Maltepe Bağlarında

Ne var, niye durduk? – Görünen köy bazen kılavuz ister – Yolu kestiler – Bağımız birincidir! – Her çardağın altında bir gramofon

Mehmet Selahattin, 30 Eylül 1933

Herkes birbirine soruyor:

“Ooo… Merhaba azizim. Ne tarafa böyle?”

Şu cevabı alıyor:

“Nereye olur, bağlara. Ya siz?”

“Biz de bağlara.”

Hani “Bağlasalar durmam.” diye bir söz vardır. Edirnekapı’nın bağlar yolunda âdeta göç manzarası alan bu kafileyi gördükten sonra insan hakikaten bağlasalar duramaz hâle geliyor! Kalabalığı size tarif etmenin mümkün olabileceğini hiç zannetmiyorum. Arabalara altışar yedişer oturmuşlar. Her kadının kucağında en aşağı iki çocuk var. Arabacının ancak kırbaç tutan sağ eli boş kalabilmiş. Öteki eli yanındaki vızıltıcı çocuklarla meşgul.

“Hanımlar yeter! Bu araba daha fazla insan kaldırmaz!” diye bar bar bağırıyor ama kim dinliyor ki? Simitçiler, börekçiler, fıstık, fındık, leblebi satıcıları yolun iki tarafına dizilmiş, nerede çocuklu bir aile görseler hemen etrafını alıyorlar.

“Taze taze leblebi!”

“Fıstık var, fındık var, eğlencelik!”

“Hani ya, badem şekeri!”

“Halis limoooon!”

“Nane var, nane! Yürek tazeliyor!”

Arabalar güç hâlle yola düzüldüler. Fakat ileride ansızın bir mola verildi. Bizim arkadaş arabacıya sordu:

“Ne var, niye durduk?”

Arabacı öndeki arabacıya sordu:

“Ne var, niye durdu?”

Önündeki arabacı da aynı suali daha önündekine yöneltti:

“Ne var, niye durdu?”

Derken arabacıdan arabacıya zincirleme bize kadar gelen bir fısıltı:

“Şey olmuş da… Çocuğun şeysi gelmiş de…”

Yol o kadar dar ki, arabanın biri durunca ötekiler de oldukları yerde saplanıp kalıyorlar. Abdülhak Hamit Bey’e hak verdim:

“Bir çocuk kim demiş küçük şeydir,

Bir çocuk belki en büyük şeydir!”

Yolu kapatıp bu kadar halkı arabalar içinde bekletmek az iş mi? Hele neyse yeniden harekete geldik. Ağır ağır gidiyoruz. Gide gide uzaktan Numune Bağı göründü. “Görünen köy kılavuz istemez.” derler ama ilk defa bu lafın aksi zuhur etti. Bağ göründü fakat biz kılavuzsuz bağa giremedik. Arabalar zınk diye durdular.

“Gene ne var?”

Arabacı okkalı bir küfür savurdu.

“Yolu kestiler.”

Arabadakileri telaş aldı.

“Eyvah, şimdi ne yapacağız? Yolu kesmişler.”

Arabacı teminat verdi:

“Yok canım, öylesi değil. Remzi Efendi’nin Numune Bağı’na araba sokmuyorlar da.”

“Kim sokmuyor?”

“Öteki bağcılar…”

“Sebebi?”

“Sebebi ne olacak? Çekememezlik.”

“Allah Allah…”

Derken bir düdük sesi... Bir düdük sesi daha… Bekçiymiş, geldi:

“Burada arabadan ineceksiniz!”

Zoru görünce tabi indik. Fakat bu münasebetsizliğe de bir türlü akıl erdiremedik. Herkesin canı hangi başı isterse oraya gider. Anlaşılmayan işler.

Çaresiz yayan yürüyerek Remzi Efendi’nin Numune Bağı’na geldik. Kapısının üstündeki levhada şu numara var: 1

Remzi Efendi bizi koşa koşa karşılarken “Yoksa yanlışlıkla başka bir bağa mı gidiyordunuz? Bizim bağımız bu taraflarda birincidir.” dedi.

Kapının üstündeki numarayı mı işaret ediyordu yoksa bağının emsali arasında birinci olduğunu mu söylemek istiyordu bilmem. Fakat Numune Bağı herhâlde sere serpe oturulabilecek bir yer. Sıra sıra çardakların altına hasırları serip boylu boyunca uzanmışlar. En küçüğü iki okkalık salkımları seyrederek kendi âlemlerinde eğleniyorlar. İsteyenler için masa, iskemle de var. Remzi Efendi biraz sonra bize o meşhur kokulu üzümlerinden tabak tabak taşımaya başladı. “Bağını büyük gördüğün yere sepeti küçük al.” derler ama bu sefer öyle olmadı. Remzi Efendi’nin 25 çeşit üzümünden hiç olmazsa 10 çeşidinin tadına baktık. Remzi Efendi salkımları uzatırken izahat veriyordu:

“Bu Hamburg misketi…”

“Hafız Ali...”

“Bu çavuş…”

Bağda her çardağın altında bir gramofon. Çeneleri hiç kapanmıyor. Sağdan bir gazel:

“Cemiyet-i gül bülbüle de hara da kalmaz.”

Soldan bir şarkı:

“Yalnız bırakıp gitme bu akşam gene erken,

Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken.

En neşeli demler bu gece sazla geçerken,

Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken.”

Nasılsa “Asmalarda üzüm” şarkısını söylemek kimsenin aklına gelmedi. Remzi Efendi’nin bağında içki içmedik ama üzümlerin kokusu bizi sarhoş etmeye kâfi geldi. Dönüşte arkadaşım bir teklifte bulundu:

“Hadi şuradan Münzevi bağlarına uğrayalım seninle.”

“Hay hay. Oraya da gideriz!”

Münzevi bağlarının bir adı da Hafızlarbağı imiş. Kapıdan girerken bir kenarda tatlı tatlı demlenen meşhur Hafız Sami’yi gösterdiler.

“Ah bir gazel söylese de dinlesek.”

“Söylemez mi?”

“Eserse söyler.”

“Ne demek o?”

“Birazdan görürsünüz.” demeye kalmadı tatlı bir ses duyduk. Bağın öteki başından bir gazel.

Sordum:

Kim bu söyleyen?”

“Bu da bir hafız. Hafız Sami’yi gayrete getirmek istiyor.”

Hani şakımayı unutan kanaryaları dillendirmek için karşısına iyi öten bir kanarya koyarlar. Öteki bunu dinleye dinleye açılır, az zamanda şakır şakır öter. Tıpkı onun gibi. Fakat bu akşam Hafızlarbağı’nda Hafız Sami Bey’i coşturmak için yapılan bütün gayretler boşa gitti. Bu en güzel sesli hafız sesini kaybetmiş bir kanarya gibi sustu.

Akşam ortalık kararırken Münzevi Bağı’ndan çıktık. Arabalardan, otomobillerden geçilmez hâle gelen Edirnekapı mezarlık yolunda yürüyoruz. Sağımızda solumuzda koca kavuklu mezar taşları. Ve kulağımızın dibinde çınlayan şakrak kadın kahkahaları…


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Bağ bozumunu İstanbul'da kutlamak #48

istanbulun üzüm bağları, bağ bozumu, hafız sami, gramofon

27 Eyl 2022

bağbozumu

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR