Luna-Park’ta Birkaç Saat
Mehmet Selahattin, 17 Eylül 1932
Her zaman büyüklerin nasıl eğlendiklerini yazacak değiliz ya! Bugün de küçüklerle bir arada eğlenelim.
Şişhane yokuşunun başında yeni açılan Luna-Park’a geçen akşam şöyle bir uğradım. Kapıdaki ilanları okurken insanın yüreği bir kere hop ediyor: Ölüm yuvarlağı, elektrikli koltuklar, uçan sandalyeler…
Acaba perilerin çadır kurduğu bir yere gelmiş olmayayım? Kulak verdim, içeriden neşeli çocuk sesleri, taşkın kahkahalar geliyor. İçime biraz su serpildi. Kapıda 6 kuruşluk bir bilet kesip elime tutuşturdular. Artık bahçeye girebilme hakkını kazanmıştım.
Aman efendim meğerse bu Luna-Park görülecek yermiş. Ben diyeyim yüzlerce, siz deyin binlerce çocuk parkın dört bir tarafına dağılmışlar. İlk gözüme ilişen elektrikli koltuklar oldu. İsimleri korkunç amma kendileri gayet rahat ve eğlenceli. Bunlar tepelerindeki ince direkten ve tekerleklerinden müspet ve menfi cereyan alarak kendiliklerinden koşan birtakım arabalar. Çocuklar bu arabalara yerleşiyorlar. Dümen ellerinde ya, sahayı dört dönmeye başlıyorlar. Bazen iki araba aynı istikamete koşarken bir çatırtı duyuluyor. Eyvah, bir müsademe! Müsademe amma bildiğimiz otomobil çarpışması gibi tehlikesi yok. Ne düşen var ne yaralanan. Arabalar o tarzda yapılmış ki bütün hızlarıyla birbirleri üstüne binseler yine devrilmiyorlar.
Şişman bir çocuk tutturmuş:
“İlle 11 numaralı arabayı isterim! Ben 11 numaraya bineceğim!”
Annesi kandırmaya çalışıyor.
“Canım hepsi bir değil mi? Ha 11 ha 12.”
“Olmaz! 11 numara hepsinden hızlı kaçıyor. Saadet ile yarış yapacağız biz.” diyor.
Tekerlekleri altından kıvılcım çıkaran 20 kadar araba dakikası gelince hep birden duruyor. “Parayla değil sırayla” derler amma burada hem parayla hem sırayla. Dikkat ediyorum arabaların yahut elektrikli koltukların hiçbiri boş kalmıyor.
Parkın memurlarından biri elinde defter habire hesap yapıyor. Doğrusu bu arabalar o kadar hoşuma gitti ki hani sıkılmasam bir tanesine de ben yerleşeceğim. Mamafih sıkılmaya da sebep yok. Şu saçsız başlı mösyö altın dişli madamasıyla pekâlâ birer koltuğa kuruldular. Kendilerine bakıp gülüşenlere aldırış bile etmiyorlar. Gönül ihtiyarlamayınca insan yüz yaşına gelse yine çocukluktan geçemiyor demek ki.
Bahçenin nihayetindeki uçan sandalyelere doğru yürüyorum. Kalın gövdeli bir ağaca benzetilebilen hareketli bir sütunun etrafında elliden fazla salıncak. Ne dönüyorlar Allah'ım ne dönüyorlar!
Etekleri havada dalgalanan margizet entarili bir hanım uçarken keyfinden erkek gibi naralar atıyor. İki delikanlı başları yukarıda onu seyrederken cürmümeşhut hâlinde yakalandılar. Temaşa yarıda kalmıştı ama ne çare…
Gözlerim ara sıra uçan sandalyelerin üzerindeki şu ihtara ilişiyor: “Tehlike zincirini bağlayınız.” Bu zinciri bağlandıktan sonra artık taş çatlasa düşüp tepesi üstü gelmek korkusu yokmuş. Mamafih belediye her ihtimale karşı direğin dayandığı zemine beton döşettirdikten sonra bu oyuncağa müsaade etmiş. Eh ne olur ne olmaz. İşi sağlama bağlamalı.
Parkta daha neler yok neler? Bir duvar görüyorsunuz ki üzerinde taştan yapılmış palyaçolar yan yana dizilmiş geçiyorlar. Elinize bir top alıp bu palyaçolara doğru fırlatıyorsunuz. Top palyaçolardan bir tanesine çarptı mı yaşadınız! Hediyelerden beğendiğinizi alıyorsunuz.
Ortada küçük bir havuz, içinde demirden yapılmış balıklar. Olta makamında size bir kamış uzatıyorlar. Kamışın ucunda küçük bir mıknatıs var. Mıknatısla balığı sudan çekip alabilirseniz yine bir hediye kazanıyorsunuz.
Başka bir havuz… İçinde ördekler… Ama bunlar sahici ördek. Vıraklayıp duruyorlar. Eğer uzattıkları halkayı bu ördeklerden birinin başından geçirebilirseniz bu ördeklerden biri sizin olmuyor ama gelsin yine çeşitli hediyeler.
Bahçede birtakım kuvvet makineleri var. Demirden yapılmış mermi taklidi bir cismi rayın yukarısına kadar fırlatmak doğrusu her yiğidin kârı değil. Elle ağır bir cismi kendinize çekmek, büyük bir lastik yuvarlağa yumrukla çarparak kuvvetinizin derecesini ölçmek isterseniz buraya geliniz.
Küçük bir baraka içinde bir kavanoza koyulmuş üç başlı bir çocuk naaşı teşhir ediyorlar. Ben bakamadım. Luna-Park’ın bir de müzesi var. Bu müzede çocuk doğuran bir kadının muhtelif şekilde mulajlarını yapmışlar. Ceninin ana karnındaki meydana gelişi, aylık, üç aylık, altı aylık, dokuz aylık çocukların alkolde muhafaza edilmiş cesetleri.
Bir Ermeni madam çocuk doğuran kadının mulajını seyrederken eliyle yüzünü kapadı.
“Allahım ne zorluk çekoor, görüorsun!”
Yanına hemen birisi sokuldu. İçini çekerek;
“Analık kolay mı ya madam?”
Kadın irkildi.
“Şindicik ben seninle konuştum? Kendim kendime laf etti isem araya girmenin ne manası vardır?”
Herif mahcup olarak çekildi.
Luna-Park’ta en tehlikeli eğlence ölüm küresi isminde bir yuvarlaktır. Bereket versin ki bu küreye bir tek adam giriyor. İtalo isminde bir İtalyanmış. Yaptığı marifet şu: Bir motosiklete binerek kürenin içinde sağa sola, baş aşağı, ileri geri yürüyor. Tepesi taklak geldiği hâlde bir şey olmuyor. Hem de nasıl bilir misiniz? Bu marifetleri motosiklet saatte 100 kilometre süratle giderken yapıyor.
Luna-Park’tan çıkarken ortalık kararmaya başlamıştı. Kapının önünde duran bir gence seslendiler:
“Selçuk Bey! Uçan sandalyelerin elektriklerini yaksınlar!”
Parkın kapısı önünde yığılan bedavacıları âdeta göğüsleyerek kendimi dışarıya attım.
* Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
tepebaşı bahçesi, taksim bahçesi, lunapark, margizet entari, bir başka istanbul, richard meinhardt
06 Eyl 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


