Rumelihisarı Tepelerinde

Yağmurdan sonra lekesiz bir yeşillik ortasında

Mehmet Selahattin, 19 Ekim 1929

Geçen günkü büyük yağmurda bir kaldırımdan ötekine nasıl geçeceğim diye düşünürken koluma birisi dokunmuştu da “Nasıl, elinde ise paçaları sıvama bakalım!” demişti.

“Çayı görmeden…” diyemezsin ya. Ne yapalım çayı her vakit bardakta görecek değiliz ya, ara sıra da böyle şehir içinden geçtiğini görmeli! Fakat şakayı bırakın ama neydi o sürekli yağmurlar? Akmadık dam, ıslanmadık elbise, içine su dolmadık lastik bırakmadı. Merhametsiz kış soğuğu rulamsız kelamsız geliyor. İçimizde ne dersiniz hâlâ pastırma yazını sayıklayıp kendini teselli edenler var.

Bu sabah havayı bulutsuz, yerlerin ıslaklığını çekilmiş gören bir tanıdık evden çıkarken “Yine Cuma gezmesine mi? Nerelere acaba?” ile karışık ağız aradıktan sonra “Oh!” dedi. “Hele şükür bugün hava yaz havası gibi.”

Sonra ölüm devresine yaklaşmış bir hastanın kendine iyilik yorması kabilinden;

“Canım biz de kışı pek çabuk getirdik ya. Daha dur bakalım önümüzde pastırma yazları var.”  dedi.

Dedim ki:

“Öyle sarımsak kokan yaz eksik olsun.”

Ne derler bir söz vardır. Hani softa ‘Yetmişinden sonra gelen devletin üstüne.’ deyip çekilmiş. Onun dediği gibi teşrinden sonra gelecek yazın da…

Fakat ne dersiniz halk bu sene ne bahara doydu ne yazdan istediği gibi istifade edebildi. Bu sabah havayı biraz ılık görünce yine her biri şehrin bir tarafına dağıldı.

Köprü başı yaz cumalarına mahsus hâlini almıştı. Boğaziçi iskelesinin önünde elinde bir sürü zincirle dolaşan alil bir adam yine kendisi gibi bir sakata çarptı. İkisi de birbirine kızıp küfrettiler:

“Kör müsün be! Azıcık uzaktan gelsene.”

“Sen gel uzaktan! Görmüyor musun sakatım.”

“Ben de sakatım!”

Fakat nice görür körler bu esnada zavallıları dirsekleyip geçiyorlardı. Ezilmemek için aralarındaki ihtilafı unutarak ayrılmaya mecbur oldular. Ortada bir kargaşalıktır gidiyordu. Vapurunu bulamayan, vapura girerken yol arkadaşını kaybeden kimseler oraya buraya koşuşuyorlardı. Kalabalığı aralıyarak zavallı bir memurun;

"Rumelihisarı’na gidecekler! Yanlış vapura binmeyelim. Doğru Bebek, Rumelihisar buradan!" diye bangır bangır bağırdığı iskeleyi atlayarak vapura girdim.

***

"Ayak… Ayaaaak! Haydi Rumelihisarı."

Rumelihisarı… Benim burayı ilk ziyaretim. Meğer Boğaz’ın bu en dar yerinde ne ferah, ne hoş manzaralı bir köy varmış. Hele meşhur tepe. Hisar Tepesi… Anadolu Yakası’ndaki gösterişsiz viran kale duvarları karşısında yükselen Boğazkesen Hisarları ne azametli ne muhteşem görünüyorlar.

Şurası mezarlık: Kayalar Kabristanı. Şu yüksekten bakan taş bina da Koleç. Amerikan Koleci.

Rastgele bir patika tutturarak Hisar tepesine çıkmaya başladım. Yağmurdan sonra lekesiz bir yeşillik peyda eden bir kırın ortasında öbek öbek dağ çiçekleri. Ve çıktıkça daralan bir yol. Nefesim kesilmeye başladı. Fakat ne olursa olsun tepeye kadar tırmanacağım.

Rumelihisarı’nı çok iyi tanıyan delilim anlatıyor:

“Şu tepe vaktiyle evliyalar isminde bir mesire yeri idi. Burada birkaç dede yatar. İsimleri hatırıma gelmiyor.” dedi.

Artık buradan bütün Boğaz’ı kucaklayabiliyoruz ve nihayet işte kuleler. Arkadaşım diyor ki:

“Kuleler bir aralık pek harap hâlde idi. Merhum Cemal Paşa’nın himmetiyle tamir edildi. Hisar kulelerinden Bebek’e bakan kısmını Fatih’in vezirlerinden Zağnos Mehmet Paşa yaptırmıştır. Karşısındaki kule de, hani şu sonradan gazaba uğrayan Sadrazam Halil Paşa’nın eseridir. Sahildeki kule ise Sarıca Paşa’nındır.”

Tarihin verdiği malumata göre şu Hisar’ın bulunduğu tepe vaktiyle “Daranın tahtı” diye anılırdı. Dara, derler ki bu tepeye çıkarak oradan askerlerinin Rumeli’ye geçişini temaşa edermiş.

Baltalimanı ilerde iki azametli dağın vadi teşkil ettiği noktada görünüyor. Baltalimanı… Bu isim İstanbul’un fethinde altı düz gemiler yaptırıp Dolmabahçe’den kızakla Haliç’e indiren Baltaoğlu’ndan kalmadır.

Baltalimanı bir aralık Mütareke Devri’nde Damat Ferit haininin yüzünden ismi sık sık anılır bir yer olmuştu. Memleket müstevliler elinde kan ağlarken “Hürriyet-İtilaf” yâranı burada istiklal mücahitleri aleyhinde kararlar vermek üzere toplanırlardı. Baltalimanı bu latif manzarasına rağmen işgal ve esaret tarihinin o iğrenç günlerinin silinmez ve unutulmaz hatırasını taşımaya mahkûmdur.

Buraya kadar gelmişken şu kulelere çıkıp gezmek de programda yazılı idi. Fakat bir taraftan kendimi üşütmek, bir taraftan vapuru kaçırıp vaktinde dönememek korkusu ile programın bu safhasından istemeye istemeye vazgeçmeye mecbur oldum. Serin meltemleri sırtımda ürpermeler uyandırmaya başlayan güzel Boğaz’ın kim bilir belki gelecek bahara kadar sürecek iftirakını düşünerek içimde acıklı bir ukde ile yokuştan inmeye başladım. Fikret’in garip Aşiyanı’ndan rüzgârın bana kadar getirdiği sesler arasında onun Eylül manzumesini duyar gibiyim:

“Ne zaman zerdü muhtazır eylûl

Etse giryan bulutlarıyla hulül,

Ağlatır yadımı bu şi’ri melül

Ben bu teşbihi zari pek severim

Ah, ben son baharı pek severim”


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Pastırma yazı #51

rumeli hisarı, amerikan koleji, aşiyan kayalar kabristanı

25 Eki 2022

Rumeli Hisarı 1970'ler

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR