
"Yalnızlığın üstümdeki ağırlığına dayanamıyorum. Toplumunkine de."
Faşizmin yaygınlaşmasını gergedan metaforu ile anlatan Ionesco'nun hem otobiyografik izler taşıyan hem de kurgu olan "Gergedanlar" oyunu ile kendi insanlığımızla ve yaşadığımız toplumla karşı karşıya geliyoruz. Faşizmin rüzgârına kapılıp ona uyum sağlayanların eleştirisi niteliği taşıyan bu oyun her ne kadar absürt ve mizahi özellikler taşısa da temelindeki trajik toplum eleştirisinin yankılarını duymamak elde değil. Toplumun içinde yalnızlaşan birey, mantık çerçevesinde bireye dayatılan ideolojiler, bireylerin iletişimsizliğiyle doğan bir tepkisizlik ve tüm bunların çatısında absürt tiyatro.
O zaman biraz bu kavramın içini açarak başlayalım çünkü verilen her edebi eser toplumun bir döneminin hem bilinçaltının hem de tüm yaşadıklarının bir yansıması olmakla beraber ait olduğu akımın da özelliklerini yansıtıyor.
40 ve 50'li yıllarda sıkça söz ettiğimiz bir akım absürt edebiyat. Ve arkasında bir kuşağın travmalarla ve acı kayıplarla dolu geçmişi yatıyor. Dünya savaşları insan hayatını yok sayarak ne kadar değersiz olduğumuzu fazlasıyla açık bir şekilde gösteriyor bize. Özellikle İkinci Dünya Savaşı ile beraber yeni teknolojilerin yıkıcı etkisiyle insan yaşamının nasıl kolayca yok edildiğine tanık oluyoruz. İnsan dünyanın merkezinden iniyor, bu dünyanın içinde yaşamanın bile çaba gerektirdiği bir dönemde hayatta kalmaya çalışıyor. İşte İkinci Dünya Savaşı'nın arkasında sürüklediği bu düşünce "absürt" felsefenin doğuşu için gerekli temelleri atıyor. Bu kelime aslında birçok tema ve duyguyu da beraberinde getiriyor. Birey günlük hayatında bile birçok zorlukla karşılaşıyor ve giderek hem kendine hem de topluma yabancılaştığı bir noktaya geliyor.
Kelime anlamı olarak uyumsuz, saçma, mantık dışı gibi tanımlara sahip olsa da "absürt" aslında hayatın anlamsızlığını vurguluyor ve insanların o dönem içindeki ruh hâlini de temsil ediyor. Aslında absürtlük insana özgü bir değer çünkü insanı her yönüyle olduğu gibi yansıtıyor. İşte tam bu noktada çelişkiler bütünü olan insan yaşamının merkezine oturuyor bu kelime ve içinde barındırdığı diğer tüm ikilemler: yaşam-ölüm, trajik-komik, ezen-ezilen, kaos-akıl....
Absürt tiyatronun kendine resmî olarak bir yer edinmesinden hemen önce, ilk kez Albert Camus, Sisifos Söyleni adlı deneme kitabında bu kavramı bir felsefi olarak enine boyuna mercek altına alıyor ve bir bakıma da absürdizmin sınırlarını belirlemiş oluyor. Bu kavram her ne kadar 1950'lerde oturmuş olsa da bence Camus ve Kafka'yı da fazlasıyla etkileyen bir 19. yüzyıl yazarından bahsetmeden geçmek istemem. Şahsen Herman Mellville'in Katip Bartleby'sinin "Yapmamayı tercih ederim" cümlesiyle bu anlayışın ilk ve en etkili örneği olduğu düşüncesindeyim.
"Yaşam yaşamaya değer mi?"
Bu sorunun peşinden giden Camus, 20. yy'da modern insanlık durumunun uyumsuzluğunu ve insan varoluşunun saçmalığını Sisifos miti ile anlatarak, Sisifos'u zamansız bir prototip olarak ele alıyor. Tanrılar tarafından ceza olarak, yararsız ve umutsuz bir çabayı sürdürme zorunluluğuna çarptırılan Sisifos aslında her gün hayatta bir mücadele içinde olan "biz"leri temsil ediyor. Camus "absürt" kavramını biz ve dünya arasındaki boşluk olarak ele alıyor. Anlamsız olan ne dünya ne bizim varlığımız, ikimizin bir araya geldiğindeki uyumsuzluğu. Dünyanın bizim anlam talebimize duyarsız kalarak gün geçtikçe bireyi içinde yok eden bir düzene evrilmesiyle insanlarda derin bir boşluk hissi de yaratıyor. Bizi bu düzende yaşamaya iten ve onu anlamlandıran tek gerçek, ölüm. Daha yeni okuduğum "Tersi ve Yüzü" kitabında altını çizmiş olduğum bu cümle de bu düşüncenin en somut göstergelerinden biri.
"Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur."
Camus için insanların mutlak anlam arayışındaki derin arzusu ile gerçeğin belli sınırlar içine hapsolmuş olmasının getirdiği bir hayal kırıklığı, çatışmadan doğuyor uyumsuzluk duygusu. Düşünüyorum da bir yandan tüm varoluşumuzla yaşamak için mücadele ederken bir yandan da ölüme mecbur olmak ve ölüm karşısında hiçbir şey yapamamak, bu dünyayla uyumsuz olduğumuzun bir göstergesi değil mi? Bu uyumsuzluk duygusunu besleyen kaynaklardan biri de Sisifos'un her gün kayayı yokuş yukarı çıkarması gibi bizim süregelen tekdüze yaşamımız... Bu bizi saran uyumsuzluk duygusu varoluş kaygılarıyla hayatın monotonluğu içinde kendimize ve topluma yabancılaştığımız bu anları sahneye olduğu gibi yansıtan absürt tiyatro yazarları yetişiyor imdadımıza. Ve bu varoluşsal krizi grotesk ve mizahi öğelerle gün yüzüne çıkarıyorlar. Absürt tiyatro düşüncesi o dönemdeki insanların içine düştüğü boşuna çabaların, beklentilerin ve değişen duygu durumlarının birlikteliğinden doğuyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist düzenin acımasızlığı, yaydığı korkuları ve bireyi içine soktuğu bunalımı absürt tiyatro, tüm gerçekliğiyle yansıtıyor. Bu gerçeklik içinde dönemin yitirilmişlik duygusunu da barındırıyor. Yüzyıllardır tüm sanat akımları tarihi etkileyen, iz bırakan olaylardan etkileniyorken absürt tiyatro da hayatımızdaki anlam kaybından etkileniyor. Bu anlam kaybı belli kurallara bağlı olmayan, benzer ideolojik yaklaşımları olan ve yine benzer temalardaki oyunları kaleme alan yazarları bir araya getiriyor. Eugene Ionesco, Samuel Beckett, Arthur Adamov ve Jean Genet, Martin Esslin'in koyduğu "absürt tiyatro" başlığı altında toplanıyorlar.
Nietzche'nin "Tanrı öldü" cümlesinin etkisiyle tüm değerlerin alt üst olduğu bu düzende birey de hayatı tüm bozukluklarıyla deneyimliyor. Bu bozukluklar hayatın her noktasında kendisini gösteriyor, özellikle de iletişim alanında. Bireylerin saçma ve anlamsız konuşmaları absürt tiyatronun ana izleklerinden biri hâline geliyor. Gergedana dönüşen bireyler karşısında gülünesi sakinlikte verilen tepkilerle bu izleğin yansımlarını sıkça görüyoruz. Bir bakıma bu iletişimsizlik beraberinde dildeki sınırsız nair özgürlüğü de getiriyor. Her şey ağızdan çıktığı gibi kaleme alınıyor ve ister istemez okurken sorgulamamıza neden oluyor. Absürt felsefesinin beraberinde getirdiği tüm konular en çok tiyatro alanında kendini gösteriyor. Çünkü tiyatronun asıl işlevi insanı tüm gerçekleriyle, korkularıyla yansıtmak ve absürt tiyatro da bu gerçekliği yabancılaşma ve iletişimsizlik kavramlarıyla anlatıyor. Gerçek anlamda iletişimin her noktadan kırıldığı süreç oyunlarda da yanlış anlaşılmalarla, sessizliklerle, tekrarlarla gösteriliyor. Ionesco, bu temayı öne çıkartırken anlamsız sesler yığınına dönüşen bir konuşma dili yaratır.
"Kendinizi dünyanın merkezi sanıyorsunuz, olan biten her şeyin özellikle sizi ilgilendirdiğini sanıyorsunuz! Evrensel hedef noktası değilsiniz!
O dönemde yaşanan korkular ve kaygılar bir yandan savaş ve sonrası dönemde, devletlerin yönetim anlayışlarındaki baskıcı tutumlarla bağlantılı. Toplum ve birey arasında oluşmaya başlayan ideolojik uçurum kendini günlük hayatta olduğu kadar yazılan oyunlarda da gösterir. Bu düzen eleştirisinde "Gergedanlar" bir başyapıt sayılabilir. Yarattığı imge dünyasında bir gergedana dönüşen insanlar, fanatik olarak bir görüşe bağlı olan toplumun bir kesimini simgelerken, baş karakterlerden Jean'ın bu dönüşüm sürecindeki diyalogları da oldukça derin bir düşünce barındırıyor içinde.
Dönüşüm metaforu absürt eserlerin çoğunda kendine ve topluma yabancılaşan insanın temsili olarak çıkıyor karşımıza. Genelde hep çirkin bir hayvana dönüşüm ele alınırken bu dönüşümler aslında groteske doğru bir akış sağlıyor. Gerçeklerle bağdaşmayan yer yer tuhaf veya abartılı durumlar yaratan grotesk tüm bunlarla gülünçlükler yaratıyor. Jean ve Berenger arasında başlayan diyaloglar, insanların gergedana dönüşmesini tepkisiz izleyenlere ve bize bildiğimizi düşündüğümüz birçok kavramı sorgulatıyor.
Bu metni bir faşiszm eleştirisi yerine günümüz kapitalist sisteminde hayatta kalma çabamız, "insani" yönlerimizi koruma mücadelemiz olarak değerlendirdiğimizde paralellik gösteren o kadar çok nokta buluyoruz ki... Bazı metinlerin zamansız olması belki de onları bu kadar değerli kılan.
"Hiç düş gücün yok mu senin? Birden çok gerçek vardır. Hangisi işine gelirse onu seçersin. Düşlerine kaç, onlara sığın."
Eğer absürt edebiyatı biraz daha yakından tanımak isterseniz size hazırladığım bu okuma listesinden başlayabilirsiniz!
-Albert Camus / Sisifos Söyleni
- Samuel Beckett / Godot'yu Beklerken
- Eugene Ionesco / Gergedanlar
- Hannah Arendt / İnsanlık Durumu
- Boris Vian / Günlerin Köpüğü
-Franz Kafka / Dönüşüm
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Dünyanın içinde günden güne kaybolduğumuzu hissettiğimiz bir anda Ionesco ile insanlık değerlerimizi sorguluyoruz!
28 Kas 2022

YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR


