
İnsan garip bir yaratık. Gül bahçesinde de olsa beklediği bir sardunya ise o sardunyayı görene kadar gül bahçesinin keyfini çıkartmaktan aciz. Bizim de Reykjavic’te bir otel odasında pilotumuzdan gelecek telefonu bekleyişimiz aslında buna benziyor. Tabii İzlanda’ya 3 yıl sonra tekrar geliş amaçlarımızdan birini sardunyaya indirgemek dışında. Arada cama çıkıp gökyüzüne bakıp “Açmayacak galiba bu hava” diye birbirimize umutsuzluk aşıladığımız, zamanın yarı hızda ilerlediği saçma bir gündeyiz. Aslında dışarı çıkıp Reykjavic sokaklarını dolaşabiliriz ancak kafamızı sürekli meşgul eden bu durum nedeniyle keyif almayacağımızı biliyoruz. Üstelik dinmeyen bir yağmur ve gri İzlanda havası tepemizde.
En sonunda açlığımızı dindirmek için dışarı çıkmaya karar veriyoruz. Hemen yakındaki bir lokantaya atıyoruz kendimiz. Bir ben, bir Uğur’un gözü telefona kayıyor. Karnımızı doyurup yalandan 1-2 sokakta turlayıp otele geri dönüyoruz. Üzerine konuşmasak da anlaşmış gibi otelde beklersek ödül olarak hava uçulabilecek hâle gelecekmiş gibi bir totemin içine düşüyoruz. Yolda içinden cin çıkan bir gaz lambası bulsak ikimizin de ilk dileği havanın açması ve buzul nehirleri üzerinde pırpır uçakla uçmak olacağını biliyoruz.
Otelde depresif bir bekleyişin ardından akşamüstü pilotumuz Holldur’dan “hadi gelin” mesaj geliyor. İçimizde çocuksu bir sevinçle hemen arabaya atlayıp Reykjavic şehir merkezinde bulunan küçük havalimanına gidiyoruz. Aldığımız tarif, havalimanı yanındaki prefabrik binalardan birine işaret ediyor. 1947’den beri faaliyet gösteren İzlanda Havacılık Kulübü’nün önüne park ediyoruz. Aylardır yazışarak uçuş planı yaptığımız Holldur ile sonunda yüz yüze tanışıyoruz. Hemen duvarda asılı dev İzlanda haritasının başına geçiyoruz. Son hava durumuna göre uçuş rotamızı planlamaya başlıyoruz.

Hazırlıklar
Yapmak istediğimiz rotayı hava şartları nedeniyle yapma imkânımız yok. Highlands denilen dağlık bölgeyi alçaktaki fırtına bulutları nedeniyle rotadan çıkartıyoruz. Böylece elimizde sadece buzul nehirleri kalıyor. Doğanın patron olduğu bir durumdan şikâyet edemeyeceğimizi biliyoruz ve kaderimize razı geliyoruz. Kabaca rotayı belirleyip, yolda duruma göre ekleme ve çıkartmalar yapma kararı alıyoruz. Seyahatin belki de en güzel hâli olan kervanı yolda düzmeye karar veriyoruz. Holldur son hazırlıkları yaparken kulübün lokal olarak kullanılan geniş salonuna kafamı uzatıyorum. Eski ama bakımlı mobilyalar, duvarlarda 75 yılı aşan tarihin getirdiği bir sürü anı, kaybedilen üyelerin fotoğrafları ve birçok anı var. Sanki küçük ölçekli bir sivil havacılık müzesi içerisi.
Kulüp binasının diğer kapısından çıkıp 4 kişilik kırmızı, tek motorlu, pervaneli uçağa doğru yürüyoruz. Biz koltuklara yerleşirken Holldur uçağın çevresinde dolaşarak son kontrolleri yapıyor. Ardından gelip pilot koltuğuna yerleşiyor. Kulaklıkları takıyoruz ve pervaneyi çalıştırıyoruz. Kısa bir süre sonra piste çıkmak için taksi yapmaya başlıyoruz. Pist başına gelip kalkış iznini aldıktan sonra Holldur kısa sürede havalanıyor. Büyük ticari uçaklarda bir süre alan kalkış anı, böyle ufak uçaklarda hop diye gerçekleşiyor.
Biz hızlıca yükselirken Reykjavic’in düzenli sokakları altımıza kalıyor. Şehrin merkezindeki katedrali, renkli evleri, limanı izliyoruz. Birkaç dakika sonra başkenti arkamızda bırakıyoruz ve İzlanda’nın asıl yüzüyle karşılaşıyoruz. Yeşil-siyah tepeler, tüten topraklar, göller ve kraterlerin üstünden uçuyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra Holldur bir anda alçalıp, uçağın hızını yavaşlatıp sağa doğru uçağı yatırmaya başlıyor. Bir anda altımızda mermer dokusunda krem ve turkuaz renkleri karışımında ilk buzul nehriyle karşılaşıyoruz.

Nehir
Elimde hazır duran kameramı kaldıramıyorum bile. Gördüğüm şey o kadar gerçek dışı bir manzara ki öncelikle gözlerimi ve beynimi alıştırmam gerekiyor. Sanki yeşil ekranda oluşturulmuş bir animasyon görüntüsünü izliyorum. Zihnimin algı sınırlarının ötesinde bir doğa olayı ile karşı karşıyayım. Gözlerim sanki gördüğünü tam olarak algılayamıyor gibi hissediyorum, özel filtreli bir gözlükle bakmam gerekiyor diye düşünüyorum. Yıllardır fotoğraflarını gördüğüm bir şeyin beni bu kadar şaşırtması içimde muazzam bir heyecan uyandırıyor. Birkaç dakika sonra fotoğraf çekmek için camı açmak aklıma geliyor. Yüzüme çarpan kuvvetli rüzgarla kendime geliyorum ve hem fotoğraf çekip hem de manzaranın tadını çıkartıyorum. Altımızda uzanan nehrin büyüklüğünü anlamak için yanındaki evleri kendime referans alıyorum. Bir süre nehir üstünde turladıktan sonra yola devam ediyoruz. Açık camı kapatıyorum, kamerayı tutan parmaklarım donmak üzere, cam tarafındaki omzum kuvvetli rüzgârdan tutulma emareleri gösteriyor. Dakikalardır büyülenmiş gibi aşağı bakarken hiç bunların farkında değilim. Arkaya doğru dönüyorum. Uğur, arka koltukta açılan camdan tüm rüzgarı yediği için donmak üzere. Üstelik sadece benim değil Holldur’un da açtığı cam sayesinde 2 katı rüzgara maruz kalmış durumda. Ancak ikimiz de bu işkencenin ödülünden memnunuz.

İkinci nehir
Kısa süre sonra ikinci nehre varıyoruz. Bu sefer sütlü kahve renginde bir su siyah kumlar içerisinde kanallar ve menderesler oluşturarak ilerlemiş. Yer yer kurumuş bir ağacın dalları gibi görünüyor. Denize ulaştığı noktada ise sanki bir insanın midesini andırıyor. İnsan hangi açıdan bakıyorsa o açıda farklı bir anlam çıkartabiliyor nehrin şekillerinden. Buzulların içerisinde bulunan maddeler nedeniyle farklı renklere bürünen; geçtikleri coğrafyaya göre şekillenen bu nehirlerde insanın perspektifi, ölçümleme gücü sıfırlanıyor adeta. Eski zamanlarda insanlar uçabilseydi belki de nehir falcılığı olurdu diye geçiriyorum içimden gülerek.
İkinci nehrin üstünde epey döndükten sonra ufukta birkaç ada görüyoruz. İzlanda’nın güneyinde yer alan, hep merak ettiğimiz ancak gitmeye hep üşendiğimiz Vestman Adaları karşımızda uzanıyor. Holldur’dan rotayı adalara doğru çevirmesini istiyoruz. Gördüğümüz şeyleri zihnimizin işlemesi için belki de bir araya ihtiyacı var. Yükselip hızımızı arttırıp adalara doğru ilerliyoruz. İzlanda’nın uçsuz bucaksız siyah kumsalları altımızda uzanıyor.

Vestman Adaları
Vestman Adaları’na vardığımız ilk gözümüze çarpan şey ana ada çevresindeki küçük adalar ve üstüne inşa edilmiş tek ufak evler. Holldur bu evlerin kiralanabildiğini anlatıyor. Ancak su ve elektrik olmadığı için her şeyin ana adadan taşınması gerektiğini de ekliyor. İnsanlardan çok sıkılan biri için ideal bir kaçış noktası diyorum. Ancak o kaçışında bedeli modern nimetlerden vazgeçmek. 4 bin kişinin yaşadığı Vestman Adaları üstünde dolaşırken farklı renkli topraklar ilgimi çekiyor. 1973’te adada püsküren bir volkan sayesinde oluşan bu alan aslında eski bir lav alanı. Bu olay nedeniyle tüm ada tahliye ediliyor. Hatta lavlar bazı evleri yutuyor. Ancak sonunda lavlar soğuduğunda çok daha korunaklı bir doğal liman ortaya çıkıyor. Bu nedenle bu lav çıkışından çoğu balıkçılıkla uğraşan ada sakinleri oldukça mutlu olmuş.

Vestman Adaları
Havadan Lego’dan yapılmış bir kasabayı andıran Vestman Adaları üstündeki kısa turumuzu tamamlayıp İzlanda’ya geri dönüyoruz. Bir süre sonra yeni buzul nehrimiz altımızda beliriyor. Bu defa balçık rengi bir su var altımızda, ancak dokusu yine krema gibi göründüğü için bu balçık çamur hissiyatı vermiyor. Aktığı deltada kollar oluşturmuş, aradaki siyah toprak alanlarda ise foklar tembellik yapıyorlar.
Bir şeyi görme süresiyle ona ilgi gösterme süreniz ters orantılıdır. Ne kadar çok görürseniz ilginizi o kadar kaybedersiniz. Ancak bu buzul nehirlerinde asla böyle bir durum yok. Neredeyse üç saattir peşinde olduğumuz bu nehirlerin her birine ilk defa görüyormuşçasına ilgi gösteriyoruz. Bir müzede sürekli farklı eserlerin sergilendiği galerilere girer gibi hissediyoruz. Üçüncü nehir sonrası Holldur "ihtiyaç molası lazım mı?" diye soruyor. Biz soruyu anlayana kadar bir bakıyoruz hiçliğin ortasında küçücük bir piste doğru alçalmış. Bizden hayır cevabını alınca yerden birkaç metre yüksekte uçarak pistin yanında bulunan ufak kulübedeki adama selam vererek tekrar yükselmeye başlıyor.

Son nehrimiz
Bir süre sonra son nehrimize varıyoruz. Sanki tüm gördüklerimiz bis yaparcasına altımızda sütlü kahve ve açık turkuaz suların karıştığı bir nehir var. Dokuları anlatmak içinse Yaşar Kemal’in veya Gabriel García Márquez'in tasvir gücüne ihtiyaç var. Holldur bile gördüğümüz manzara sonucu dümeni bırakıp açık camdan fotoğraf çekmeye başlıyor. Uçağı hafif hareketlerle ufak ufak döndürüyor. Onun için de sürekli değişen bir manzara söz konusu.
Bir noktadan sonra fotoğraf çekmeyi bırakıyorum. Son turları sadece gözümle ölümsüzleştirmek ve hafızama kazımak istiyorum. Dönüş yolunda yeniden yeşil-siyah tepeler, tüten topraklar ve göller var. Ancak biz aynı insanlar değiliz. Adeta muhteşem bir yemek yedikten sonra ağzının tadını bozmamak için su bile içmeyen insanlar gibi başka manzara görmek istemiyoruz bir süre. Şehre indiğimizde halen birbirimize gördüğümüz gerçek miydi diye soruyoruz. Holldur gülüyor. Bir gerçek yeniden aklıma kazınıyor; en güzel sanat galerisi doğanın kendisi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



