Nişan Cemiyetinde Neler Gördüm?

Mehmet Selahattin, 24 Aralık 1932
Bugünlerde en revaçta olan bedava eğlence bilin bakayım nedir? Yo-Yo diyeceksiniz amma onun modası kalmadı artık. Şimdi bütün züğürtler boş vakitlerini vitrinlerin karşısında geçiriyorlar. Vitrin müsabakası gibi iyi vitrin seyredenler arasında da bir müsabaka yapılsa birinciliği herhalde cebi deliklerden biri kazanırdı. Öyle ya iş yok güç yok. Bir aşağı üç yukarı dolaşmaktansa bir oyuncakçı mağazasının önünde dikelip o başlarını durmadan iki yana sallayan ayı yavrularını, o havada sinek gibi uçan tayyarelerin, o çeşit çeşit kuşların, kedi ve köpeklerin, o “Mama!” diye haykıran bebeklerin tatlı tatlı seyrine bakmak elbette daha keyifli olur.
Hele Tayyare Piyango Müdüriyeti’nin vitrininde mavili yeşilli ziyalar neşreden bir çarkıfelek var. Yolcular kedi ciğere nasıl bakarsa bu fırıldağa öyle bakıyor. Ben bile önünden başımı çevirip geçemedim. Numarasını cüzdanımın en itinalı yerinde sakladığım müşterek yılbaşı biletine ister misiniz şöyle 500 bin liralık bir şey vursun!
Bugün ben de hiç tereddüt etmeden ortaklarım olduğunu söyleyebilirim. Ticaret hayatında ortaklık edemedimse de bir biletin onda birinin beşte birine sahip olmak da bir nevi ortaklık sayılır. Kaç günden beri bizde hülyanın bini bir para. Beş ortağa 10’ar bin liradan 50 bin lira çıkıyor. Ben derhal paraları çekip 5 bin lirasıyla Boğaziçi’nde muhteşem bir yalı alıyorum, yazın sandalda mehtap sefası yapıyorum. Kışın kaloriferli odama, kitaplarımın arasına gömülerek keyif çatıyorum. Geri kalan beş bin liraya gelince. Onu veriyorum İş Bankası’na, çatır çatır faizini alıyorum! Yahut mesela aklıma esiyor Karadeniz’de fenni balık avına çıkarak Balıkçılık Enstitüsü’ne rekabete kalkışıyorum. Canım efendim, insanda para olduktan sonra işletecek yer mi bulunmaz? Şimdilik elimizde numaralı bir bilet var. Demek zengin olmak için işimiz üç nalla bir ata kaldı. Eğer bana sorarsanız “Dünyada en tatlı şey nedir?” diye. Hemen cevabını veririm: Hülya!
Ben dünyanın bütün hazinelerini iyi tasarlanıp, iyi tertip edilmiş geniş bir malihülyaya değişmem. Çünkü hazine ele geçtikten sonra kıymetsiz bir şey olur. Fakat hülyaya paha biçilmez. Öyleyse yaşasın hülya!
***
Geçen akşam beni bir nişana davet ettiler. İstinye sırtlarında mini mini bir ev, tatlı bir meyille gözler önünde uzayıp giden lacivert Boğaz denizinin tepesinden bakan bu mini mini kartal yuvasında birbirlerine uygun bir çift güvercin baş göz olmak hazırlığındaydılar.
Kalabalıktan daima sıkılırım. Hiç tanışmadığım kimselerle havadan sudan bahsederek manalı manasız konuşmak hoşuma gitmez. Fakat iki nişanlıyı bir arada görünce bende can sıkıntısından eser kalmadı. Bakıyorum kıza kimsenin bir şey dediği yok. Herkes delikanlıya takılıyor. Ortada hep birtakım cinaslı, kinayeli laflar. Davetliler arasında bir zatı gösterdiler:
“İflas masası memurudur.”
Kulaktan kulağa bir fısıltı;
“İflasa çok vakit var. Burada icra memuru bulunmalıydı!”
Derken nişanlılara ortamızda yer açtılar. Yan yana iskemleye oturttular. Davetlilerin en yaşlısı ayağa kalkarak cebinden iki altın halka çıkardı. Bu halkalardan birini evvela erkeğin parmağına, sonra ötekini kızın parmağına taktı. Nişanlılar gelincik gibi kızarmıştı. Yaşlı zat bu esnada zemine, zamana uygun birkaç söz söylemeyi de unutmadı:
“Bu yüzüğün bir esaret nişanesi olduğunu hatırınızdan geçirmeyin. Bilakis onu, sizi birbirinize bağlayan bir sadet düğümü olarak kabul edin.” dedi.
Bu sırada kapının önüne yığılan kadınlar arasında itişip kakışmalar çoğalmıştı.
“Remziye, çekil kızım.”
“Aman teyze, ayağıma fena bastın!”
“Suss… Gürültüden bir şey duyamıyoruz!”
“A vallahi filiz gibi çocuk.”
“Kıza da eflatunlar pek yaraşmış.”
“Kaynana nerdesin? Hu, gel de mürüvvetini gör.”
Şimdi nişanlılar kol kola girmiş davetlerin arasında dolaşıyor. Herkes karınca kaderince bir tebrik cümlesi bulup söylüyor:
“İki cihanda aziz olun yavrularım.”
“Döllü döşlü görürüz inşallah.”
“Bol rızık, uzun ömür.”
“Uğurlu, kıdemli olsun.”
“Allah geçim versin.”
Neyse bu duaların, senaların da arkası geldi. Davetliler birer ikişer dağılmaya başlamışlardı. Tam bu sırada merdivenin başında korkunç bir gürültü koptu. “Aman, tutun gidiyor! Eyvahlar olsun!” feryatları arasında ağır bir cismin basamakların beşini onunu birden atlayarak aşağıdaki taşlığa yuvarlandığı dehşetle görüldü. Akabinde konuşmalar;
“Kim düştü kim düştü?”
Boğuk bir ses cevap verdi:
“Gelin ayol. Düşen gelin hanım!”
“A dünyada inanmam! Durup dururken ne diye düşsün gelin?”
“Basbayağı düştü işte.”
Ancak o zaman kanaat getirdiler:
“Vah vah vah! Bari bir yerine bir şey olmadı ya?”
“Azıcık alnı incinmiş. Allahtan olacak damat karşısına çıkmış da kazasız geçirmiş yavrucak.”
İhtiyarlar hemen bundan kuşkulandılar:
“Ben demedim mi? Göz var, göz! İlahi bişeycik demem gözü olanın gözü çıksın!”
Birkaç kadın bu duaya canıgönülden âmin dedi. Biz kapıdan çıkarken gözlüklü yaşlı bir hanım;
“Elem tere fiş, kem gözlere şiş!” diyerek gelene geçene avuç avuç çörek otu dağıtıyordu.
* Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
tayyare piyangosu, tek kollu gazi cemal, iş bankası kumbaraları...
27 Ara 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


