🛷 Başka, bembeyaz bir coğrafya

Svalbard’ın ve dünyanın en kuzey kenti Longyearbyen’e inmek için alçalan uçağın penceresinden baktığımda aşağıda deniz yüzeyini kaplayan dev buz parçaları görüyorum. Bunlar bir yerden kopan buz parçaları değiller. Deniz yüzeyi donduğu için okyanusun üzerinde yüzüyorlar. Bazı yerlerde buz o kadar yekpare görünüyor ki insan nerede olduğunu bilmese karla kaplı bir ovanın üstünde olduğunu düşünebilir. Kısa süre sonra uçak çevresi karlarla kaplı piste iniyor. Uçaktan inmeden önce herkes üstüne kalın montları, bereleri, eldivenleri geçiriyor. O anda montumu yanıma almak yerine bavuluma koyduğum aklıma geliyor. Camdan sızan güneşe bakarak ne olacak ki, diyor ve yaklaşık -20 derecede üstümdeki uzun kollu ile dışarı çıkıyorum. Uçak kapısından çıkar çıkmaz sanki başka bir boyuta geçmişim hissi veren bir soğukla karşılaşıyorum. Zemheri bir ayaza duvara çarpar gibi çarpıyorum. Koşar adımlarla merdivenlerden inip terminal binasına kendimi atıyorum.
Bagaj bandına varınca bizi kocaman bir sürpriz bekliyor. Hattın ortasında doldurulmuş bir kutup ayısı var. Bulunduğumuz coğrafyanın hakimini hatırlatmak amacıyla konulmuş gibi. Adada az sayıda da olsa insana saldırdıklarında vurulan bu muhteşem ayılar genelde bilimsel amaçlarla incelendikten sonra dolduruluyorlar. Bavulum gelir gelmez ilk işim çantamdan montumu çıkartmak oluyor. Bu nefes kesen soğukla iddialaşmaya hiç gerek yok. Beni bu maceraya sürükleyen Uğur ile dışarı yöneliyoruz.

Havalimanı
Şehir merkezine giden otobüse atlıyoruz. Alandan çıkar çıkmaz bembeyaz bir coğrafya ile karşı karşıya kalıyoruz. İlerideki tepelerden birinin önünde küçük bir kapı var. Dünyada yaşanacak bir kıyamet senaryosuna karşı oluşturulmuş tohum sığınağı burada bulunuyor. Gördüğümüz tepenin içine inşa edilmiş bu yapıda dünyanın her yerinden getirilen tohumlar sabit sıcaklıkta, özel bölmelerde ve bilim insanları eşliğinde korunuyor. Modern çağdaki Nuh’un Gemisi olması amacıyla inşa edilmiş bu yapının ayarlarını giderek bozduğumuz dünyadaki bir kıyamet senaryosunda işe yaramasını umut etmekten başka şansımız yok. Kısa süre sonra Longyearbyen’a ait sanayi yapıları başlıyor. Solumuzda liman, rıhtımla yol arasında ise depolar, balık fabrikaları ve sanayi kuruluşları var. Artık kullanılmasa da tepelerde eskiden kömür taşımak için kullanılan teleferik hatlarının direkleri uzanıyor.
Yarım saatlik bu yolculuğun sonunda şehir merkezine geliyoruz. Kar ve buzla kaplı zeminde çantalarımı sürüyerek otele gitmeye çalışırken yine büyük bir hata yaptığımı fark ediyorum. Bu defa da berem ve eldivenim yok. 150 metre için bunlara ne gerek var demenin bedeli ellerime ve kulaklarıma binlerce iğne batması hissi oluyor. Otele girdikten sonra ilk işim ellerimi ısıtmaya çalışmak oluyor. Odaya eşyalarımızı koyduktan sonra biraz dolaşmak için dışarı çıkıyoruz. Bu defa aldığım dersler sonucu içlik ve bereyle, tam teşekküllü bir kıyafet var üstümde.

Longyearbyen
Çevredeki yoğun kar motoru trafiği dikkatimi çekiyor. Sadece 40km’lik yol olan Svalbard’da diğer şehirlere ulaşım gemiyle, köpek kızaklarıyla veya kar motoruyla sağlanabiliyor. Şehir içinde bisiklete biner gibi kızakla dolaşan insanlar geçiyor çevremizden. Muhtemelen şehrin en büyük mağazası olan süpermarketin önünden geçerken silahla girilmez uyarısı dikkatimi çekiyor. Kutup ayısı riskinden dolayı çoğu insanın silah taşıdığını anımsıyorum. Ama bu silahların kullanımı genellikle sadece korkutma amaçlı oluyor.
Yaklaşık 2500 kişilik nüfusuyla Longyearbyen bir şehirden ziyade bir kasaba ortamı sunuyor. Kaçınılmaz şekilde modaya yön veren kamp malzemesi ve outdoor kıyafet dükkânları tek ana caddenin en güzel noktalarında yer alıyorlar. Kalan kısımlar ise farklı renklerdeki prefabrik veya ahşap kaplama evlerden oluşuyor. Arada tek tük betondan yapılmış binalar var. Bir kar fırtınasında insanların sığınması için veya kutup ayısı riskine karşı tüm evlerin kapıları açık. Hatta burada arabalar da kilitlenmiyor. Zaten çalınsa bulunmama ihtimali yok.

Ana cadde
Trafiğe kapalı ana caddenin ortasında bir heykel var. Bir madenci Longyearbyen limanına bakıyor. Aslında bu heykel, şehrin tüm kuruluş hikâyesinin özeti gibi. İnsanların bu kadar kuzeyde, yaşaması bu kadar zor bir coğrafyaya yerleşmesinin tek nedeni aslında dönemin en önemli enerji kaynaklarından biri olan kömür. 1800’lerin sonunda yerleşilmeye başlanan adada, kömür yataklarının keşfiyle 1900’lerin başında madenler açılıp liman inşa ediliyor. Amerikalı girişimci John Munro Longyear’ın madenlerinde çalışanlar için kurulan şehir, onun adıyla anılıyor. Adanın başka yerlerinde 3-4 madenin günümüzde işlemeye devam ettiği Svalbard, kuruluş hikâyesine bir saygı duruşu olarak bu heykeli dikmiş.

Madenci heykeli
Biz heykeli incelerken okuldan çıkan çocuklar yanımızdan kızaklarıyla geçiyorlar. Yaşadıkları coğrafyanın sertliği ve farklılığından habersiz, mutlu mesut, ayaklarıyla ittikleri kızaklarında evlerine gidiyorlar. Soğukta biraz daha dolaşıp, vücudumuzdaki enerjiyi iyice tüketince otele dönmeye karar veriyoruz.
Gece olsa da güneşin batmaya pek niyeti yok. Kutup baharı yaklaşık 21-22 saatlik gündüzler sunuyor. Yorgunluğa rağmen karanlıksızlıktan uykum kaçıyor. Camdan dışarıyı seyretmeye başlıyorum. Bir anda camın önünden ren geyikleri geçmeye başlıyor. Heyecanla cama yaklaşıyorum. Buranın da inekleri, koyunları onlar. Kar altında bulunan otları bulup karınlarını doyurmaya çalışıyorlar.
İçime başka bir yer hissi çöküyor. Ne kadar uzakta, ne kadar ücra bir köşede olduğumu o an idrak ediyorum. Gerçekten başka bir yerdeyim. Can Yücel’in dediği gibi “Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava” bir coğrafyadayım. Bu kadar uzakta olmanın insanın içine düşürdüğü heyecan, tatlı gerginlik ve bilinmezlik hissiyle yatağa dönüp önümdeki günlerin hayallerine dalıyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



