Naşit Tiyatrosu’nda Bir Gece

Naşit Bey yokken ortalık sütliman, sanatkâr sahnede göründüğü gibi bir alkıştır başlıyor – Oruçlular için ezan saati – Hanımelinin ramazaniyeliği nedir? – Ramona’nın Türkçesi-Naşit Bey’in sahnedeki ismi: Şampanya-Naşit’e göre yankesici kimdir? – Şu nimetin hayrını görmeyeyim! – Gelin teliyle duvağıyla, güvey cepkeni poturuyla

Mehmet Selahattin, 30 Ocak 1932

Saat ezana yaklaşıyor. Teşbih belki yerinde düşmedi amma akşamcılar için kerahat vakti ne ise oruçlular için de ezan vakti odur. Oruç bozma saati yaklaştıkça sabırsızlık artar. Tıpkı hasretiyle buluşmak üzere bulunan sevgili gibi el ayak titrer, gözler mahmurlaşır, yürekte çarpıntı ziyadeleşir.

Eğer tütün tiryakisi oruçluların akşam saatinde nasıl bir hâl aldıklarını görmek isterseniz tavsiye ederim, Beyazıt Camii avlusunda İnhisar İdaresi’nin açtığı tütün barakasının önünde yarım saat kadar beklemek zahmetine katlanın!

Satış barakasının camekanı da bir tiryaki için az imrendirici değil ha! Altın sarısı renginde saçak saçak Yenice tütünleri, kırmızı paketler içinde ucu yaldızlı Ahali sigaraları filan…

Barakanın yanına yaklaşanlar için de sarsak, ihtiyar bir hanım da var. İçerideki satıcıya sordu:

“Hu oğlum! Sizde hanımelinin ramazaniyeliği bulunur mu?”

Kalabalık arasında muzibin biri mırıldanıyor:

“Hanımelinin ramazaniyeliği burada ne gezer. Şehzadebaşı’na çık.”

Yorgancı esnafından olduğu ceketinin şurasına burasına konan pamuk tozlarından anlaşılan bir adamcağız sersem sersem barakaya yaklaştı.

“Ver bir en âlâ ordan!”

Hani aksi bir cevap alsa mutlaka kavga edecekti. Adamcağızın belli ki oruç başına vurmuştu. O sırada bir başka müşteri de Yenice sigarası almıştı. Hiddetli tiryaki Yenice’ye yan yan bakarak içini çekti. Sonra büyük bir hovardalık yapar gibi cebinden bir 5 kuruş daha çıkarıp fırlattı:

“Oldu da oldu. En âlâ dursun, Yenice ver bana da.”

Zavallının 24 saat tütünsüz kaldığı nasıl da belli. Bu dakikada birisi bir sigara yakıp dumanını burnuna tutsa mutlaka bu saygısızlığını pek pahalıya öder.

Camiden çıkanlar sergiyi dolaştıktan sonra mutlaka tütün barakasının önünde bir defa duruyor. Sigarasını yahut tütününü alıyor, bir sevgiliyi okşar gibi eliyle ötesine berisine dokunuyor, itina ile cebine yerleştiriyor ve biraz sonra ağzından burnundan salıvereceği dumanın müstakbel neşesiyle adımlarını açarak uzaklaşıyor.

Nihayet top da “Güm!” diye patladı. Müezzin minarede acele acele akşam ezanını okuyor.

***

Kaç zamandan beri arkadaşlar tutturdular:

“Şu Naşit’e gitmedik bir kere.”

“Yazılacak ne mevzular bulacaksın.”

“Biz geçen akşam orada idik. Gülmekten kırılıyorduk. O ne buluşlar, o ne taklitler canım! Türkiye’de yetişmese mutlaka bir Koklen de o olurdu.”

Geçen cuma akşamı artık ne olursa olsun dedim, bir gecelik uykusuzluğu göze alarak Millet Tiyatrosu’na gittim. Naşit Bey’in kardeşi Nail Bey eksik olmasın bize bir loca gösterdi. Hem de sahneye yakın bir loca.

Perde açılınca bir kanto. Ardından şarkılı bir oyun. Ondan sonra bir kanto daha. Şarkılı oyunlardan biri de meşhur Ramona’nın Türkçesi:

“Ramona, sensin hayatım, canım.

Ramona, gözlerim yolda…”

Hıncahınç dolan koca tiyatroda çıt yok. Ne bir alkış ne bir ufak heyecan. Kantolar bitip de asıl oyunun ilk perdesi açılınca her taraftan el şakırtısı ile karışık ayak patırtısı başladı. Naşit Bey sahnede görünmüştü.

Dakikalarca süren alkıştan sonra tekrar bir aralık gene uzun bir sükut. Çünkü Naşit Bey tekrar sahneden çekildi. Tekrar rolüne başlayıncaya kadar bu sükut devam edecek. Besbelli ki buraya gelenler hep ve yalnız onu seyretmeye geliyor. Bizde hiçbir sanatkâr bu kadar “populaire” olamamıştır.

Bütün bu kantoların, düetlerin, bu çeşit çeşit numaraların hiçbiri olmasa da Naşit Bey tek başına sahneye çıksa gene aynı kalabalığı bu kubbenin altında toplayabilir.

Oyunda Naşit Bey’in rolü bermutat şaka eden, güldüren adam rolü. İsmi de hoş: Şampanya. Kabına sığamayan Naşit gibi bir sanatkâr için tam yerinde bir isim. Dünyanın en yakası açılmadık nüktelerini gidip bu Şampanya’nın ağzından dinlemelisiniz.

Naşit sahnedeyken dikkat ediyorum suflör istirahate çekiliyor. Onun suflörlük işi yok. Ben tulûat diye buna derim işte. Buluşları hem ince hem zarif hem dokunaklı. Ciddi bir şey söyleyecek olsa gene gülüyorsunuz. Mesela cani fabrikatörün kızı soruyor:

“Yankesici ne demektir?”

Alın Naşit’ten cevap:

“Efendim zenginlerin cepleri fazla şişkin olur. Ağırlıkları fazladır. Bazı fedakâr, yüreği merhametli kimseler kendilerini zahmete sokup bunların yarısını kendi ceplerine boşaltırlar. Ya onlar da olmasa zenginlerin hâli neye varırdı?”

Rol icabı Naşit teminat verecek. Yanında yine rol icabı yanında duran yaklaşıyor ve kadının tombul elini şapır şapır öpüp başına koyduktan sonra;

“Şu nimetin hayrını görmeyim, yalanım varsa!” diyor.

Bu kontlu, baronlu, cinai, içtimai üç perdelik piyesin mevzuunu sorarsanız hiçbir şey söyleyemeyeceğim. Çünkü vaka şahıslarından bir tek kişi beni o kadar işgal etti ki mevzuunu bir türlü kavrayamadım. Bu bir tek kişinin kim olduğunu söylemeye lüzum yok. Varsa Naşit yoksa Naşit. Ermeni şivesiyle;

“Demek beni terk ediyorsun öyle mi?”

“Ah pederim, ben Frederik’i seviyorum! Beni ona vermezseniz kendimi helak edeceğim!”

“Ah yarabbi, hâlimiz neye varacak?”

Kabilinden soğukluklar arasında Naşit Bey’in ölüyü dirilten sözleri cana can katıyor. Bir parça uykunuz gelir gibi olurken Naşit’in yerinde düşen nüktesi derhal imdada yetişiyor, gözlerinizi açıyorsunuz.

Hani bazı edipler için “nevi şahsına münhasır” derler. Ben de Naşit’e “tiyatrosu şahsına münhasır” diyeceğim. Adam başlı başına bir varlık vesselam!

Son perde kapandıktan sonra yeni nesil Türk kadınları saz heyeti sahneye çıktı. Ne yalan söyleyeyim kendini yeni tanıtmaya başlayan bu muganni kızlar arasında bu kadar güzel sesliler bulunacağını tahmin edemiyorum. Hele içlerinde bir zenci kız var ki sesi âdeta bir harika. Gün görmemiş ses diye buna derler. Tiz perdeden bir başladı:

“Bigâne nigâhınla beni öldürüyorsun,

Hicrin ile ben ağlarken sen gülüyorsun.”

Sıra ile bütün kızlar birer şarkı söyledikten sonra hep bir arada bir Anadolu gelin havası tutturdular. Gelin teliyle duvağıyla, güvey poturuyla cepkeniyle, yenge hanım elinde mumlarıyla görününce bir alkış koptu.

Dikkat ediyorum bizde yerli olan her şeye karşı derin bir alaka uyandı. Şarkının bile yerlisi kulağa daha hoş geliyor. Şarkının yabancısı mı olur demeyin. Yarı alafranga yarı alaturka tango, rapsodi, senfoni tarzında bestelenmiş bazı parçalara da yerli diyemezsiniz. Yerli diye işte bu halis köy havalarına derim ben!

Bir saatten fazla devam eden bu enfes şarkılı ve oyunlu sahne Naşit Tiyatrosu’nun en canlı bir numarası.

Saat bir buçukta tiyatrodan çıkarken kulağımda hâlâ uzun boylu, kıvırcık saçlı zenci hanımın pürüzsüz sesi çınlıyor:

“Göklere çıksa figânım çok mudur?”


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Biraz batı, biraz doğu: Tulûat tiyatrosu #61

Tulûat sanatının en iyi ustalarından Naşit Özcan'ın tiyatrosunda bir gece

24 Oca 2023

Naşit Özcan

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR