyordum. Azdı o zamanlar sayısı, her zaman öyle olmasa da çocuklar içindi, o yüzden dublajlıydı. Yanında çocuk olmadan salonda bulunan tek yetişkin oluyordum genelde, arkadaşlarım da dalga geçiyordu benimle. Onlar için “çizgi filmdi” -çocuk işiydi- çünkü hâlâ, benim içinse çoktan animasyona -sanata- evrilmişti, ancak anime henüz ufukta bile yoktu. Daha doğrusu varmış da yokmuş işte; çocukluğumuzun çizgi filmleriymiş onlar. Sonra... Sonra Miyazaki ile tanıştım. Sinemaya, animasyona meraklı herkes gibi vuruldum onun animelerine...
Şimdi diyeceksiniz ki ne farkı var animasyondan? Kendine has belirgin bir stili, Japonya’ya özgü oluşu en belirgin farkı. Mangalardan -Japon çizgi romanları- uyarlanıyorlar genellikle; tıpkı “Candy” gibi ya da “Pokemon”. Ama onunla sınırlı kalmıyor, dünya edebiyatını da kaynak alıyor ya da özgün senaryolar da yazılıyor. Animeleri diğer animasyonlardan ayıran en önemli farklardan biri de konuları. Diğer animasyonlarda hep belirli bir tema vardır, macera ve aksiyon eşlik eder bu temaya ama gündelik, sıradan konulara pek rastlamazsınız. Animelerde ise bolca görürsünüz gündelik yaşamın akışını, detaylarını, rutinlerini, kahramanların duygusal değişimlerini...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Editörün Seçkisi
Aposto'da öne çıkan çıkan yayınlar ve içerik derlemeleri.
İLGİLİ OKUMALAR



